24 Ekim 2010

Bir Şarkı

Ben bu şarkının içinde yaşasam diyorum. Sonuna doğru vokalin sesi hafiften çatallaşıyor ya ha işte evimi oraya yaparım, uyur uyanırım vesaire. Şarkıların insanlar üzerindeki etkileri hakkında sayfalarca yazabilirim ama bir şarkı, içinde yaşama isteği uyandırıyorsa her türlü kategoriyi sollayıp en birinci olur. Sonra üzerine konuşulmaya gerek kalmayan seviyeye gelir ve sadece dinlemek gerekir. Bu şarkı o şarkı işte.

Down in the Valley by theheadandtheheart

Seattle'ın havası suyu bir şeyi var, aynı Britanya gibi. Müzik, yağmurlu memleketlerin harcı sonucunu çıkardık galiba, eh tabi ki.

21 Ekim 2010

Sonlubahar

Sonbahar Ankara'da çok güzeldir bilen bilir, sevmeyenlere de sözüm yok ama şu mevsimde bu şehirde olmak en güzel şey. Soğuk, yağmur, kahve, müzik ve Ankaradır benim için sonbahar. Öyle bir şey ki bu, sanki dinlediğim her şarkı okuduğum her cümle izlediğim tüm filmler daha bir anlamlı daha değerli. Dışarısı böyle soğuk ve kapalıyken insanın yapabileceği en yararlı şeyin kendi içine bakmak olması belki beni çeken. Okurken, dinlerken bir gözüm hep içeride hep kendimden yola çıkıyorum sanki. Bir de yazın getirdiği anlamsız rehavet ve "her şey gelir geçer" duygusundan kurtulmuş olmanın verdiği ufak tedirginlikle birlikte yapılan her aktivite başka bir heyecan hissettiriyor bana. Şarkılar da o yüzden daha anlamlı kitaplar da. Geçip giden ve gerçek olmayan şeyleri değil de hayatın kendisini çağrıştırdığı için, aynı sonbahar gibi. Zaten hayat hep biraz sonbahara benzer. Yaz çok sürreal, ilkbahar çok iyimserdir. İlkbahardan ruhum sıkılır; güzel şeyler asla ilkbaharda gerçekleşmez. Kış içinse söyleyebileceğim fazla bir şey yok; nedensiz yere çok sevdiğim ve vazgeçemediğim için paramparça olana kadar giydiğim ayakkabı gibi kış. Öylece seviyorum, sorgulamıyorm. Ancak en gerçeği mutlaka sonbahar. Ve Ankara'yı nasıl bırakıp giderim onu düşünüyorum son günlerde. Bu şehirde bana yapışan bir şeyler var; belki şu an için çamurudur bilemiyorum. 2 ay önce de tozuydu ondan eminim. Ne olursa olsun hiçbir şehrin sonbaharı Ankara gibi olmayacak ve ben çok özleyeceğim. Yani aslında henüz bi yere gittiğim de yok ya, böyle içime dert oluveriyor bazen. Hep bu sonbahar yüzünden, havaları suçluyorum böyle düşüncelere daldırdığı için beni. Suçlamam bayılmadığım anlamına da gelmiyor. Seviyorum, sövüyorum.

