29 Aralık 2008

New Year's Eve Prayer*

Hayat genelde beklentilerimize cavap vermiyor ya, bu duruma çok takılmamak lazım galiba. Yaşarken sahip olduğum şeyler, olmasını beklediklerimden çok daha değerli aslında. Olmayacak hayallerin peşinde kendimi harcarken unuttuğum dış gerçekliğim orada beni bekliyor. Görmek lazım, hissetmek lazım. Ben son günlerde kopmuştum her şeyden, kafam bile çalışmıyordu, boşluğa bakan bir tahta olabilirdim en fazla, kendime çok kızdım, kendine gelme zamanı geldi dedim. Yani böyle yaşanmazki ve sonuçta yaşamak gerek, bir şekilde gidiyor sen içinde yaşasan da dışarıdan baksan da gidiyor. Niye durup boşboş bakmayı tercih ediyorsun dedim kendime, biraz tartıştık, herkesin nedenleri vardır, evet bazen çok mantıklı şekilde dile de gelirler ama kanmıyorum ben artık. Susturdum içimdeki diğer sesi, uyuyorum ve umursamıyorum. Baktığım zaman da bomboş değilim, birazcık da olsun hissediyorum bir şeyler, yavaş yavaş ama sağlam adımlarla, bu sefer aceleye de gerek yok, fark ettikten sonraki yol bir şekilde alınıyor nasılsa.

Herkese güzel mutlu yıllar, bu yılın iyi bir yıl olacağını düşünmekten kimseye zarar gelmez, olan biten her şeyi unutalım, yaşayalım istediğimiz gibi ve kararlarımızı cesaretle savunalım, kendimizden başka bir şeyimiz yok sonuçta ve yeni yılda kendimizle barışık, heyecan dolu günler geçirelim. Ayrıca ben bu yıl iskoçya'ya ve irlanda'ya gidebilmeyi diliyorum sadece gezmek için:)

*Jeff Buckley'nin böyle bir şiiri var, çok tatlı, çok güzel. Buradan paylaşayım okumak isteyenler için: New Year's Eve Prayer

26 Aralık 2008

Ne güzel filmdin sen. Dursana burada güzelim afiş, her baktığımda aklıma gelsin Yusuf'un ölümle sınavı, bekleyişi, gözlerindeki hüznü. Çok güzel filmdin sen, çok üzdün. Sarı bir günbatımına hayran bıraktın, uçurum kenarında kendi sesimin yankısını dinlemek kadar huzur vericiydin, ağlattın. Sonbahar, son olsa da güzeldir; her renk vardır ya içinde, sisli bir öğleden sonra gibi kasvetli ama iyidir işte sonbahar, çok güzel filmdin Sonbahar. Son bir kez karların üzerine kendimi bırakmak kadar düşünceliydin, çok güzeldin.

23 Aralık 2008

Aralık bile bitiyor, neden ki?

Beni anlayan bir insan varsa o da Morrissey'dir, ya da ben onu anlıyorum. Öyle bir şey işte anlaşıyoruz biz karşılıklı. Süper arkadaş olabilirdik kendisyle, başka bir paralel evrende belki çoktan arkadaşız, şöyle karşılıklı oturmuşuz söyleniyoruz, üzülüyoruz, kendimize acıyoruz... Güzel olurdu.

22 Aralık 2008

Mutluymuş gibi yapıyorum ama mutsuzum, bugün 3 kere alakasız konuşmalarda gözlerim doldu, belli etmemeye çalıştım, ne kadar başarılı olmuşumdur bilmiyorum ama iyi değilim ben hem de hiç. Bir şey yokmuş gibi davranmaya da devam edemeyeceğim, çok yorgunum. Büyük bir dönemeci kaçırmış gibi hissediyorum, yine ve yeniden başarısız olduğumu hissediyorum. En başa dönmek istiyorum, lütfen en başa dönsek, elime yüzüme bulaştırmadığım anlara dönsek. Her şey bir anda nasıl bu kadar değişebiliyor, niye doğru yolu bulamıyorum ben. Hayatımı sabote etmekten ne zaman vazgeçeceğim acaba? Ve neden çevremdeki herkesin hayatı da benimki kadar kötü, neden herkesin başına kötü şeyler geliyor sürekli. Artık tak etti canıma çıkıp sokaklara Adam Sandler gibi "Love Stinks"i söyleyeceğim, kendim ve çevremde sürekli acı çekmek zorunda bırakılan herkes için. Toplanıp toplanıp bir anda mı sapıtıyor dünya, noldu bu insanlara, hep beraber en başa dönelim artık, bu kadar zor olmayan zamanlara...

Fonda çalan: Coldplay- The Scientist

18 Aralık 2008

Bu da böyle bir haftaydı müzik dolu, şiir de var.

Şimdi ben haftanın favori şarkıları diye bir bölüm oluşturmak istemiştim blogta, hatta bir sefer yazmıştım da ama sonrası gelmemişti. Hiçbir alanda düzenli olamamanın getirdiği bir şey bu, düzen tertip benim hayatıma hiç uğrayamadığı için bloğa da uğramıyor. Her neyse ben hayatımla ilgili kesin kararlar aldığım dönemlerde bunu bloğumu da yansıtarak ne kadar samimi olduğumu göstermek istiyorum, kendime bir şeyler ispatlama çabası içindeyim. Ben bundan sonra daha düzenli bi insan olacağım, derslerime çalışacağım, ödevlerimi yapacağım, daha az mutsuz olacak çok daha az saçmalayacağım, tamam mı blog. Ayrıca her hafta perşembe günleri haftanın favori şarkılarını yazacağım. Bu favoriler benim o hafta içinde en çok dinlediğim, benim için o haftaki olaylarla özdeşleşen şarkılar olacak.

