17 Mart 2010

Hikayesiz

Bugün bir alışveriş merkezinin yemek katında lazanyamı yerken ağlamaya başladım. Aynı hocamın anlattığı -ve anlatmasıyla beraber gözlerimin benden bağımsız yaşlarla dolduğu- hikayedeki kız gibi nedensiz yere, sanki bir anda ağlamaya başlamak dünyanın en normal şeyiymiş gibi ağladım. Tam lokmalarımı ağzımda yuvarlayıp gözlerimin yaşlarını silmeye çalışırken hissettiğim şeyin bilişsel parçalarıyla bağlantı kuramadığımı, bu duygunun elbet bir de düşünce boyutunun olduğunu ancak şu anda duygu ve bilişler arasında belki milyonlarca kilometre mesafe bulunduğunu kendi kendime açıklamaya çalışmamın akabinde kendime bi siktir git dedim. Hayatın her anını psikoloji terminolojisi çevresinde anlatılabilecek şekilde yaşayıp, ota boka anlamlar yapıştırıp, analiz edip durmama gıcık oldum, kendi dışıma çıkıp suratıma bakarak bi sus iki rekat diyesim geldi, her şeye bik bik, neymiş duygu varmış ama bilişsel parçalarla bağlantım yokmuş, peh. Neyse zaten yemeğin bitmesine yakın sanki biraz önce ağlayan insan ben değilmişim gibi yerimden kalktım ve biraz önceki duygulardan eser kalmamış şekilde saçımı düzelttim, nereye gittiğimi bilmeden yürümeye başladım. Bir alışveriş merkezinde olmanın verdiği mekansal dezavantaj nedeniyle içimdeki boşlukları çeşitli mağazalardan bir anda aldığım çeşit çeşit şeyle doldurmaya çalıştım. Alışveriş merkezlerini neden sevmediğimi bir kez daha anladım, insan kendini kötü hissettiğinde böyle yerlerden birindeyse mutlaka bir şeyler alıyor, engel olamıyor. Hele benim gibi alışveriş merkezlerinde huysuz ve mutsuz olan insan tam da istedikleri müşteri tipine uyuyor. Sırf bu yüzden de kendime ekstra gıcık oldum, romantik komedilerdeki loser kadınlardan biri haline dönüşmüş gibi hissettim. Zaten büyüdükçe iyice nevrotik bi insan oluyorumi yemek yerken ağlamalar sonra alışveriş yapmalar bir çikolatam eksikti dört dörtlük klişe kadın karakter olmama ya pek tatlı seven biri değilim neyse ki.

Ve bugün tanımadığım herkesin yüzüne uzun uzun baktım, sanki korkmuyordum, gözlerden bir şey öğrenebilirim, daha az yalnız hissederim diye düşündüm, olmadı. Kısmet.

En sevdiğim de bir otobüsün içindeyken dışarıda duran insanlarla göz göze gelmek, bundan ayrı bir zevk alıyorum. Belki sadece o an yaşanan ve bir sonraki an hareket halindeki otobüsle birlikte kaybolan, sanki can havliyle kısacık bakmışsında silinmiş gibi gelen, buğulu göründüğünden değerli olan olduğu için. Çocukluğumdan beri inatla bakarım otobüslerde otururken. Bugün durakta çocuğun biri uzun uzun bana baktı, sanki foyam meydana çıkmış gibi hissettim, hiç korkmadan bakmaya karar verdiğim günde gözünü hiç kaçırmayan bir insanla karşılaşmam da belki şans, belki şanssızlık. Belki o da duraklarda beklerken otobüsün içindeki insanlara bakmayı seven biridir, o kısa anda giden değil de gidişi izleyen kişi olmak rolüdür. Bilemedim.

Alexi Murdoch çok üzüyor beni, dinlemeyeceğim artık.

Akşam 10 otobüsünde karşılaştığım çocukla 9.10 otobüsünde karşılaştım. Hayattan büyük beklentilerim yok, hiç olmadı, bunu da bana çok görmediği için teşekkür ederim.

