26 Haziran 2008

Lambaya Püf De*

Canım çok sıkıldığı ve yazacak da bir şey bulamadığım için googledan çok güzel aramalarla bloguma gelen insanlara bir saygı niteliğinde aradıklarını bulsunlar boşuna bakmış olmasınlar diye birkaç cevap hazırladım, maksat insanlığa hizmet. Ayrıca benim neyim eksik, her blogta var böyle şeyler ben de yaparım, ben de yazarım :)

euro 2008 en yakışıklı oyuncu?
Evet bu soruya cevap vereceğimi söyleyip, cevap vermedim. Biliyorum çok iğrenç bir insanım şimdiye kadar açıklamam gerekiyordu Euro 2008'in en yakışıklı oyuncusunu, yine de geç olsun güç olmasın diyorum ve açıklıyorum: -aslında tek bir isim vermek istemiyorum ama en diye sorulan bir soruya birden fazla cevap vermek yanlış olabilir- evet açıklıyorum, geliyor, çok az kaldı veee: Iker Casillas, kendisi uzun zamandır Real Madrid'in kalecisi ben de 2000 yılından beri kendisini izler ve beğenirim bu turnuva da çok iyi işler yaptı, ve de yakışıklı bir insan, hani göz var nizam var, ben turnuvanın en yakışıklı oyuncusu ünvanına kendisine verdim, gitti. hayırlı olsun. Türk Milli takımının en yakışıklı oyuncusunu da Hamit Altıntop olarak değiştirmek istiyorum huzurlarınızda.

kızlarla futbol muhabbeti
Şimdi kızlarla futbol muhabbeti eğlencelidir, güzeldir ve erkeklerle futbol muhabbetinden pek de bir farkı yoktur benim gözümde. Ama sanıyorum ki bu kızlarla yapılan futbol muhabbetlerinde kızların kendilerini "komik" durumlara düşürdükleri diyaloglara ulaşmak için yapılmış bir arama. O sebeple üzgünüm burada böyle bir diyalog bulamayacaksınız çünkü benim de öyle uzun uzun futbol muhabbeti yaptığım bir kız yok. Ama şunu söylemek isterim ki kızları futbol üzerinden aşağılamaya çalışmak hiç hoş bir şey değil, herkes futboldan anlamak zorunda olmadığı gibi bazı insanalr futbolu teknik- taktik, kurallar bütününden bağımsız sadece eğlence olsun diye de izleyebilirler, böyle sevebilirler, ya da mesela sadece yakışıklı oyuncları görmek için bile izleyebilirler kime ne? İnsan kendisini nasıl mutlu hissediyorsa öyle. Ha futbolun her şeyinden anlayan, seven, yorumlayan, hatta futbol oynayan kızlar da vardır. O yüzden önyargılardan kurtulup kadınların güya eksik olan futbol yönleriyle dalga geçmemek lazımdır.

gerçeğin düşe düşün gerçeğe dönüşmesi
Olabilir böyle şeyler bazen, neden olmasın. Hayat süprizlerle dolu, ama yine de düşün gerçeği dönüşmesi kısmında şüphelerim var, ancak her şey mümkün, mucizler zaman alır demiş ünlü düşünür Fatih Terim, sen düşlemeye devam et, hep düşle hayal et, zaman alır belki ama sonunda bir bakmışsın şapkadan çıkar tavşan. Gerçeğin düşe dönüşmesi ise bizim "garip şeyler oluyor anlayamıyorum, aman tanrım bana neler oluyor" şeklinde ifade ettiğimiz bir durumdur. Çok sık yaşanmadığı sürece bir zararı yoktur, gelir geçer.

street dans film fragman?
Ben böyle bir film hiç duymadım valla bilemiyciğim, ama youtube olsaydı ordan ulaşabilirdiniz,o da yok şansına küs artık.

çok sıkıldım ne yapayım?
İşte bu güzel bir soru. Elimden geldiğince cevap vereyim, öncelikle bu soruya "sıkı can iyidir kolay çıkmaz "şeklinde cevap veren insanları hayatından çıkar, böylece bir rahatlama yaşayacaksın. Sonra çık sokaklara, insanları izle, olmadı dizi izle, olmadı film izle. Yine geçmiyorsa sıkıntın, bu bir süreçtir unutma, nasılsa geçecektir, hem can sıkıntısı insanlığın lanetidir, sadece sen değil herkes yaşamaktadır bunu, onları düşün, ama böyle için bir başka sıkılmışsa ve bir türlü geçmiyorsa, koşmaya başla koşarken de içinden geçen her şeyi sesli sesli söyle, iyice yorul, böyle cılkın çıksın eve gel, uyu. Nasılsa uyurken insanın canı sıkılmaz.

ankara simidi nasil olur?
Çok güzel olur hele sıcaksa tadından yenmez, çıtır çıtırdır, mis gibi kokar. Ankara'yı muhteşem yapan küçük ayrıntılardan biridir, her insan hayatı boyunca bir kere Ankara'ya gelip bu simitten yemelidir, böyle bir lezzeti tatmadan yaşamak çok yanlış olabilir. Onun dışında Ankara simidi yuvarlaktır her simit gibi ve susamları vardır rengi de koyu kahverengidir, umarım yeterince bilgi aktarabilmişimdir, çünkü konu Ankara simidi olunca dikkatli olmak lazımdır, yanlış yönlendirmelerden kaçınılmalıdır:)

sevdiğim insanı çok özlüyorum ne yapmalıyım?
Ara, ve onu özlediğini söyle, yani bu kadar basit bunu bile google'a soruyorsunuz ya ben başka bir şey demiyorum, noluyor bu insanlara google olmadan önce nasıl yaşıyorlardı acaba, kime danışıyorlardı.