16 Ekim 2010

Mesafe

İnsanların arasındaki mesafeler inanılmaz olabiliyor bazen. Öyle mesafelerin nicel boyutunu kast etmiyorum bile. Birkaç hafta önce yanından bir saniye ayrılmak istemediğin, birlikte çok zaman geçiren insanlara özgü o ortak dili oluşturmaya başladığın, sevdiğin, özlediğin bir insanla birden bire aranıza giren, ortanıza yerleşen mesafe bahsettiğim. Çok garip, sanki o kişi aynı insan değilmiş hatta sen aynı insan değilmişsin gibi. Konuşabileceğiniz tek şeyin, sokakta yanından geçerken seni görmemesini dilediğin teyzeyle konuştuğun şey olması beni üzen. Öylesine bir sohbet ; iki tarafında rahatsız hissettiği ve "ama şimdi karşılaştık bir şeyler konuşmamız lazım sadece bir kafa selamıyla da geçilmez ki o zaman söyleyecek bir şey lazım, hadi konuş konuş konuş" şeklinde iç sesimizle kendimizi bile baydığımız, samimiyetsizliğimiz yüzünden duruma yabancılaştığımız anlar silsilesi. Samimiyet kazanılması zor bir şey ama belli ki kaybetmesi çok kolay. Benim içinse samimiyeti kurmak herkese oranla daha zorken bu kadar kolay kaybedebilmeme daha çok üzülüyorum haliyle. Bir yandan da aslında gerçek bir samimiyet olsaydı durum bu olmazdı diye de düşünmeden edemiyorum. Belki benim olayım yakınlığı kaybetmek değil de aslında gerçekten hiç yakın olamamaktır. Bu düşünce başlı başına korkunç ama gerçeklerin çoğu öyle oluyor zaten. Ne yazık ki.

14 Ekim 2010

Uçurum

Bana öyle geliyor ki insanın istedikleriyle elde ettikleri arasında mutlaka bir açıklık olacak hatta bazı durumlarda bu açıklık uçuruma dönüşecek -veya bazı insanlar için mi demeliydim? - Hayalci arkadaşlarım gelin beraber atlayalım uçurumlardan. Bir şey" elde etme" fikri de garip tabi, ne manyak canlılarız ki her şeye sahip olmak istiyoruz. Belki bazı şeylere sahip olunamıyordur, onlar böyle yanımızdan geçip gidiyor hatta belki biraz da casper gibi içimizden geçiyorlardır. Azıcık ürperip yolumuza devam ediyoruzdur. Neden olmasın? Aslında şu var ki, ben bir şeyleri elde edememekten yoruldum; bazı şeylerin o -elde edilebilir- kategoriye asla giremeyeceğini düşünmek içimi de rahatlıyor olabilir. Buna da neden olmasın diyebilirim. Kimi zaman da her şeyi birkaç yönden düşünmekten yoruluyorum. Öyle değilse böyledir veya böyle olduğu için aslında bu şöyledir gibi yorumlar yaptığım her an, gerçekten çok istediğim bir şeyi yapma girişiminde bulunsaydım belki uçurumlarım bu kadar büyük olmazdı diye de geçiyor içimden. Ve bunu aklımdan geçirirken de gene aynı şeyi yaptığımı söylememe gerek yok sanırım. Bitmeyecek bu döngü. Sadece zaman geçecek. Ama olsun, atlayalım uçurumlardan.

13 Ekim 2010

Bir Film: Nowhere Boy

John Lennon 70 yaşını doldurdu geçen gün, ben de oturdum tüm günümü Beatles şarkıları dinleyerek geçirdim ve bu adamın bize bıraktıklarının ne kadar büyük ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Tek bir insanın dünyada böylesine değişim yaratabilmesini hep büyüleyici bulmuşumdur; insanlıkla ve kendimle ilgili az da olsa umut barındırmama sebep oluyor bu insanlar.. Sonra Lennon'ın doğumgünü şerefine aylardır izlenmeyi bekleyen Nowhere Boy'u izledim, meğerse filmin zamanı buymuş dedim kendi kendime, onca zaman bekletmenin güzel bir tarafı da olabiliyormuş. Öncelikle söylemem lazım filme bayıldım ve Beatles'ı ve John Lennon'ı seven herkesin derhal izlemesi gerektiğini düşünüyorum. Ve buradan sonra spoilerlı mevzulara giriyorum.