1- Fikret Kızılok- Farketmeden
Bu şarkıyı yeni dinlemiş olduğuma inanamıyorum. O kadar güzel, o kadar duru ki. Bir de tam bu haftayla çok yakından ilgili, bana hatırlattığı güzel şeyler var, aslında tek bir insanla bütünleşti bu şarkı benim için. Böyle yapmamak lazım güzel şarkıları tek bir insanı düşünerek dinlediğimzide ilerleyen zamanlarda şarkıyı dinleyemez hale geldiğimiz olabiliyor, böyle olduğunda şarkıya da yazık oluyor.
2-Coldplay- Shiver
Coldplay'in bu güzeller güzeli şarkısı sadece bu haftanın değil son 2-3 haftanın favori şarkısı. Sözlerine bakmanızı tavsiye ediyorum, ayrıca Chris Martin'i bu şarkıyı icra ederken gösterdiği yüksek performanstan dolayı kutluyorum. Çok süper şarkı, tek taraflı aşkın acı yönlerini süper sözlerle anlatmış, beni üzmüş ama bağıra bağıra söyleme isteğimi körüklemiş şarkı. Ah, ah:)
3-Mor ve Ötesi- Sonu Belli
Kötü bir film gibi, başından sonu belli
Doldu içim, bu biz mi o ben miyim?
Çok dinliyorum, durmadan dinliyorum, Cd çalarda 10. şarkıdan başlıyorum albümü dinlemeye.
4-Kate Havnevik- You Again
I can't go anywhere, without feeling strange
I can't see anyone, everything has changed
Cause every time i close my eyes,
it's you again, you again and every time i hear your voice
I, don't know what to do with myself .
Sözlerin güzelliğine bakar mısınız, benim yol şarkım oldu bu şarkı, gidip gelirken hep dinledim, kendimi buldum,üzüldüm.

Bu haftalık bu kadar, haftaya süper şarkılarla yeniden görüşmek dileğiylen, mektubuma son verirkene, pardon pardon hatlar karıştı, müzik dolu günler, esenlikler...cık cık içime trt spikeri kaçtı. Neyse müziğiniz bol olsun, şarkılar hep sizinle olsun diyeyim burada bitsin.

Burada bitmesin, ben bir de bir Edip Cansever şiiri koymak istiyorum buraya, tam buraya, çok yakışacak çünkü.

O YALNIZ
O kadar ki, o yalnız
Ona ilk rastladığım bir şeydir aklım
Bir el sürer mavisini uzağa
Uzaktan daha uzağa. Ardından
Yetişir sayısızlığım.

Kuzeyde, ince bir kar dağıtımında
Çocukların oyun oynamadığı yerlerde
Bulunmaya hazır ve
Eski çağlara ait bir parayım.

Aksam, soyulmuş gün ışıkları
Bölüşülmüş insan yüzü gar
sayısız beni toplar bakışlarım
Dört güneşten biri o. Kendimi tarif edemem
Güneşler ıslak, soluğum kalın.

12 Aralık 2008

Küçük Zaferler

Bayram işkencesi bittiği için mutluyum. Bir bozuk bilgisayar, biraz gürültü, azıcık mutsuzluk,bolca paranoya ve birkaç yeni pantolon ile atlattım,geçti. Küçük zaferlere ihtiyacım var artık, küçük ama önemli zaferlere. Dönüp baktığımda pişman olmamaya ihtiyacım var. Hayatın kısa ve anlamsız olduğunu fark etmişken hiçbir şey yapmamak gibi bir lüksüm olmadığını iyice anlamaya ihtiyacım var. Küçük zaferler, ne hoş söylemesi. Zaman bu kadar hızlı ve aynı anda işkence eder boyutlarda yavaş olmasaydı, gözümü kapadığım her anı tutabilseydim ellerimle ve olmak istediğim yere ışınlanabilseydim hızlı zamanların birinde... Küçük zaferler işte, bahsettiğim böyle bir şey olmalı.
Bir garibim ben, garip olduğumu bilmesinler ama, söylemesinler yüzüme.

Kazanma zamanı gelmedi mi daha, yılbaşı çekilişini mi beklesem acaba,yılbaşı,yılbaşııı,yılbaşı biletleriii. Şans :)

7 Aralık 2008

Mutlu olma çabaları ve güzel filmler

Son günlerde sürekli mutlu olmak için çabalıyorum. Kendime yılbaşı ve doğum günü hediyesi aldım mesela, daha doğrusu sipariş verdim 3-4 güne elimde olur. Yılbaşına 20 günden fazla var doğum günüme ise bir buçuk ay var ama ben şimdiden hediyelerimi aldım. Oh sefam olsun :) Önümüzdeki günler boyunca onlara bakıp bakıp mutlu olacağım, planım öyle. Ayrıca kendime aldığım bir diğer süper hediye de 4 dvdlik Geleceğe Dönüş dvd seti, övünmek istemiyorum ama ben şu anda bu muhteşemliğe sahibim. Bayramda da her gün bir tane izlemek suretiyle neşeme neşe katacağım. Bir de çok önemli bir ayrıntı; salı günü cnbc-e How I Met Your Mother'ın 3. sezon bölümlerinin hepsini üstüste yayınlayacakmış. Salı günü evde olmak ve bu güzelliği kaçırmamak lazım bence.

Sonracığıma 2 tane süper film izledim. Burada bahsetmezsem çatlarım. Birincisi bir Pedro Almodovar şaheseri (çok beğendim o yüzden şaheser falan diyorum normalde garip bir kelime): Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar-Mujeres al borde de un ataque de nervios. Filmden bahsetmeden önce son zamanlarda kendime aldığım diğer bir hediyeden bahsedeyim. Empire dergisine abone oldum (ilk defa bir dergiye abone oldum hoş bir şeymiş) bana bedavaya Pedro Almodovar dvd seti verdiler. Bu benim kendime değil de Empire'ın bana hediyesi oldu biraz aslında, çok da güzel oldu valla. Sinir krizinin eşiğindeki kadınlar da bu setle taa evime kadar geldi. Empire seviyorum seni.
  • Neyse efendim konumuza dönelim filme gelelim. Çok acayip sevdim ben bu filmi, tam bir akşam baktım kendim sinir krizinin eşiğindeyim ne yapayım da rahatlayayım diye düşünürken, açayım da şu filmi seyredeyim bari dedim. Pedro amcam bilir işini hem kadınları çok iyi anlar dedim, bir hışımla oturdum başına. Gerçekten de Pedro Almodovar'ın kadınlara ve ilişkilere bakışını seviyorum ben, sinema diline söyleyecek sözüm yok zaten, ikisi bir araya geliyor ve her filmiyle beni kendisine biraz daha hayran bırakıyor.

  • Sinir krizinin eşiğindeki kadınlar son aylarda izlediğim en güzel filmdi, belki içinde bulunduğum duygu-durumun bu değerlendirmede bir payı vardır, benim baktığım yerden şu anda bu payı kestirmek zor ancak ne olduğu nasıl olduğu öenmli değil bu film olmuş :)

  • Filmdeki mizah beni büyüledi, komik olmaya kasmadan çok komik olan yerler vardı, çok duygusal sahneler de vardı ancak bir karmaşa ve sinir krizi filmin geneline hakimdi pek tabi ki. Söz konusu kadınlar olunca her şey mümkün.