bugun benım dogum gunum ne yapmalıyım?
Al işte bir tane daha. Ne yaparsan yap, doğum günü de diğer günler gibi bir gündür, normalde ne yapıyorsan onu yap, onun dışında bir de pasta yersin belki eğer seviyorsan, en farklı olarak da mum üflersin, pasta kesmek için bıçak kullanırsın. Başka da bir şey yapılmaz doğum gününde.

insanların hislerini okumak
O kadar kolay bir şey değildir bu, çünkü insanlar çoğu zaman hislerini iyi saklayabilir ve daha farklı şekillerde davranabilirler, ama yine de iyi bir gözlemcinin bir şekilde bu konuda başarılı olacağını düşünüyorum. Özellikle kova burçları bu konuda iyidir :P Zor iştir ama, biraz da empati yeteneği gerektirebilir. Bu konuyla ilgili taktik veremeyeceğim, bunu artık herkes kendi yöntermleriyle anlamaya çalışsın.


* alakasız başlık konusunda rekora koşuyorum, ama şarkılardan başlık yapmak çok eğlenceli, zaten başka da bir şey bulamıyorum başlık olarak,

23 Haziran 2008

Dizisi Gelen İnsan :)

Dün Tnt'de Lost'a baktım İspanya- İtalya maçından sıkıldığım anlarda. Birinci sezonu acayip bir heyecanla izlediğimi hatırladım, günlerce başından kalkmadan televizyonun önünde yemek yiyerek sabahlara kadar izlemiştik ilk 2 sezonu ben ve Aysu. Işığı kim kapatacak, kim su almaya gidecek diye bile kura çekiyoduk:), kimse Lost'un başından kalkmak istemiyordu kalkan kişi gelmeden izlemeye devam edilmeyeceği halde. Dün baktım da böyle birinci sezonun sonlarından bir bölümdü, ben acayip unutmuşum birinci sezonu, o zamandan bu zamana çok şey değişmiş dizide, bambaşka noktalardayız da izleyeli bir yıl olmasına rağmen birinci sezonun bu kadar çabuk aklımdan çıkması garip geldi, hatch falan daha açılmamış, Desmond bilem yok ortalıkta, o yüzden belki de yavan geldi bana, Desmondsız Lost olmaz olsun diyorum artık :) Bunu niye anlattığımı bilmiyorum, hiç ilginç bir şey değil ama nedense Türkçe dublajlı Losttan sonra eskimiş lost bölümleri de insanı dumura uğratabiliyormuş :) Hoş eskimeyen Lost bölümleri de bu görevi yerine getirmekte çok başarılı, insanı manyak etmek, gece gece beni boş gözlerle ekrana kitleyip, vay anasını dedirtmek üzere programlanmış bir dizi.

Coupling de bitti, bitti de nasıl bitti, beni kendine aşık etti sonra 4 sezonda terk edip bıraktı gitti. Bu kadar güzel şeyler bu kadar kısa sürmesin lütfen. Neyse ki bendeniz dizisiz yaşayamadığım için Grey's Anatomy ile dizi hayatıma devam edeceğim. Bir günüm dizi izlemeden geçerse kendimi kötü hissediyorum, bir de yan etkisi var bu dizilerin ki çok fazla dizi izlediğim zaman film izlemeye konsantre olamıyorum, filmler ya uzun geliyor ya da kısa, ya devam etsin ya da hemen bitsin istiyorum. Dizilere çok bulaşmamak lazım. Ama kesinlikle şunu söylemek istiyorum ki bu yıl izlediğim diziler içinden en güzeli Six Feet Under'dı. O dizide bambaşka bir şeyler vardı, bazen aklıma geliyor da özlediğimi fark ediyorum, birkaç yıl sonra oturup baştan izleyeceğime eminim. Grey's den sonra da House izlemeyi planlıyorum sonra belki Friends. Friendsi eskiden izlerdim televizyonda gösteriyorlardı bir ara Sabrina'dan önce, çok çok az hatırlıyorum onu Sabrina'nın aksine:) Sabrina'yı da en baştan yayınlasalar da izlesek yeniden, ne süper diziydi yahu :) Bir de Full House çok matrak diziydi, onu da en baştan yayınlasınlar, ben şikayet etmem sesimi çıkarmam izlerim :)