Film Lennon'ın ergenliğini anlatıyor; çok kısaca böyle diyebiliriz. Tam bir ergen görüyoruz filmde sinirli, tavırlı, eğlenceli bir çocuk John ve ailesiyle okuluyla problemli. Aslında asıl olay ailesi, filmin bize gösterdiği John Lennon'ı annesi Julia ile ilişkisi ve bu ilişkinin onun hayatına ve müziğine etkisi. Julia John'u bırakıyor ve teyzesi Mimi ile büyüyor John ancak çok sonradan annesiyle karşılaşıyor, ardından derin-karmaşık aslında çok da anne-oğul ilişkisine benzemeyen bir nevi arkadaşlık bağı gibi bir şeyle bağlanıyorlar birbirlerine. O bağ sayesinde Lennon müziğe başlıyor ve belki filmdeki en heyecan verici yerlerden biri de John'un müzikle tanışması oluyor. Plak dükkanından rock'n roll plakları çalmaya çalışması mızıkasının melodileri, Elvis'e özenip ben rock'n roll grubu kuracağım diyerek çok spontan bir kararla ilk gitarını alması. Bu sahneler beni çok heyecanlandırdı, bir şekilde The Beatles'ın kuruluşunun ilk anlarına tanık olmuş gibi hissettim. Aynı heyecanı Paul McCartney'nin ilk göründüğü sahnede de yaşadım ve filmin sonuna kadar beatles kelimesinin geçeceği anı bekledim ama o an hiç gelmedi. Yine de söylenmese de filmin sonunda John yeni grubunu kurmuştu ve Paul ile birliktelerdi.

Julia karakteri hakkında ise söylenecek çok fazla şey var. John Lennon'ı bu insan yapan şey aslında çocukluğu, annesinin onu bırakması, babasının yokluğu ve Julia'nın müzikle içli dışlı olup oğluna bildiği her şeyi anlatması ya da belki sadece başlı başına bir ilham kaynağı olması. Böyle bir anne figürünün ve onun yokluğunun bir adamı şekillendirmesi hiç de şaşılacak şey değil ve ben, hayran olduğum insanların çocuklukları, travmaları, aileleri konusundaki genel merakımı göz önüne alınca çok da memnun oldum Lennon'ın geçmişinden, onun bir ikon olmasını sağlayan geri planından anlar izlemekten. Hikaye tamamiyle doğru mudur eksiği gediği var mıdır bilmiyorum ama film bitince Julia şarkısını açıp da bir dinlemek istiyor insan, öyle etkiliyor Julia işte -ki o şarkı da Julia için yazılmış ama yoko ono'dan da bahseden bir şarkıymış.- Şimdi düşününce Lennon'ın Julia gibi bir farklı ve baskın bir anne figüründen sonra diğer güçlü ve baskın bir kadın olan yoko ono'yu böyle çok sevmesi şaşırtıcı değil. Veya ben çok zorlama bir bağ kuruyorum şu anda. Her neyse filmde en sevdiğim söz şu aşağıdaki diyalogta geçen John'un bir Elvis olma hayaliyle yanıp tutuştuğu ve annesine dert yandığı sahnede annesinin verdiği cevaptı. Elvis olmadığı iyi olmuş gerçekten yoksa kim John Lennon olabilirdi.

John: why can't god make me Elvis?
Julia: cause he was saving you for John Lennon.

30 Eylül 2010

Seçenek

Her zaman iki seçenek olması garip değil mi? Neden hep iki şey arasında kalıp kafayı yer insan. Bazen de 4-5 farklı seçenek olsa da onlardan birini seçmek zorunda kalsak, sırf değişiklik olsun diye. Ama nedense olan hep ikinin laneti. Sanki hepimiz bir filmin son yarım saatinde yaşıyoruz da ana karakterin artan gerilimini anksiyete dolu bir fon müziğiyle tırnaklarımızı yiterek izliyoruz. Filmi hem izliyoruz hem de ana karakteri oynuyoruz; daha da gerilim dolu oluyor öylesi. Evet biliyorum iki seçenek arasında seçim yapma süreci çok dramatik, çok heyecanlı falan filan, yine de drama dediğimiz şey gerçek hayatta olmasa da bir şey kaybetmezdik gibi geliyor bana. Belki çok fazla dizi-film izlediğim içindir.