  • Kırmızılar sarılar pembeler klasik Almodovar renkleri, capcanlı görüntülerle birlikte güzel müzik, muhteşem ispanyolca ve yine her zamanki gibi Madrid... Daha ne olsun.
İzlediğim ikinci süper film ise The Big Lebowski. Bir Coen kardeşler filmi. Kendilerinin toplamda 3 filmini izledim, the Ladykillers'ı hiç sevmedim No country old man'e vuruldum, The Big Lebowski'ye aşık oldum. Çok komik, çok absürd, Steve Buscemi var:) İnanılmaz bir mizah, gerçekten ayakta alkışlamak lazım, sürekli bir gariplik, The Dude ayrı bir dünya, pasifist olmak ne demek tüm dünyaya göstermiş bir adam, sıradan ama bir çizgi film kahramanı gibi, anti-kahraman bir çizgi film kahramanı :) Walter zaten çok çok komik, bitirdi beni. Diyalogların garipliği, alakasızlığı, white Russian, sürekli küfür eden insanlar, baştan sona yaran halı geyiği... Çok eğlendim ben, yeniden izlemek istiyorum kesinlikle. Çok spoiler olacak ama en sevdiğim sahneyi anlatmam lazım.

-Filmden sahne anlatmak-

-The dude polis karakolundadır, polis konuşur konuşur bişeyler söyler, the dude'a dönüp anladın mı gibisinde bir şey söyler dude da dönüp dinlemiyordum der muhteşem bir surat ifadesi ile, o sırada polis dude'un kafasına fincanı fırlatır, ben bu noktada gülmekten geberirim, hala gülüyorum zaten gözümün önüne geldikçe. Dude'un ağzından çıkan her cümle bombadır zaten bu karakol sahnesinde:)

6 Aralık 2008

Sleep.. it's the easiest thing to do*

Grey's Anatomy'deki erkeklerin dörtte üçü mavi gözlü, tespit ettim, ayrıca bu dizi bana işkence etmek konusunda her daim çok başarılı. Şu 2 cümleyi üstüste duymak beni dağıtmaya yetti,

We want it but we don't know how to get it.
I don't know why i came here?


Seviyorum Grey's Anatomy'i.

*

1 Aralık 2008

Yankı'nın Maymununa Benzedi Bu***

Ben seviyorum Daffy'i. Zaten ksıa bir süre önce blog aracılığı ile o zavallı gagası kopmasın diye hakkını arama girişiminde bulunmuştum. Gerçekte bu karakterde bi insanla arkadaş olamam ama daffy bir insan olmadığına göre çok büyük bir problem yok ortada. Esmer güzelim benim Daffy, kafasındaki üç tele aşığım, yirim. Ayrıca kendisi insan olsaydı bir ikizler burcu erkeği olup adamı deli edebilirdi ama illa ki vazgeçilmezdi, çilesi çekilirdi. Yine de insan olmasın o ördek güzeli olarak kalsın :D
Sponge Bob, gerçek olamayacak kadar süper bir yaratık. Mutlu, saf, garip, en yakın arkadaşı patrick yani daha ne olsun. Benim sarı şekerim olur kendisi, pek çapkınım her çiçeğe konarım:) Sarı şekerimi daha bi çok seviyorum, eğer insan olsaydı sponge bob onunla gerçek hayatta arkadaş olabilirdik mesela Daffy'nin aksine. Zaten kendisinin üzerimdeki etkisi o kadar büyükki gittim gerçekten Sponge Bob'a benzeyen bir adama aşık oldum. Ama gerçekten benziyor :P Mavi-sarı böyle bi şirin bi şirin:) Bence balık burcu olma olasılığı yüksek Süngerciğin ama bilemiyorum yükselene de bakabilir bu iş:D Bunun gerçek versiyonu akrep burcu mesela, ama yine de inanması zor. Utanınca tatlı olmak gibi özellikleri var bu süngerlerin, aman da pek sarı pek güzel.
Tazcığa geldi sıra. İlk aşkım olur kendisi. Kumralların en güzeli, çapkın bakışlı asabi sevgilim:) Gerçek hayatta tanışsak kesin ilk görüşte aşık olurdum o derece bir çekiciliği var bu arkadaşımızın da. Kendisi bir insan olsaydı akrep ya da koç burcu olurdu nitekim, çok üzerdi kızları, öyle peşine takar dolaştırırdı. Maymun iştahlı olup, ordan oraya atlardı. Buzdolabını tamamen yeme huyu biraz bezdirebilirdi bizleri ama buzdolapları kurban olsun ona, nedir ki yani bu karizmanın karşısında bir buzdolabı.
Evet geldik romantiklerin şahı, gerçek aşık sevdiği kadını dünyanın en mutlu insanı yapacak bir diğer esmer güzelimiz kokarcaya. Ben bu arkadaşı tamamen unutmuştum halbuki böyle bir romantik unutulur mu ayıp bana. Zaten adını da bilmiyorum, adı var mıydı hatırlamıyorum bile o yüzden sadece kokarca olarak anmak istiyorum kendisini. Tutkulu bir insan, şair ve şarkıcı, her şey. Gerçek hayatta benim böyle bir insana aşık olma durumum söz konusu olamaz çünkü bu kadar romantikliği bünyem kaldırmaz, yine de teorik olarak kendisini tebrik ediyor ve çevresindeki bağyanlara kolaylıklar diliyorum. Burcu hakkında ne desem yalan olur o sebeple yorum yapmak istemiyorum.


Herkese mutlu günler ve geceler diliyorum, istek şarkılarınız için benburalardangidicem@saçmaladım.com adresine maillerinizi bekliyorum, bütün güzel şarkılar tüm sevenlere gidecektir. Aşklar, aşklarımız ve sevgi pıtırcıklarımız, tazlarımız ve süngerlerimiz için. Bu gece isteyin şarkıları ama özellikle bu gece. Çalmayan terbiyesiz olsun, hem de böyle romantik sözler söyliycem önce, sonra çalıcam valla billa.

Fonda çok alakasız olarak sürekli "Durma Öyle ve Kış Geliyor" çalıyor.