20 Haziran 2008

Euro 2008 saçmalamaları

Çek Cumhuriyeti maçında Nihat'ın 2. golünden sonra ne yaptıysam artık kendimi nasıl kaybettiysem tüm gece kolum ağrıdı acaba omzum mu çıktı diye düşünüp durdum da geçti sonra. O golün geleceğinden çok emindim aslında ama nedense sevinmenin ayarını kaçırmışım, işte o maçtan yola çıkarak bugün kendime ne kadar zarar vereceğimi hesaplamaya çalışıyordum ki, yine televizyonla kavgalar çıktı falımda. Tek başıma izliyeceğim bu maçı da Çek Cumhuriyeti maçı gibi ,o yüzden konuşabileceğim tek insan Ömer Üründül:) Yok şaka şaka konuşamam o amcayla, ben televizyonla konuşuyorum anca öyle başa çıkabiliyorum maç heyecanıyla. Neyse efendim ben çok başka bir konuya değinecektim, şu 2-1 mevzusu, bilmem dikkatinizi çekti mi ama kimden skor tahmini isteseler herkes 2-1 diyor, yeni bir durum da değil bu turnuvanın başından beri süregeliyor, mikrofonlar kime dönse herkes 2-1 Türkiye kazanır diyor, şu ana kadar bir sefer tuttu da bu 2-1 bakalım bugün Hırvatisyan maçında ne olacak, yine herkes 2-1 diyor anlaşmış gibi,çok merak ettim milletçe bilnçaltımıza kazınmış bu skor ya da herkesin içinde çılgınlar gibi bir 2-1 kazanma isteği var, bakalım göreceğiz, benim de skor tahminim Türkiye 2-1 kazanır:) Yok yok bence Türkiye 1 den fazla gol yer bugün ama kaç tane atacağı hakkında bir yorum yapmak istemiyorum:)

Ben çok daha yüzeysel bir insan olarak tüm bu milli duyguların patlama içinde olduğu herkesin maça kilitlendiği şu güzel cuma gününde takımımızın en yakışıklı 2 futbolcusunu açıklamak istiyorum, evet açıklıyorum......geliyor.... 1 numara tabi ki tabi ki de Hakan Balta:) Kendisi Gael Garcia Bernal'e benziyor bence ve de ondan daha da hoş bir yüzü var hatta, daha sert filan, veeee 2 numara evet açıklıyorum, açıkladım: Hamit Altıntop, bu konuda bana katılmayan çok olacaktır, bir kamuoyu araştırması yaptım 2-1 yenik durumdayım ama bence çok acayip hoş bir insan Hamit, nedenlerini tartışamam zaten bu yakışıklılık bilmem ne çok öznel şeyler ben öyle diyorsam öyledir :P

En güzel Euro 2008 yayınlarını Haber Türk yapıyor bence, niyeyse bilmem bana öyle geldi, Okay Karacan'ı sevdiğim içindir belki, Ntv'de de Sergen Yalçın'ı dinlerken çok eğleniyorum bir de yorumculuk işini kapmış kendisi, futbolum kaçmıştı uzun zamandır euro 2008 sağolsun yeniden sevgi patlamaları yaşıyorum futbola karşı, futbol yorumcuları dinlemeyi özlemişim :) Türkiye'ye başarılar diliyorum bu akşamki maçta, çok iyi gördüm Fatih Terim'i dünkü basın toplantısında, sırıtıp duruyordu, bunu iyiye yordum kendi çapımda kazanabiliriz bence, kolay olmaz ama zaten biz neyi kolay kazandık ki ha bir de biz kazanamazsak bu turnuvayı İspanya kazansın inşallah, acayip istiyorum İspanya'nın kazanmasını, tabi ki biz kazanamazsak, ama Hollanda var ya Hollanda o yüzden susuyorum bir şey demiyorum, İlerleyen günlerde turnuvanın en yakışıklı oyuncuları listesiyle görüşmek üzere :)

Ne yavan insanmışım ya :)

18 Haziran 2008

Günün Sözü

iGoogle'da -açılış sayfam oluyor zaten-, böyle bir günün sözü zımbırtısı var, hergün bakıyorum bakalım bugün ne koymuşlar günün sözü diye, hergün birbirinden rezil, anlamsız, gereksiz sözler oluyordu, sonunda bugün doğru ve anlamlı bir şey koymuşlar günün sözü olarak.

16 Haziran 2008

Bir insanı tanımaya çalışmak,- o süreç -oldukça ilginç, tanıyamamaksa daha da ilginç. İçinde bir yerlerde o tanıyamadığın, asla konuşamayacağın insana yüklediğin tüm o sıfatlar, hayaller, kafanın içinden yapılan sohbetler büyük bir yanılgıya sürüklüyor, bazen böyle durup "keşke tanıyabilseydim, çok merak diyorum nasıl bir insan olduğunu, binlerce soru sormak istiyorum, en alakasız şeyleri bile öğrenmek istiyorum hakkında" der dururum içimden, sonra kafamdan sorarım o soruları, alırım cevapları kendi hayal ettiğim gibi, ama olmaz asla, hiçbiri gerçekten tanımanın, yakından incelemenin, gerçek gülümsemesini görmenin, olaylara verdiği her ayrı tepkiyi öğrenip ileride aynı olayla karşılaştığında nasıl davranacağını bilmenin yerini tutamaz. Çok önemli o süreç, hem öyle yüzeysel bir tanımayla yetinemem ben, her şeyi öğrenmem lazım, izlemem ve sorular sormam lazım, yüzeysel olsun istemem hiçbir şey, insanları, kendilerini daha içsel bir şeylerle tanımlamaları için zorlarım, yüzeyin üstündekiler bana yetmez, taa içini bilemezsem bir insanın, onu tanıdığımı iddia edemem ve ben tanımayı çok severim, kişileri özel yapan detayların peşine düşerim, düşemezsem hayal ederim, ama hayaller asla gerçek sohbetlerin gerçek davranışların yerini tutamaz ne kadar mükemmel olsalar da. Anladım ki artık ben mükemmellik istemiyorum, gerçek insanlar istiyorum hayatımda, her şeyiyle tanıyabildiğim, oldukları gibi sevebildiğim, içlerine bakmaları için zorlayabileceğim insanlar istiyorum, hayal dünyası gerçek dünyaya göre çok daha güzel, çok daha eğlenceli ve acısız olsa da, gerçekten bilmenin, görmenin, yaşamanın değeri çok daha farklı.