27 Eylül 2010

Loser.





Ha şunu bileydim. Bir de "what's wrong with me? uuu don't open that door." var.
Kapımız penceremiz kapalı chandler sen hiç merak etme.





fotoğraf şurdan

15 Eylül 2010

Kitap ayracı ve çağrışımları

Bugün can sıkıntısı neticesinde kendimi sokaklara attım, yediğim pizza midemi bozdu ama moralimi bozamadı, eve iki tane süper kitap ayracı alarak döndüm. Sonuçta dışarı çıkıp da bir şey almadan eve döndüğüm günler oldukça sınırlı, say desen tarihleriyle sayarım. Bu masraflı halime rağmen hala işsiz olduğumu da gururla söylemekten çekinmiyorum. Ama kitap ayracı dediğimiz şey ucuz bir şey yani, zaten benim burada bahsetmek istediğim onların fiyatı falan da değil ama giriş yapma konusundaki yetersizliğim neticesinde hiçbir zaman isteğim girişi yazamıyorum. Mazur görün a dostlar. Anlatmak istediğim bu ayraçların üzerinde yazan sözler ve bana çağrıştırdıkları. Zaten orada yazan şeyler hoşuma gitmese almamın bir anlamı olmazdı, kim ister kitabını her açtığında gıcık olduğu bir cümleyi görmeyi değil mi ama? Belki onu isteyen insanlar da vardır tabi ama o kişi ben değilim ve evet biri beni sustursun da gerçek konuya dönelim:

Birincisi Dostoyevski'nin bir sözü ve ben buna tamamen inanıyorum.

"Yeryüzünde tek bir çocuk bile acı çekiyorsa tanrı yoktur."

Tanrı, dinler, anlam, amaçsızlık vesaire ile ilgili ilk sorgulamaları yaptığım zamanlarda -belki orta son belki lise bire falan denk geliyor- tanrının var olmadığını düşündüğümde aklıma gelen ilk fikir tam da buydu. Her şeyi anlayabilirdim ama dünyada bu kadar çok çocuğun sürekli acı çekiyor olmasına bir türlü anlam veremezdim. Bu durum her türlü dinin her türlü argümanıyla çelişiyordu. Bu dünya bir sınav yeriyse bu çocuklar daha hiçbir şey yapamadan ölüyor, ödüllendirilecek veya cezalandıracak hiçbir şey biriktirmemiş oluyorlardı. Zaten islama göre çocuklara günah yazılmıyordu, yaptıkalrı herhangi bir şeyden belli bir yaşa gelmeden sorumlu olmuyorlardı. İşin kötüsü bu çocuklar hiçbir şey de yapmıyorlardı, hep başka yetişkinler yüzünden acı çekiyor savaşlarda yaralanıyor dünyanın bir yerinde temiz su bulamadıkları için ölüyorlardı. Aileleri tarafında taciz edilip, dövülüyor hatta öldürülüyorlardı. İnsanların ölen çocuklarla ilgili savunduğu diğer argümansa tanrının onları direk cennete aldığı veya çocukların melek oldukları yönündeydi. O zaman bu nasıl bir tanrıydı ki bu çocuklara önce bu dünyada işkence ettirip sonra onları cennete alıyordu. O zaman direkt cennete alsındı. Buradaki acının amacı neydi, zaten yaşadıkları bir şeyden sorumlu tutulmayacaklardı. Bu çocuklar diğer insanlara bir şeyleri gösterebilmek için acı çekiyorduysa başka insanlara ders olsun hepimiz utanıp kendimize gelelim diye tanrı onlara böyle bir misyon yüklediyse bu gene çok acımasızdı. Niye onlar diğer bencil insanlara bir şey öğretmek için feda edilmeliydi. Nasıl bir tanrı anlayışıydı bu. Nasıl bir tanrı yapardı bunu.