** *Bana aklına gelen ilk cümleyi söyle başlık yapıcam, seni meşhur edicem dedim, bu cümleyi söyledi. Ben de bunu başlık yaptım. Yankı'nın maymununu anlatayım madem. Önümüzdeki 30 saniye içinde maymunu düşünmeyin denilen insanların ilk düşündüğü şey maymun oluyormuş haliyle,böyle bir deney yapmışlar yani bu da öyle bir şey oldu işte, bir de başlık oldu onun dışında.

28 Kasım 2008

Saçma bir günün ardından saçma bir şeyler...

Bugün çok önemli şeyler fark ettim, anladım, kavradım. Öncelikle eğlenceli olanlardan başlamak istiyorum çünkü maddeler ilerledikçe çok sıkıcı şeyler okuyacaksınız. Hem demiştim ya içime dert olan şeylerle yeniden karşınızda olacağım diye, işte karşınızdayım.

Benim Ü harflerim bay yengeç'e benziyor. O yüzden içinde çok fazla ü olan bi kelime yazdığımda hayattan kopup bay yengeçi düşünmeye başlıyorum. çok komik bir karakter ama tip olarak, patrickten bile komik bence.

Manevra çok komik bir kelimeymiş. Duydukça kopasım geliyor. Manevra ya ne biçim kelime bu :)

Kütüphanede 2 saat 15 dakika oturmayı başardığıma göre kütüphaneler oturulabilinen yerlermiş, bugün öğrendim bu işi. Bir de çok sıcak olmasa daha mutlu yerler olabilirlermiş. Bizim kampüsteki en azından. Bir de girişine kahve makinası koymuşlar, millet kütüphanenin önünü kafeye çeviriyor ama kütüphaneye girerken kahve kokusu duymak da her koşulda hoş bir yaşantı oluyormuş

Kampüste bir insanı aramanın, onu görebileceğine inanmanın çok ama çok gereksiz bir çaba olduğunu fark ettim. Öyle pis bir yer ki bu beytepe en aramadığın insan pıt diye burnunun dibinde bitiyor, görmek için beklediğin insan hiçbir yerde yok. Pis işte, pis pis pis.

Bazen insanların size bakıp acıdıklarını görmek daha da kötüsü sizi aslında hiç tanıyamadıklarını fark etmek çok üzücü oluyormuş. Bir süre üzüldükten sonra eh başlarım ben böyle işten de diyip sinirlenebiliyormuş insanoğlu.

Hiçbir zaman kendimi bir grubun parçası olarak görmeyeceğimi anladım. Kaçıncı kere yaşandı bu farkındalık bilmiyorum ama her seferinde üzüücü oluyor. Ben ait olamıyorum, hep bir yanım kopmak ve gitmek istiyor. Dışarıda kalan gibi hissediyorum her defasında. Tam bu sefer oldu derken yine olmuyor. Bu durum da bu blogun teması gibi bir şey oldu ama böyle işte. Sıkıcı suskun ve çok sıradan bir insanım ben tamam mı, grupların aradığı süper insan olamadım hiçbir zaman. Olmak da istemedim kendi sıkıcı dünyam onların dünyasından daha güzel geldi her seferinde.

Mavi gözlü çocuk beni sevmeyecek bunu anladım, hatta bundan emin gibi bir şeyim. Tersi olsa çok şaşıracaktım. Neyse ben yine hayatımın sözü haline getirdiğim death cab for cutie'nin çok güzel bir şarkısının çok güzel sözüyle devam edeyim "i know your heart belongs someone you've yet to meet, someday you will be loved" Gecenin bu saatinde de yavanlaş yavanlaşabildiğin kadar mottosuyla ilerliyorum fark ettiğiniz gibi, pek dürüstüm bu gece blog kardeş. Canım çok sıkkın aslında böyle neşeli bir üslup varmış gibi ortada ama yok öyle bir şey.

Tüm bunların üzerine gecenin bir yarısı eve gelip ağlama isteğimi bastırıp sonra da karşıt tepki geliştirerek gülmeye başladığımı fark ettiğimde savunma mekanizmları denen şeyin varlığına tüm varlığımla bir kez daha inandım. Freud büyük adammış, bunu yeni anlamadım ama tekrarlamak istiyorum.

Her şeyi geçtim geceyi sonlandırmak için ne yapıyoruz. Dave Matthews Band'i açıyoruz Itunnesdan. Crash into me, Crush ve Number 41 i arka arkaya dinliyoruz. Güzel müzik dinlemenin vermiş olduğu kısa süreli mutluluka uykuya doğru ilerliyoruz. Dave Matthews Band'in en kadar süper müzik yaptığını yeni keşfetmedim ama tam da bugün çok iyi geldiler bana bunu fark ettim. Bugün bana iyi gelen başka bir grup da Metallicaydı, yeni albümleri güzel. Tam bana göre. Müzik de olmasa halimiz pek bir iğrenç olacaktı galiba.

26 Kasım 2008

Yorgun*

Yorgunum bugün. Okula gitmedim, hiçbir şey yapmadım ama bir türlü dinlenmiş hissedemedim. Evde sürekli bir gürültü var tam da odamın yanındaki banyoda devam eden çalışmalar nedeniyle. "5 günlük sinir krizi"ni aşama aşama yaşadım bu sürede. Matkap sesleri, duvarları kırarken kullnadıkları çekiç sesleri, ne olduğunu bilmediğim diğer sesler, ustaların kendi sesleri(sürekli konuşuyorlar yeter ulan susun 2 rekat)... Tüm bu gürültünün altında ben kendimi kaybettim, gürültüden yoruldum, sinirlendim. Özellikle duvarı kırarken benim cdlerimi yerlere düşürdükleri için nefret ettim bu adamlardan, daha sonra da kış günü banyoyu yaptırmaya karar veren annemden nefret ettim. Sürekli somurttum pek tabi ki, zaten sabah matkap sesiyle uyanan bir insanın aman ne güzel bir güne uyandım demesi abesle iştigal olabilirdi. Matkap da öyle bir matkap ki beynimi deliyor sanki o kadar canlı o kadar yakın. Yataktan küfür ederek uyanmak nasıl olurun her türlü şeklini şu 5 günde tek başıma gördüm yaşadım, deneyim kazandım. Bir de her şeyin üst üste gelmesi durumu vardır ya, her şey bir anda olur biter. Hayat bazen bir hız treni bazen de bomboş bir tarla gibi olur ya (bana hep böyle oluyor ya hep ya hiç ekolünden bir insanım ayrıca benzetmelerime hastayım) işte evdeki gürültünün ve düzensizliğin yanında hayatımda garip çok garip şeyler yaşadım. Hızlandı zaman birden, okul desem o da aldı başını gitti ben yine yetişemedim. Dönemin başında kendime verdiğim sözleri tutamadım. Her şey biranda değişti çevremde garip olaylar bir anda yaşandı, ben yetişmedim. Eve geldim etraf dağılmış, çekiç sesleri bir yerde, sinirlendim. Uyudum uyandım sinirlendim. Bir anda değiştik, noluyoruz demeye fırsat bile bulamadan sonunda tükendim. Evde oturup hiç sevmediğim halde öğle uykusuna yattım öyle kısa bir kestirmede değil günün ortasında tam 4 saat uyudum (ki ben çocukluğumdan beri nefret ederim gündüz uykularından) 4 saat uyudum ama hala çok yorgunum, çok uykum var, kafam çok karışık. Sınavım var çalışamıyorum, yapmam gerekenleri yapamıyorum, aklımı başıma toplayamıyorum. Doğru yapmam gereken şeyleri inatla yanlış yapıyorum. Bu işin sonu kötü, bu yorgunluk beni mutsuz edecek biliyorum.