Daha aklı başında ve ayakları yere sağlam basan bir insan olmak istiyorum artık, tüm kötü yanarlına rağmen istiyorum bunu artık, içimde ne bir pişmanlık ne bir üzüntü olmaksızın yapamadığım şeyler tanıyamadığım insanlar için pişmanlık duymak yerine başarmaya çalıştığım işler ve tanımaya çalıştığım insanlar için pişmanlık duymak istiyorum. Her yıl insana yeni bir şeyler öğretiyor ya bu yılın öğretisi de bu olsun benim için, kendime bir şey katmayacaksa yaşadığım günlerin bi anlamı yok, sadece yaş sayılarına yeni birer rakam eklemekten başka bir işe yaramaz yaşamak, oysa ben yaşadığımı hissetmek istiyorum, farkında olmak istiyorum. Neler olup bittiğine bakıp, dünyayı kocaman gözlerle görmek istiyorum, tanımak istiyorum, dünyayı ve insanları..


Son zamanlarda pek içten oldum ben be blog, çok dürüst davranıyorum sana, kendime bile zorla itiraf edebildiğim şeyleri seninle paylaşıyorum, vay be blog.

Fonda çalan: Ours- The worst things beautiful

13 Haziran 2008

Son bir haftanın en favori şarkıları:

  1. Dan Wilson- Breathless................ Myspace
  2. China Forbes- Gone...................... Myspace (Bu ikisi için radyo odtü'ye teşekkür etmek lazım bol bol çalıyorlar-dı)
  3. Jeff Buckley & Elizabeth Fraser- All flowers in time bend towards to sun (bu yeni keşfettiğim bir şarkı değil ama nedense son günlerde dinlemeden duramıyorum).

Bir de bu haftanın sayılmaz ama son iki günün favori dizisi Coupling, başından kalkamıyorum, 2 sezon bitirdim, sezonlarda ortalama 8 bölüm falan var ama süresi amerikan sitcomlarından daha uzun, tüm gün sadece coupling izledim acayip mutluyum:) Barney, Ted Ve Marshal'a asla ihanet etmem ama Jeff son iki günümün kahramanı, süper insan Jeff Murdock, işaret parmağındaki yüzüğünü aşırı beğendim çok gereksiz bir bilgi olaraktan:)

12 Haziran 2008

Gol Oldu Dedim, Gerçekten Gol Oldu...

Garip sorularla başladı gece.

Neden ben değil de o?
Neden beni hiç sevmedi ki?
Bana bu kadar işkence etmek zorunda mıydı?
Beni hiçbir zaman sevmemiş ve sevme ihtimali hiç olmayan bir adama karşı neden hala zaaflarım var?