8 yorum:

jazz dedi ki...

Sıkma canını, geçen hafta servise bindiğimde kulaklığımdan Sting'in Fragile'ı yükseliyordu, bariz bir kişiye çok üzüldüğüm için gözümden yaşlar gelmeye başladı, sonra pencerenin dışında tanıdık bir yüz görünce beni öyle görmemesi için kendimi toplayıp uyuyor gibi yaptım.

Kendime mi kızayım, rastlantısallığa mı kızayım, bilinmezlik içinde olmaya mı kızayım, neye kızacağımı bilemediğimden hüzünlenip ağlama noktasına geliyorum zaten...

med cezir dedi ki...

selam öncelikle ve koyver gitsin yaşamı canm,akıl vermek değil derdim,sadece okudum ve bikaç bişey yazmak istedim,belkide yalnzlığını benmmkiyle tanıştırmak=)

sinem dedi ki...

ay bana da oldu bugün bu yersiz ağlama. house 1. sezon izlerken daha bölüm başlar başlamaz bi daraltı bastı böyle, nasıl ağlamak istiyorum. ama bi sebep yok, dedim ağlamıycam lan ne alaka?! ama ortalarda tutamadım kendimi. adamlar tıbbi muhabbet çeviriyo ben incileri döküyorum. sonra dediğin gibi oldu, birden kesildi, sildim gözlerimi ve izlemeye devam ettim. manyak mıyız neyiz sayın gokcii, sorarım size :)

arcoiris dedi ki...

jazz;
üçüne de kız ama en çok bilinmezliğe kız. ben olsam en çok ona üzülür ona kızardım. fragile da ne üzgün şarkı değil mi, ağlatır.
ya şimdi düşündüm de raslantısallığa kızma onun pek suçu gibi.

med cezir;
bu benim koyvermiş halim aslında :) durum o kadar vahim değil arada gelirler giderler.

sinem;
öncelikle manyak falan değiliz sevgili sinem :) oluyor işte arada, en alakasız yerler ve durumlarda. bi keresinde bi house bölümünde bana da olmuştu, çok karanlık başlamıştı bölüm, sıkılıp daralıp ağlamıştım. ama ben bunu house'a bağlamıştım bence sen de öyle yap böylece nedensiz olmamış olur :) :)

Cenky dedi ki...

Ne güzel blog bu bacım ya! Hayır gerçi bir an utandım kendimden "millet sıkıntıda verdiğin tepkiye bak diye" fekat sonradan dedim ki "bu kardeş henüz yalnızlığın nasıl güzel ve önemli bir nimet olduğunu bilmiyor". Yani bu tip düşünceler, söylenesi laflar, olup olmadığına karar veremediğim metinsel zırvalar. Kapatırken şu cümleyi kurayım: İyidir yalnızlık da önce her açıdan birlikteliğin okkalı bir kazığını yemeyi gerektirir.

arcoiris dedi ki...

teşekkür ederim efendim öncelikle :)

bu böyle bi tek başınalığın yalnızlığı değil başka bir şey, arada hissedilen bir boşluk gibi. ama emin olun ki yalnızlığın nasıl bir nimet olduğunu biliyorum, insanın yalnızlığa alıştığında onu nasıl özlediğini de biliyorum.

ahmet dedi ki...

bayıldım yazınıza, boşverin ağlamak güzeldir bazen.avm konusuna hiç girmeyeyim yaşam enerjisi çalıyor bence oralar.
otobüse gelince ben de insanların konuşmalarına kulak misafiri(!) olmayı seviyorum.havadan sudan konuşmalar, dertlenmeler.sanki bir anlığına ortak oluyosunuz sonra bitiyor.

arcoiris dedi ki...

evet gerçekten güzel demişsin "yaşam enerjisini çalıyor" diye. uzun süre maruz kalmamak gerekiyor.

konuşmalara ben de kulak misafiri olmayıs everim eğer müzik dinlemiyorsam ki genelde dinliyor olurum. ama mesela bugün çok komik bi tanesine de denk geldim, ayıp olmasın diye de gülemedşm :)