*Alakasız başlıklardan tek kelimelik ve çoğunlukla sıfat olan başlıklara geçiş yaptım, bu da bir şeydir değil mi?

24 Kasım 2008

Zor

Zor, çok zor. Zormuş yani bilmiyordum ben. Öğrenemiyorum da galiba. Bir insanın serin gelmesi, rahatlatıcı hali, ona doğru bakınca etrafın bir anda değişmesi, sürekli kalbimin üstünde bir ağırlık varmış gibi hissetmem... Ben bunlara hiç aşina değildim, hala da değilim. Bir de özlem var ki yerimde duramıyorum. Mutlu muyum, üzgün müyüm bilmiyorum. Anlamsızca kendimi yollara vurma isteği ve bağıra bağıra şarkı söyleme isteği arasında gidip geliyorum. Zor.

19 Kasım 2008

Tesla

Bugün durup dururken aklıma Nikola Tesla geldi. Nerden geldi, nasıl geldi hiçbir fikrim yok, bilinçdışı bir şeydir herhalde. Açtım bilgisayarımı oturdum Tesla ile ilgili yazılar, düşünceler vesaireler okudum. Büyük bir zekaymış, ama biraz bahtsızmış, dönemin ayak oyunları yüzünden bir türlü tutunamamış. Ben bunları zaten biliyordum, radyoyu da o icat etniş aslında, bunu da biliyordum. ama bir obsesif kompulsif olduğunu bilmiyordum ayrıca "Tesla- Anlaşılamamış Dahi" diye bir kitap varmış, onu da bilmiyordum. Alıp okumak istiyorum şimdi, her şeyi bırakıp o kitabı okumak istiyorum. İstatistik ödevi, Grey's Anatomy'nin yeni bölümü, yarın okula giderken ne giysem düşünceleri, pencereden görünen çamurlu yağmur manzarası.... Bunları hepsini bırakıp şu anda o kitabı okumalıyım, çok kuvvetli bir istek,anlataman Neden istiyorum, Tesla nerden çıktı, rüyamda mı gördüm, bilmiyorum. Bu aralar beynim gene benden bağımsız çalışmaya başladı, kafamda garip cümleler, fikirler dolaşıyor, olur olmadık şeyler aklımdan geçiyor.

Şimdi şu kitap burada olsaydı da okusaydık ne güzel olurdu değil mi?Radyoda da güzel güzel şarkılar çalıyor, yağmurlu havalarda radyoyu çok seviyorum ben, ayrıca kasvet en sevdiğim kelimeler sıralamasıda ilk 5e girer. Böyle bir listem yok ama yapsam kesin ilk 5te, evet ya ben sevdiğim kelimeler listesi yapmalıyım:)

Not: Ya ben yanlışlıkla geri dönüşüm kutusunu sildim, geri döndüremiyorum, hiçbir yerde de bulamıyorum, ben salak mıyım, nasıl oluyor da geri dönüşüm kutusunu silebiliyorum, ne biçim bir el sürçmesi bu, öff ya. Geri dönüşüm kutusunu nasıl boşaltacağım artık, teknolojiye gıcığım, tıkıyor bütün yollarımı:)

Yok ben harbiden salağım, Geri dönüşüm kutusunu sildim diye yok olacak zannediyorum ben ciddi salağım, kafam nerde benim ya, buldum kutucuğu ama nasıl buldum ben de bilmiyorum :)

18 Kasım 2008

All The Lonely People

All the lonely people, where do they all come from?
All the lonely people, where do they all belong?

Ah bir bilsem ben bu soruların cevabını, öyle bir cevaplayacağım ki tüm merakları sileceğim kafalardan ama ben de bilmiyorum, nerden geliyor bu kadar yalnız insan, niye yalnızlar, neden böyle oluyor? Bilmiyorum ve ben de soruyorum kendimi bildiğimden beri. Neden böyle bu işler, neden neden neden... Ne kadar çok neden olursa o kadar anlamsızlaşıyor aslında, bir nedeni yoktur belki de, kabul etmek lazım. Yalnızız işte, yalnızım. . Bunca yalnız insanla birlikte savrulup gidiyoruz. Koca bir dünyaya atılmış ufacık anlamsız yaratıklar olmanın yalnızlığı bir yerde, bir de bu küçücük yaratıklar arasında kendine yer edinememenin, sığamamanın yalnızlığı başka yerde. Bir anlamda hepimiz yalnızız, öyle doğduk öyle öleceğiz. Bu hayatı yaşarken de ruhuna bir anlam arayıp, o anlamı da başka insanlarda bulmaya çalışıp, bulamadığını görünce yalnızlaşan, ne varsa ben de var ve ben de tek başımayım diyen insanlar, nerden geliyorsunuz, neredesiniz? Belki bulsak birbirimizi anlam bulabiliriz. Ancak ne yazık ki yalnız insanlar aramıyor diğer yalnızları ve bu döngü sonsuza ulaşıyor, biz biraz daha yalnızlaşıyoruz. Dünya küçülüyor, biz yalnızlaşıyoruz. Kayıp ruhlar kaybolmakla meşgulken yalnızlığa mahkum olmaya devam ediyorlar. İşin sonunda galiba neden diye sormak iyice saçma bir hal alıyor. Geliyorlar bir yerden, bir yere ait bile değiller belki. Savruluyorlar, kayboluyorlar. Niye, nasıl, hangi amaçla bilinmiyor?