Bu sorulara cevap arayıp duruyordum, hala arıyorum. Beni sevilmeye değer görmemiş olabilir, ya da biz iyi arkadaştık bu her şeyden daha önemliydi diye düşünmüş olabilir, bilmiyorum yine de merak ediyorum neden ben değil de onlar. Ben onu bu kadar çok severken, sevmeye hazırken, onun için her şeyi yapabilecekken elime geçen ne, bir hiç. Gökçe çok kafa kızdır değil mi, hep öyleydi ama neden biraz olsun sevmek gelmedi içinden, ben de bunu merak ettim hep. Her şey o kadar zorken, ben sen gidiyorsun diye nefes alamazken, bunun senin hiç umrunda olmaması, ve bunca zaman sonra hala senin üzgün olduğunu öğrendiğim için üzülmem, ne kadar da salağım, o kadar salağım ki cümleler anlatamaz. Ben seni özledim galiba bugün, her şeye rağmen seninle sohbet etmeyi özledim, sen beni hiç sevmesen de hatta işkence etmek için elinden geleni yapmış olsan da, tabi tüm bunları bilerek yapmadığını biliyorum, yine de yuh sana bu kadar da ağzına sıçılmaz bir insanın. Her neyse ben kendime kızgınım hala, sana zaafım olduğu için. Bu gece de kendime kızgındım, tüm bu sorular yeniden su yüzüne çıktığı için, gözlerim doldu birazcık, ağlamadım. Çünkü yetmişti bu zamana kadar ağladıklarım, hem bir kere daha senin için ağlasaydım kendime olan saygımı tamamen kaybederdim. Ağlamadım, ağlayamam artık, yoruldum çünkü, yoruldum ama hala bu düşüncelerle başbaşa kalabiliyorum bunca zaman sonra. Bu sorularla başladı işte gece. Muhtemelen sen bambaşka bir yerlerde, bambaşka şeyler yaparken, birileri geçmişi eşeliyor ve pişmanlık duyuyordu, senin haberin yoktu, başka bir hayatta yaşıyordun. Ben biliyordum ki senden tamamen kopmuştum, bir daha ne konuşma ne görüşme ihtimalimiz vardı, olsa bile ben bunu sabote ederdim, çünkü ben böyleyim. Bu gece birazcık özledim seni, bilmem umrunda olur muydu? Neyse ki gece bu soruların yarattığı kafa karışıklığından daha güzel bir şekilde sonlandı, gecenin bir saati tam takisye bindiğimde Arda gol attı, "Gol oldu" dedim, taksi şoförü "uğurlu geldiniz" dedi. "Vay be dedim gerçekten mi", birinin bana bunu söylemesi çok ilginçti, Sonra yol boyunca tanımadığım bir adamla futbol muhabbeti yaptım, Fatih Terim, tuncay, arda... Daha birsürü şey , Çek Cumhuriyetinin oyununa kadar her şeyi konuştuk, maçı izlediniz mi dedi bana, yok dedim ama Portekiz maçını izleyeceğime bunu izleseymişim keşke, arada başka sohbetler Fatih Terim'in yanlışları, takımın yıldızları, Nihat... Amcanın çok hoşuna gitti bu sohbet, gecenin bir saatinde futbol konuşacak birini bulduğu için mutlu gibiydi, ben de o sıralar biraz daha mutluydum, Arda gol atmış, insan mutlu olmaz mı, hem Semih de gizli güç dedi şoför amca, ben de onun kaderi bu dedim, güldük. "Çek Cumhuriyetini yenemeyiz" dedi amca, ben de "belli olmaz "dedim, "Fatih Terim gaza getirirse bizimkileri yenemeyeceğimiz takım yok" , bir kez daha güldü. Gece gece kafamı saçma düşüncelerden alıp futbola yönelttiği için teşekkür ettim amcaya, hem inanmasak da dünyada gerçekten iyi insanlar vardı, bizi üzmeyecek ve duygulardan anlayan birileri, dostum vardı yanımda en azından, sen beni sevmesen ne olur, sevemzsen sevme, bu saatten sonra zaten istemem, ben böyle iyiyim şimdilik, sadece geçmişte kalan bir yaşanmışlık olması dilerdim, neler olup biteceğini bilmek için, olmadı, olamadı. Neyse ki milli takım kazandı da, gece bir anlam kazandı, hem Arda olmasa ne yapardık. Ben bu gece biraz üzüldüm ve seni özledim, ama belli etmem merak etme, bilmezsin asla. Hem benim hala futbol konuşacağım insanlar bile var, sana ihtiyacım yok ki, tek bir borcum kaldı sana Galatasaray'ın şampiyon olamadığı o yıl iddiaya girmiştik, ödeyemedim, sen hatırlamazsın ama benim aklımda, borcumu ödemek isterdim, bir kutu yavan gazlı içecek, en sevmediğimden, seninse şu çok sevdiğin taptığın hatta, ya bak ben onu bile unutmadım, ama işte ne yaparsın zaman geçti çok. Neyse en azından Milli takım kazandı da biraz olsun gülümseyebildik.

10 Haziran 2008

Adam Sandler Sen Bizim Her Şeyimizsin:)


Mtv Movie Awards her zaman çok eğlenceli olur, o tüm Mtv saçmalaıklarının içinde bence en adam akıllı şey, yani adam akıllı demek uygun oldu mu emin değilim ama:) en azından sevilen aktörleri şebek hallerde görmek ya da ne bileyim o saçma sapan skeçleri izlemek eğlenceli. Ben Hollywood'u her zaman sevdim zaten, kim ne derse desin bence çok eğlenceli, tüm o görkemli prodüksiyonlar, stüdyo filmleri, büyük yıldızlar, Amerikanvari şovlar, ödül törenleri, oscarlar...daha uzar gider, çok severim. Mtv Movie Awards'da bunların parçası, Mesela dün Adam Sandler'a the generation ödülünü verdiler, Adam çıktı şarkı söyledi, Johnny Depp ödül almaya geldi ki tam geldi, o neydi öyle herkes kaldı önce bağrışmalar kesilmedi, bir insan bu kadar mı karizmatik olur, herkes mi sever bir adamı böyle delicesine, ben şu kadar söyleyim ki Johnny Depp'i sevmiyorum diyen insana rastlamadım, erkekler kıskançtır böyle konularda ama onlar bile seviyor adamı, saygı duyuyor, karizması önünde saygıyla eğiliyorlar:) Robert Downey Jr., Ben Stiller ve Jack Black'in uyumları çok tatlıydı, çok güldürdüler. Ama ben en çok Adam Sandler'a sevindim, muhteşem insan ya, filmlerinden görüntülerle sahnede şarkı söyleyişi sonra da konuşması çok tatlıydı. Bir yandan da duygulandım Adam Sandler yaşlanıyor diye, sonra da ya ölürse diye ağladım, evet çok salağım ama ne yapayım konuşması da bana çok duygusal geldi (noluyoruz ya) Sonracığıma Coldplay Viva La Vida'yı canlı söyledi ki muhteşemdi, Chris Martin'in ağzına konfetiler kaçtı birazcık ama olsun hiçbir şey onun güzelliğini bozamaz:) Sonra Adam Sandler ya, muhteşem insan, bu yazı bu şekilde gidecek gibi, Adam Sandler Adam Sandler, Adam Sandler... bu kadar muhteşem olunmaz ki, dünyanın en komik insanı benim gözümde:) Youtube kapalı olduğu için buraya videoyu koyamıyorum ancak şöyle linkini vereyim izlemek isteyenler için The Sandman . Çok süpersin Sandman, başka da bir şey demiyorum:) Birazdan bir Adam Sandler filmi izleyerek kendimi mutlu edeceğim, The Wedding Singer'ı izleyeceğim hatta,şimdilik hoşçakalın, Mtv tekrarını verirse mutlaka izleyin bu töreni, kaçırmayın:)