Her türlü tartışmada ben dünyada bu kadar çocuğun acı çekiyor olmasından bahsedip "işte tamamen yapayalnızız buraya terk edilmişiz ve tanrı yok varsa da umrunda değiliz" dediğimde insanların bana verdikleri cevaplar bunlardı. Ve ben bu cevapların hepsinden nefret ettim çünkü onlar ne kadar buna inanmak isteseler de hepsi mantıksızdı. Hala mantıksız. Bunları ilk düşündüğümde belki ben de çocuktum ama o günden bu güne hiçbir şey değişmedi dünya hala aynı bombok yer, çocuklar her gün daha fazla acı çekiyor ve bem tamamen yalnız olduğumuza inanıyorum, buraya atılmış yapayalnız varlıklarız. Ve belki bir tanrı varsa bile o, dinlerin bize anlattığı tanrı değil; bizi seven, çocukları melek yapan veya günahlarımız için bizi cezalandıracak bi şey değil o. Bizi umursadığını, gördüğünü veya ilgilendiğini sanmıyorum ki ben varolduğunu da sanmıyorum ama varsa da eminim ki işi gücü bırakıp bizleri izlemiyor, hakkımızda notlar falan tutmuyor.

İkinci kitap ayracında yazansa Kafka'nın bir sözü;

Umut olmasına var,
sınırsız denecek kadar umut var,
ama bizim için değil.

Bu sözü ilk okuduğumda şöyle bir gülümsedim aklıma morrissey geldi. O da diyor ya hani :
love is natural and real
but not for you, my love
not tonight, my love
love is natural and real
but not for such as you and i.

İşte ben de aynen öyle dedim. Bu adamlar çözmüşler olayı. Aşk da umut da kavram olarak algılayabildiğim şeyler, var olduklarını da biliyorum ama benim için o kadar uzak o kadar garipler ki başka insanların hikayelerini dinlerken kendime yabancılaşıyorum. Onları anlayabiliyorum ama kendime yapıştıramıyor, bu kavramları somut olarak tutamıyorum elimde. Aşk ve umut benim için şey gibi; Fransızca'nın varolması gibi. Bir fransızca var, biliyorum, fransızcaya inanıyorum, insanlar konuşuyor duyuyorum ama ne söylediklerini bilmiyorum ve asla konuşamıyorum. Tabi ki benim konuşamıyor olmam onun var olduğu gerçeğini değiştirmiyor. evet aynen böyle hissediyorum bu kavramlarla ilgili o yüzden de bu şarkıyı ne zaman dinlesem ve artık bu kitap ayracını ne zaman okusam gülümseyeceğim. En azından dünyada benim durumumda başka insanlar da var bileceğim. Not for such as you and i falan diyeceğim herhalde. Umut da sınırsız, sokaklar geçilmiyor umuttan, dolup taşıyor hatta ama not for such as you and i.

Not : bir de nolur bana "ama fransızca öğrenebilirsin, yapabilirsin bunu" demeyin.

Bir gün kitap ayracı kavramı üzerine de yazacağım. Bence çok önemli bir şey. Ve hak ettiği değeri görmüyor kitap ayracı, bu duruma üzülüyorum.

6 Eylül 2010

Rüyada Yaşasak Her Şey Daha Az Kötü Olurdu.

Çok garip bir rüya gördüm geçen gece. Şeftali şeklindeki basket topuyla voleybol oynuyorduk ama bunu Scrubs tayfasıyla yapıyorduk. O top kocaman koyu renkli bir şeftaliydi ve basketbol topu olduğu hakkında herkes hemfikirdi ancak yine de voleybol oynamak yapılacak en mantıklı şeymiş gibi bir halimiz, tavrımız vardı. Top kafama birkaç kez çarptı ama ben salak salak güldüm. Nedense mutluydum. Şeftali mi Scrubs ekibi mi yoksa voleybol mu beni mutlu ediyordu orasını bilemiyorum.