Kafamdan geçenleri öylesine buraya yazmak çok hoşuma gidiyor, terapötik benim için neredeyse. İyileştirmeye yardım ediyor, iyileşmek??? Müzikle ve kelimelerle iyileşmek, bana iyi gelen kesinlikle bu. 2 güne bir iyileşmeye ihtiyaç duymasam ne güzel olacaktı. Şarkılar çok şey düşündürtüyor, mutlu ediyor bazen, bazen de boşlaştırıyor, düşünemez hale getiriyor insanı. Tesadüfleri de seviyorlar. Bir anda en olmadık yerlerde fon müziği oluveriyorlar. Beni iyileştiriyorlar.

15 Kasım 2008

Mutlu Yazı

Bugün kendimi The Doors melodilerinin içinde buldum, uyandığımdan beri aklımda hep Jim Morrison'ın sesi, sözleri var. Ne güzel söylemişsin be Jim Morrison, helal sana. Gece boyunca gördüğüm rüyaların çok etkisi var bu durumda, biliyorum çünkü uyandığım anda "i'm gonna love you till the stars fall from the sky" diye mırıldanıyordum bile. Uykuda mutlu olmak ne büyük bir lütuftur.

Ne çok rüya görüyorum ben, hatırlıyorum üstelik ayrıntılarına kadar, sonra da son günlerimin en mühim insanı Freud olduğu için kendi kendime rüyalarımda anlamlar arıyorum, onun yolundan gidiyorum. Aslında yalan söylüyorum son günlerimin en mühim insanı Freud değil, ikinci en mühim insanı olabilir belki. Mutluyum ben, sırıtıp duruyorum, konuşup duruyorum, hayaller kuruyorum durmaksızın. İçimde hep bir müzik, bateriler çalıyor fonda, Jim Morrison şarkı söylüyor kulaklarıma. Neşe hissedilen bir şeymiş, tüm bunların üstüne bir de Moondance dinliyorum, kalkıp dans edeceğim nerdeyse. Kendimi yine bir filmin içindeymiş gibi hissediyorum, mutlu bir film hani şu mutlu bitenlerden "the end" yazısı göründüğünde sırıttığımız filmler. Ne güzle filmlerdir onlar, mutlu bir şarkı çalar isimler akıp giderken. Fotoğraf çekme isteği var içimde. Mutluyum.

8 Kasım 2008

Yeşil Çay Bağlantısı

Mesela ben yeşil çay içmeye ilk başladığımda tadını sevmiyordum, sadece yararlı diye tüketiyordum. Sonra gel zaman git zaman tadına alıştım hatta sevmeye başladım. Artık yararlı olması ya da herhangi bir konuda işlevselliğinin olması umrumda değildi sadece sevdiğim için içer olmuştum. Demem o ki hayatta bazen böyle şeyler olabiliyor, insanlara uyarlamak isterim bu örenği, şöyleki; Bir insanla ilk başlarda sadece katlanmak zorunda olduğumuz için muhabbet ederken, birgün bir bakıyoruz aslında biz bu insanı sever olmuşuz. Katlanma zorunluluğumuz kalktığı halde onu sevmeye devam edebiliyoruz. Sürecin önemine vurgu yapıyorum, sanırım zamanın sihirli bir etkisi var bu konuda, hem yeşil çayı sevmek için bile zaman gerekiyorsa bir insanı doğru anlayıp sevebilmek için çok daha fazla zaman gerekebilir. Önemli olan en başta önyargılı davranmayıp o yeşil çaydan ilk yudumu alabilmek, kendimizi kapattığımız ve hayatla inatlaştığımız her dakika kaybediyoruz çünkü. İlk yudumu alıp sevmemek ve bir daha içmemek de bir tercih ama başka zamanlarda önümüze gelen fincanlardan birer yudum almayı deniyebiliriz her zaman, sonuçta kaybedecek bir şeyimiz olduğuna inanmıyorum. Ya da ilk yudumda çok sevip, süreç boyunca sevmeye devam edebiliriz bu da başka bir tercih.
Bu maç için 3 olasılık var demek gibi oldu ama, ben bugün yeşil çay içerken bunları düşünüyordum. Kafamda kalmasın, çok anlamsız olsa da boşluğa doğru yola çıksın. Zaten bu sıralar büyük ifade güçlükleri yaşıyorum, kelime bulutları arasında kaybolup cümle kuramıyorum, sorulan sorulara uzun boşluklarla cevap verebiliyorum. Kafamın içini temizlemem lazım sanırım bunun için blogtan daha iyi bir yer bulamam.

Yazının ilk cümlesine de mesela ile başlanmaz ama ne yapayım...

6 Kasım 2008

Şu anda yorgunum ve söyleniyorum blog

Biraz önce hapşışırken kendimi sakatladım, varın şiddetini siz düşünün. Sol bacağım ağrıyor şu anda, bu soğuk algınlığı sinüzit karşımına lanet ediyorum. Hayır o değil de çok yaşa diyen de olmadı.

Yaklaşık bir saat önce içtiğim kahvenin etkileri hala üzerimde. Nasıl sert bir kahve yapmışlarsa artık, içim kıpır kıpır. Garip bir mani hali var üzerimde,bir yandan da midem bulanıyor, o kadar kahve içmeme rağmen hala başım ağrıyabiliyor, çok acayip mutlu bir insanım ben, kafamı duvara vurmak istememi saymazsak.

Annem evde olmadığı için yemek yiyemiyorum, çünkü yemeği ısıtmaya üşeniyorum. Annemin her zaman ve her koşulda söylenmeden bana yemek ısıtmasına sonra onu tabağa koyup beni çağırmasına bayılıyorum. Sorsalar bana bu hayatta en sevdiğin şey nedir diye, cevap olarak bunu verebilirim, şu an için en azından açlığın verdiği gazla.

Tam şu anda Bireysel Ayrılıklar dersime çalışıyor olmam lazımdı. Notların içinde kaybolup, ne demek istemiş bu adamlar acaba diye düşünüyor olmam gerekirdi ancak hem açlık, hem baş ağrısı hem hapşırık neticesyle oluşan bacak ağrısını üstüste koyunca bu bünye ders notu görürse kafasını duvara vurma isteği artabilir.

Kollarımın da nasıl ağrıdığından söz etmedim değil mi? Öğlen taşıdığım kağıt yığınları yüzünden bu hale geldim, yetmezmiş gibi 9. sınıf insanların bitmek tükenmek bilmeyen sorularıyla bir ders boyunca uğraşmak zorunda kaldım, allahtan hepsi çok şirinlerdi de sinirlerim bozulmadı, ama çok yoruldum be blog.