Yukarıdaki fotoğrafa ilişkin olarak söylemek istediğim bir şey var ki gerçekten Tom Cruise'un Adam Sandler'ın önünde eğilmesi çok güzel olmuş zaten olması gereken de bu (kötü kadın kahkahası) :)

9 Haziran 2008

Rüyalar gerçek olsa

Acayip rüyalar görüyorum bu aralar, dizi gibi. Kamera hareketleri bile oluyor rüyamda ve hatta sürekli aynı mekanda aynı kişilerin olduğu rüyalar görüyorum. Absürdlük sınırlarını zorluyor bazıları, anlatmak istiyorum ama o kadar uzun ki, bunları bir yere yazıp ileride değerlendirebilirim, neden olmasın. Bir de rüyamda Ted ve Robin'i görüyorum iki gecedir ki bunun nedeni çok açık, sürekli How i met your mother izliyorum, izlemediğim zamanlarda da düşünüyorum:) Barney'i henüz göremedim bakalım kısmet, önümüzdeki gecelerde onu da konuk ederiz :). Bir de hayatımda gördüğüm en ayrıntılı rüyaları bu son bir haftada gördüm, insanların giydikleri, ortamdaki koltukalrın renkleri, desenleri, kişilerin mimikleri...tüm bunları en ince ayrıntısına kadar görmek ve üstüne hatırlamak oldukça ilginç. Sabahları "noluyoruz ya" diye uyanıp tüm gün gülümsememe neden oluyor absürd rüyalar, uykumda bile çok eğleniyorum, ne kadar süper bir insanım :P

8 Haziran 2008

Bir pazar öğleden sonrası eski bir dost gibisi yok. Eski bir dostla geçmişi hatırlayıp sohbet edip, çay içmek gibisi yok. Gelecekle ilgili korkularımızı paylaşıp, internetten saç modelleri beğenmeye çalışmak gibisi yok. Hayat çok kısa, o kadar çabuk geçiyor ki, çocukluğumuzu, ergenliğimizi, ilk yetişkinliğimizi, her şeyimizi paylaştığımız birlikte yıllar geçirdiğimiz bir dost üniversiteden mezun oluyor ve hayata atılıyor. Birçok şey değişiyor hayatında ve benim hayatımda da, ama birlikte yapılan her şey, tüm o güzellikler zamanın birinde asılı kalıyor, arada sırada anılar tazeleniyor ve her geçen gün üzerine yenileri ekleniyor. Bir pazar öğleden sonrası eski bir dostun sesi gibisi yok, onun sohbeti gibisi yok. Bu dünyada sayılı olsa da günlerimiz bir dostun desteği gibisi yok, onların hayatı yaşanmaya değer kılması gibisi yok. Her şey değişecek belki çünkü ne yazık ki hayat böyle ama biz hep aynı insanlar olarak kalacağız, o sahil kasabasında sabahlara kadar sohbet eden, birbirlerine yemekler yapan, birlikte macerelar yaşayan insanlar olarak kalacağız, büyüsek de, uzakalra gitsek de, ne olursa olsun, iki insan bir şeyler paylaştı mı onun geriye dönüşü yoktur, hep birbirleri için önemli olarak kalırlar, ne olursa olsun. Hem bir dostu mutlu görmek gibisi yok, en özlediğim zamanda onunla bir sohbet gibisi yok. Hep dostum olarak kal, nerde olursan ol.