Bir de rüya demişken aklıma geldi inception'un beni mahvettiğini söylemiştim ya twitterda, bu mahvolma durumu halen devam ediyor. Çok garip, film gibi, konulu, oyunculu rüyalar görmeye devam ediyorum ve ilginçtir bu rüyaları çok acayip net hatırlıyorum. Ayrıca çeşitli zamanlarda başıma gelen "seri rüyalar" olayı ile de yeniden karşı karşıyayım. Her gece aynı kişiyi görüyorum rüyamda, istinasız her gece ve hep mutsuz olaylar gelişiyor. Çok gıcık olmaya başladım bakalım bu işin sonu nereye varacak. Ama size de öyle geliyor mu bilmiyorum, rüyalar mutsuz da olsa kötü olsa çok eğlenceli. Her şeyi bırakıp orada yaşamak isteğim geliyor bazı bazı. Herhalde insanlığın sahip olduğu en yararlı özellik rüya görebilme yetisi. Bir de tüm o süreç bu kadar gizemli, o kadar bilinmez ya, hani çok net açıklamalarımız yok ya, bu benim çok hoşuma gidiyor. Dünyada hala bilinmeyen, çözülemeyen bir şeylerin varlığı ve hepimizin bunun bir parçası olabilmemiz inanılmaz. Bilmem kaç milyar insan her gece rüya görüyor ve eminim ki kimse aynı anda aynı rüyayı görmüyor. Hatta hiçbir zaman kimse aynı rüyayı göremiyor. Herkesin kafasının içinde olan biten bambaşka ve bunu düşünürken tüylerim diken diken oluyor. (abarttım biraz, sakin ol) Parmak izi gibi bir şey rüya dediğimiz ama daha az yavan olan versiyonu. Aynı dünyaya bakıyor olsak da duvarlarımızın altında öyle farklı şeyler yaşanıyor ki ve bunları görme şeklimiz o kadar farklı ki. İmgeler, simgeler, renkler, senaryo ve oyuncular... Hepsi bize özel, tamamen özel.

Bu rüya sevgi patlamasının üzerine şimdi önce inception'u sonra da dünyanın en güzel 3. veya 4. filmi olan rüya bilmecesi'ni izleyip rüyalarımızı biraz daha zanginleştirsek. çok da güzel olur sanki

2 Eylül 2010

Bir Yabancı

Bugün Dost'ta bir çocukla karşılaştım, kulaklıklarla konuştuğumu ve Jeff Buckley cdlerini ön rafa koyduğumu gördü. O artık beni tanıyor bense ona aşık oldum. İnsanlar hayatları boyunca bir yabancının gelip her şeyi değiştirmesini umarlar ya keşke benim yabancım o olsaydı. Her şey filmlerdeki gibi değişseydi, bambaşka yolculuklar yapıp başka başka şeyler keşfetseydik kendimizle ilgili. Fonda indie şarkılar çalsaydı.

Sahi insanlar bir yabancının her şeyi değiştirmesini, sıkıcı hayatlarına bir anlam ve amaç katmasını beklerlerken neden hiçkimse yabancılarla konuşmaya istekli olmaz, neden onlardan öcü gibi korkup kaçarlar. Neden böyle yani. Madem bayılıyoruz o filmlere madem inanıyoruz yolda yürürken ya da bir kafede otururken hayatımızı değiştirecek kişinin üç adım ötede olduğuna o zaman niye herkesten nefret ediyormuş gibi bir havamız var. Ben neden konuşmuyorum, çekindiğim nedir. Şu içine edilmiş hayatımda daha kötü ne olabilir, bir insanla konuşmak beni daha fazla üzebilir mi? Bazen mantık çok çirkin bir şey.

bir de şu var ki işte ben de bunu diyorum:

"bir gün bir parkta otururken, biliyorum
bir el yağmurla dokunacak omuzuma
bir çift göz, bir davet, bir kalp
çoluğu çocuğu terk edeceğim... "