Şu anda eve geldiğimde masanın üzerinde duran ayıklanmış narımı yiyiyorum, annemi seviyorum ya, narı ayıklayıp masanın üzerine koymuş.

Çok yorgunum, öldüm bittim, pis kokuyorum şu anda. Benicalin çözemeyeceği dertlerin pençesine düştüm galiba.

Neyse napıyım, gidip yemek ısıtayım bari, çok üşeniyorum öffff.

5 Kasım 2008

İsyanım Var!

Daffy Duckla Bugs Bunny'nin birlikte olduğu bölümleri çok severim ben. 2 karakter ancak bu kadar uyumlu olabilir, ikisi de fesat, ikisi de kurnaz ama birazcık zeka farkı var aralarında o yüzden Bugs Bunny hep alt eder Daffy'yi.Daffy Duck da her zaman gıcık olarak gösterilmeye çalışılır ama Bugs Bunny'nin gıcıklıkta Daffy'den arta kalır yanı yoktur, tek üstünlüğü pratik zekasıdır bence buna rağmen her zaman Bugs kazanır, Daffy zavallımın gagası kopar, ezilir büzülür. Neden yani, isyanım var bu noktada. Daffy Duck da kazansın, son gülen olsun bir sefer de. Ukala ve bencil olabilir ama Bugs Bunny de öyle. Hem şimdi burda Bugs Bunny daha zeki dediysem Daffy de aptal değildir yani, onun yaptığı gibi komplike hain planları kim yapabilir, söyleyin bana. Ama Daffy için sonuç hep ya ördek çorbası ya da fırında ördek.
Looney Tunes'a isyanımdır; biraz da coyote, daffy duck, slyvester kazansın. O tweety denen manyak hayvanı mideye indirsin slyvester geri çıkarmamak üzere, road runner denen gıcık yaratığı uçurumdan aşağı atsın coyote, üzerine de kocaman kaya fırlatsın, bir kere Daffy Duck Bugs Bunnyden tavşan çorbası yapsın.
O kadar sinirlenmişim ki sadece Daffyden bahsedecekken tüm Looney Tunes kahramanlarına sardım. Yıllardır içimde kanayan bir yaradır, buradan içimi döktüm rahatladım, yapmayın artık yazıktır günahtır. Tazcığım da böyle garibandır onun için uzun uzun yazacağım zaten, ne bahtsız bedevidir Taz'cığım benim. Ben ezilen çizgi film karakterlerinin yanındayım, kazananları sevmiyorum.


Tam şu anda uzun süredir Spoonge bobtan başka çizgi film izlemediğimi fark ettim, içim acıdı. Sadece benim suçum değil herhangi bir kanalda tazı veya başka looney tunes çizgi filmlerini, jetgiller veya taş devrini gösteriyorlar mı bilmiyorum, hiç rastlamadım . Ben onları seviyorum, belki birazcık da Tom ve Jerry'i. Ama yeni çizgifilm kanallarında bunların hiçbiri gösterilmiyor. Hep garip senaryoları olan, uzun ve ciddi çizgi filmler var. Işınlar saçan yaratıklar ya da ne idiğü belirsiz hayvanlar barındırıyorlar.

Bugünlük isyan seansımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz, ilerleyen günlerde bu blogun yazarı içine dert olan çok önemli konularla yeniden karşınızda olacaktır. Bugün için That's all folks!

1 Kasım 2008

Eşya

Bugün mutluydum ben. Çok sevdiğim bir şeye kavuşmanın verdiği bir anlık mutluluk patlamasının parçacıkları tüm günüme yayıldı. Eşyaya bu kadar değer vermemin başıma işler açacağını biliyorum ama öyle şeyler var ki sevmeden edemiyorum, ayrılamıyorum, kopamıyorum. Bazı eşyaların varlığını hissetmek bile iyi hissettiriyor, onlar olmasa eksik kalınıyor. Tüm bunların nedeninin benim aşırı duygusal bir şekilde her şeye ama her şeye anlamlar yüklememden kaynakladığını biliyorum, bazen çok saçma boyutlara ulaştığının da farkındayım. Yine de onların küçücük mutluluklarına o kadar ihtiyacım oluyor ki zaman zaman kendime acıyorum önce, sonra diyorum ki olsun be sen seni mutlu eden şekilde davran. Kısa sürse de bu mutluluk, değer. Bu kitabı mı seviyorsun, bu dişleri kopmuş tarağı mı seviyorsun, yıllardır taktığın kol saatini mi seviyorsun, onlarsız yaşayamacağını mı hissediyorsun, öyle olsun. Öyle olmasa bile öyle olsun. Bazen seni gördüklerini ve sevdiklerini mi düşünüyorsun, öyle olsun. Konuşacak kimse olmadığında içini bir fotoğraf albümüne mi döküyorsun, sorun değil öyle olsun. Bir tişörtü yıkanmaktan mahvolana bir pantalonu yırtık pırtık olana kadar sırf aidiyet duyguna hizmet ettikleri için mi giyiyosun, öyle olsun. Sonuçta kim karışır ki kendimden başka...

31 Ekim 2008

Mustafa ve Üç Maymun

Son günlerde çok konuşulan 2 filmle ilgili ben de birkaç söz söyleyeyim istedim. Filmlere dair ayrıntılar barındırabilir yazdıklarım ama çok rahatsızlık vereceğini düşünmüyorum, yine de her zamanki genel uyarımı yapayım, izlemeyenler için spoiler vermiş olmayayım. 2 Film hakkında olumlu şeyler yazdığımı da şimdiden belirteyim.