Küçük Oli'den Aysu'ya

7 Haziran 2008

TV'deki Kız*

Herhangi bir şey yazmaya başlarken giriş cümlesi bulma konusunda çok yetersizim. Bunu biliyorum, gerçekten en zor şey bir şeye başlamak, başaldıktan sonra illa ki devamı geliyor ama, o giriş sanki geri kalanın tamamından daha bir eksik oluyor. Sanırım benim hayatımın özeti bu, bir şeylere başlama konusunda hep başarısız, hep üşengeç, hep geç kalmış oldum ben.Ama bir sefer başladım mı da o işi bitirene kadar, hedefime ulaşana kadar uğraşırım, en iyisi de olsun isterim. Sonuçta çoğu zaman bir şeye kalkışmıyorum, kalkışmak yerine oturup geçip gitmesini bekliyorum ama başladıysam da en iyisi olsun istiyorum. Yani zaten kaç kere yapacağım ki aynı işi diyorum, ve gerçekten de genelde yapmamayı tercih ediyorum. Bu bir tercih midir yoksa yetersizlik midir? Bunu da bilmiyorum henüz, bu saatte aklıma bunlar nerden geldi de yazdım, ondan da emin değilim. Aklım yine benden bağımsız çalışıyor, benim beynimin bir doğrulama sistemi var ondan hiç bahsettim mi ben acaba hatırlamıyorum. Şöyle ki eğer ben bir şey üzerine çok düşünürsem ve bazen gerçeklik algısını kaybedecek gibi olursam beynimin bir tarafı "hayır bak bu böyle değil" diye beni uyarabiliyor. Ben her zaman gereksiz düşüncelere boğulsam da bazen hayal kurmanın dozunu kaçırıp zaman duygumu kaybeder gibi olsam da beynim buna izin vermiyor bir tarafım hep biliyor, -bu saçma, bu gerçek değil, ne kadar salaksın, hadi artık uyuma vakti ya da bunları asla elde edemeyeceksin- şeklinde mesajlarıyla beni dürtüyor. Sinir bozucu değil mi? Ama lazım bir şey bu, yoksa aklımı kaybedebilirdim, ya da gerçekten zaman duygumu kaybedip saçma şeyler yapabilirdim, ama çok gerçekçi bu tarafım var, hem de acayip gerçekçi, karşıdakini hiç umursamadan sadece gerçekleri söyleyebilecek bir yan, hayallere ya da ideallere inanmayan bir yan, o derece katı ve korkunç, elinde cetvelle bekleyen takım giyinmiş gözlüklü bir öğretmen ciddiyetinde, parmaklarımı bir araya toplamamı istiyor benden ve cetvele bir temiz geçiriyor. Başka insanlara göstermem pek bu gerçekçi yönümü, sonuçta herkesin umutlarıyla ve hayalleriyle mutlu olmaya hakkı var, ben şimdi neden çıkıp da insanlara sen bunu istiyorsun ama bu gerçek olmaycak ahahah diyeyim ki, benim demem gereken "evet ya neden olmasın, mutlaka başarırsın, hem zaten senin bunu başarmanı isteyecek ve seni destekleyecek çok insan var, mutlu olacağız, aman da aman" işte demem gereken bu, bazen kendime de söylemem gerekenler bunlar, biliyorum hem ben eskiden daha umut dolu bir insandım, o gerçekçi tarafım bu kadar yüzeye çıkmamıştı. İşte böyle bir girişten buralara kadar gelmişim, ne yazdığımdan haberim var mı acaba, onu bile bilmiyorum. Baştan okumam lazım ya da boşver ya ne okuycan yayınla gitsin, bir şeyler yazmışımdır herhalde, ne demek istediğim anlaşılır herhalde, anlaşılmazsa da problem değil ben de anlamıyorum bazen zaten:)

*Bırak zaman aksın en güzel Mor ve Ötesi albümüdür, her şarkısı tekrar tekrar dinlenesidir. Özledim

2 Haziran 2008

And they want us to grow up**

Karpuz yedim , hiç özlememişim bunu fark ettim. Neden insan karpuzu özlemez ki yani, o kadar zaman oldu yemeyeli, neler oluyor bana:). Özlememişim ama yerim, çok yararlı bir meyve kendisi bilindiği üzere, lifli meyveler çok acayip yararlı oluyormuş. Zaten herkes biliyordur da benden söylemesi.

How I Met Your Mother'da başa sardım, 1. sezondan tekrar izliyorum. Uzun zaman olmuş birinci sezonu izlemeyeli. Birinci sezondaki her bölümü daha önce 3 kere falan izledim ama uzun zaman olmuş yine de, baştan başladım. Yüz kere izlesem bile, bu diziye sonsuza kadar gülebileceğimi anladım bir kez daha. Dünyanın en güzel dizisi ya, 4. sezon için şimdiden heyecanlıyım, Barnacle'ın maceralarını merakla bekliyorum. Benim için Lost'tan daha merakla bekleniyor HIMYM.

The Air I Breathe diye bir film izledim. Şu kesişmeli hikayelerden biriydi, fena değildi ama işte artık bu hikayeler de bana sıkıcı ve zorlama gelemeye başladı. Brendan Fraser süper bir performans göstermiş mesela, şaşırmak için izlenebilir, oyuncu kadrosu da güzel. Yani aslında izlerken etkilemişti beni ama şimdi düşününce bir eh diyesim var nedense.

Tatilin değişik etkileri var insan üzerinde. Zaten tembel olan bünyeler için tam bir uyuşukluk ve aman boşver havası ekliyor, yani bana öyle oluyor. Tüm gün hiçbir şey yapamsam oturup duvarlara baksam da günümü geçirebilirmişim gibi. Ama bu hiç yararlı bir şey değil. Yaratıcılığı köreltiyor. Yaratıcılık üzerine çalışan bir araştırmacı var ismini yazmam çok zor şimdi zaten adını da hatırlamıyorum ama baya uzun bi isim. O demiş ki hergün dikkatiniz çeken bir şeyi izleyin, hergün bir insanı şaşırtın ve birilerinin sizi şaşırtmasına izin verin. Daha bir sürü şey demiş de ben bu kadarın ı hatırlıyorum. Bunları bir yerlerinden atmamış bu arada, birçok alanda çok yaratıcı 90 kişiyle yaptığı görüşmeler sonucu böyle bir şeyler oluşturmuş, her neyse. Bence insanın ilgisini çeken bir şeyi izlemesi gerçekkten ama gerçekten yaratıcılığa katkı sağlıyor. Daha farklı görmenizi sağlıyor bazı şeyleri. Biraz gözlemci olun derim ben, neler oluyor bitiyor bakın etrafa, insannların davranışlarını izleyin, bir tavır, bir bakış çok şey katabilir hayatınıza, belki de katmaz bilmiyorum aslında:)

Öyle bir his var ki içimde her zaman, ve ben o kadar bıktım ki bundan, o kadar yoruldum ki. Six Feet Under'da Claire "her şeyden nefret etmekten çok sıkıldım artık" demişti. Onun karakterini düşünürsek böyle bir söz söylemesi bana ilginç gelmişti. Ama bir insan sürekli aynı rahatsız edici duyguyla yaşıyorsa, başlarda bunu bir ayrıcalık olarak görse bile zaman geçtikçe bu çok ağır geliyor, artık insan kendine gıcık olmaya başlıyor. Ben çok yoruldum bu duygudan ve aklımdan çıkmayan bu saçma düşüncelerden.

**We don't want to get a job (Fifa 2000'i özlemek, 2000 yılını özlemek)

Hala Aşk Var Mı?*


Okulun bitmesiyle bomboş kaldım. Tam anlamıyla bomboş. Hiçbir şey yapmayan insanların başına ne geliyordu ya, beynim körelir mi ya da sürekli evde yatmaktan yürümeyi unutur muyum acaba? Düşünüyorum bunları ama ne yapayım, aşırı yorulmuşum ben galiba zamanında,şimdi çıkıyor acısı. Bu arada wordde yazı yazmaya alıştığımdan burada yazarken de virgülden ve noktadan sonra boşluk bıraktığımı fark ettim. İnsan zamanla otomatikleşiyor galiba, valla elim öyle yapıyor engelleyemiyorum.

Neyse işte bu boşluktan istifade hergün en az bir film izliyorum, bilgisayarımın karşında yaşıyorum zaten. Bir kaç kelam edeyim izlediğim filmlerle ilgili madem. Şimdi Uzak'ı izledim. Daha yeni izleyebildiğim için kendimden utanıyorum,gerçekten bunu belirtmeliyim.

Uzak için söyleyeceğim ilk şey çok dingin bir film olması. Dingin ve duru bir film ki ben çok severim dingin filmleri, kendime daha yakın hissederim. Uzak'ta işte öylesine sakin, duru ve olağanüstü güzellikteydi. Ve bence tamamen yalnızlıkla ilgili bir film Uzak. Her şeyiyle yalnızlık kokuyor. O uzun uzun sakin görüntülerde, Mahmut'un tekli koltuğunda oturup televizyona bakmasında ya da Yusuf'un tek başına sokaklarda dolaşmasında, her karesinde yalnızlık var. Ben filmi izlerken durup yalnızlık üzerine düşündüysem öyle olmalı. Özellikle Yusuf'un o Sultanahmet'te tek başına durup insanları izlediği yerde bence çok güzel verilmiş yalnızlık duygusu, bir de Mahmut'un eski karısı gittikten sonra bankta oturup Yusuf'un sigarasından içtiği yerde. Sinema görüntülerle anlatmaktır ya, bazen sözlere hiç ihtiyaç yoktur, Uzak için de aynen bu durum geçerli, görüntüler ve oyunculuklar o kadar kuvvetli ki, filmdeki sessizlik ve sözsüzlük asla rahatsız etmiyor hatta o yalnızlık ve kaybolmuşluk hissine susmalar daha çok yalışıyor. Ben inanılmaz beğendim Uzak'ı. Ayrıca antropoloji hocamı filmde figüran olarak gördüm ki, o sıralarda filmden biraz koptum, başa sardım tekrar tekrar baktım, ne işi var bu adamın bu filmde dedim, komik oldu birazcık. Hiç de söylememişti ben Uzak'ta oynadım falan diye, ayıp etmiş yani:)


Geçen gün de Boleyn Kızı'nı sinemada izledim. İtiraf edeyim ki bu filmi Eric Bana'yı görmek için izledim. Çok beğenirim de kendisini. Hem zaten böyle filmlerden çok bir şey beklememek lazım, yani konu sıradan ve çoğu zaman tarhi filmler beni açmaz. Ben gayet de Eric Bana'yı görürüz en azından bi günümüz aydınlanır dedim ama onu bile bulamadım. Film de çok vasattı. Natalie Portman'ı çok sevrim ama o bile vasattı. Hiçbir şey yok bu filmde kısaca, Eric Bana'yı görmek için bile gitmeyin, yani film izleniyor bi şekilde de, bir anlamı yok. Özel olarak o dönem ingiltere saray hayatında ne olmuş ne bitmiş merakınız varsa izlenebilir anca. Neyse çok sert mi oldum ne, kostümler güzel bir de filmin artılarını da söyleyim yani:)
  • Acilen Marty'nin Rolling Stones belgeseli Shine a Light'ı izlemem lazım, çok merak ediyorum, fragmanını bissürü kez izledim de kendisini de bu hafta içi gidip bi izleyeyim, yorumlarımı buradan aktarırım. Ama Marty yaparsa güzel yapar o yüzden güzel şeyler yazacağımı hissediyorum:)
  • Evet bir de son günlerde çok sevdiğim bir müzisyen var Gavin Thorpe, kendisinin güzel şarkılarına şu myspace sayfasından ulaşabilirsiniz. Pictures, everyday and always çok tatlı şarkılar, diğerleri de çok muhtşem, bir dinleyin, hatta dinletin. İyi müziğe hakkını vermek lazım.

*alakasız başlık, ama çok güzel şarkı