“Mustafa Kemaller de insandır” Hatırlanmak isterler bazen, gece ışıksız bir odada uykuya dalmak onlar için de zordur belki ve onlar da her insan gibi kaçıp gitmek özlemi duyarlar içten içe, biraz huzura muhtaçtırlar ve yalnızlığın ortasında küçük bir kulübede yaşamak isteyebilirler.
Benim için Mustafa filminin özetidir bu. Atatürk’ü putlaştırmış, sanki çok başka bir dünyadan gelmiş bir süper kahraman gibi görmüş, insani zayıflıkları, kırgınlıkları, korkuları olmayan kocaman bir dev zannetmiş insanların hayal kırklığına uğramasını anlayabiliyorum. Ama şu bir gerçek ki Atatürk’ü bir nevi peygamber-üstün güçleri olan bir insan gibi anlatmanın kimseye faydası yok ve eminim kendisi de bunu istemezdi. Çünkü o,dogmalara, kalıpyargılara, temellendirilmemiş inançlara, gökten inmiş mucizelere karşıydı Eğer biz Mustafa Kemal’in bu ülke için yaptıklarını anlamak istiyorsak onun insani iç çekişmelerini, çabasını, yorgunluğunu ve yalnızlığını görmek bize bakış açısı kazandırır.Belki biraz olsun empatik bakabilmemizi sağlar. Bunu yapmaya çalıştığı için de Can Dündar’a teşekkür etmek lazım. Böyle ağzı olanın konuştuğu ve konuşurken sadece saldırmayı, yermeyi amaç edinen insanların çokça yaşadığı bir ülkede attığı bu cesur adımın takdir edilmesi gerekir. Atatürk’ün yalnızlığını, unutulma korkusunu, arkadaşlarıyla,kadınlarla ve annesiyle olan ilişkisini, devrim ve dinle ilgili fikirlerini aynı film içinde görmek beni mutlu etti. Birçok kişinin aksine ben canlandırmaları ve efektleri de sevdim. Filmin genel havasından mıdır bilmem beni rahatsız eden hiçbir görüntü yoktu zaten bir belgesel izleyeceğimi bilerek girdiğim için o salona, gördüklerim beni şaşırtmadı. Birkaç yerdeki kopukluk dışında çok ayarında işleyen güzel bir kurgusu vardı. Daha önce hiç görmediğim fotoğraflar, görüntüler ve güzel müziklerle birlikte de çok tatlı bir hava yakalamıştı Can Dündar. Salondan çok memnum ayrıldım anlayacağınız, Sarı Zeybekle çok ağlatmıştı beni, bugün bir kez daha ağlattı.

Ha bir de ben anlamadım insanlar neden bu filmin sponsorlarına bu kadar taktılar? Nesi garip yani bunun, adam film çekiyor tabi ki sponsoru olacak, bir de Atatürk'ün küçüklüğünü rum bir çocuk oynadı diye koparılan yaygaraya çok gülüyorum ben, bu zihniyete sahip insanların hala varolması ne kadar acı, hala bunların tartışılıyor olması ve filmin bunlar üzerinden eleştiriliyor olması ne kadar trajikomik.

Gelelim 3 Maymun'a.Nuri Bilge Ceylan sinemasına aşina olduktan sonra heyecanla beklememek elde değildi bu filmi. Beklediğime de değdi, çok iyi bir iş çıkarmış Nuri Bilge Ceylan. Kendisi kalbimde çok büyük yerin sahibi şimdiden. Fotoğrafçı olması dolasıyla insanları ve mekanları görüş ve anlatış şekli beni gerçekten çok etkiliyor. Ayrıca insan ilişkileri üzerine yaptığı çıkarsamalar ve bunları diyaloglar ve görüntülerle çok duru ama çok keskin bir şekilde yansıtması,bunu yaparken de her türlü abartmadan kaçınması kalbimdeki yerini giderek büyütüyor. Bunun yanında her filminde bizleri ayrıntı manyağı yapmasıyla, filmleri daha dikkatli izlememiz, sembolleri görmemiz ve yorumlamamız için bizleri zorlamasıyla sinema seyircisini en çok çalıştıran yönetmenlerden birdir benim nazarımda. (beni zorluyor en azından) Üç Maymun benim için doyurucu bir sinema deneyimiydi. Doğru kelimeyi ararken bulduğum "doyurucu" sözcüğü, film hakkındaki görüşlerimi özetliyor bir bakıma. Yine bir görüntü ziyafeti sunuyor bize, doymamak elde değil; filmin rengi, dokusu, karakterleri ve bu karakterler arasındaki ilişki yine inanılmaz ayrıntılı düşünülmüş ve işlenmişti. Aynı aile içinde yaşayan insanların bile birbirlerinden ne kadar kopuk olduklarını, insanlar ne kadar uğraşırsa uğraşsın anlatabileceği şeylerin bir sınırla çevrelendiğini ve bu durumun doğal olarak bizleri iletişimsizliğe itişini, yalnızlığın ve umutsuzluğun peşimizi asla bırakmayacağını, hayatın çok ironik bir varoluşsal döngüden ibaret olduğunu, ne yaparsak yapalım bu düzenden kendi çabamızla kurtulmayacağımızı bazen esprili bazen de çok hüzünlü ve karamsar bir şekilde anlatıyordu. Ya da belki ben bunları anladım, Nbc çok başka bir şey de anlatmak istiyor olabilir ama ne de olsa karşıdakinin anlayacağı kadardır anlatabilcekleri. Ben filmleri kendi penceremden değerlendirmek istediğim için çoğu zaman yönetmenlerin ne düşündüğünü bilmemek daha çok hoşuma gider. Ama Nbc filmlerinde değişmeyen ve benim her zaman hissettiğim duygular hüzün, karamsarlık ve yalnızlık. 3 Maymun için de değişmedi bu hissiyat. Hayatımda kendime en yakın hissettiğim temalar hüzün ve yalnızlık olduğu için bu kadar çok sevdim belki de, bilmiyorum dediğim gibi ben filmleri çok ama çok öznel değerlendiriyorum. Filmde tek beğenmediğim nokta bazı yerlerde dublajın çok kötü kullanılmış olması. Bilerek mi yaptı bunu bilmiyorum ama Hatice Aslan'ın sesinde bir gariplik vardı, bazı yerlerde gerçekten rahatsız edici boyutlara ulaşıyordu.
Hala Uzak benim gözümde birinci sıradadır ama 3 maymunu İklimler'in önüne koyabilirim. Yakın bir zamanda Mayıs Sıkıntısı'nı izledikten sonra sıralamamı yeniden gözden geçirip buradan duyururum, kimin umrunda olacak bilmiyorum ama yaparım ben böyle şeyler :)
Bu afiş filmin en sevdiğim afişi, nedense gözlerimi alamıyorum.

30 Ekim 2008

Icq Yenilince Ben De Yenilmiş Sayıldım!

Eski internet alışkanlıklarıma bir göz attım da bugün (düşündüm manasında, böyle bir rüzgar esti gözümün önünden, o günler şöyle bir geldi geçti), ne kadar da azlarmış.(anneme sorsan bilgisayarın başından hiç kalkmıyordum). 2000 yılında ilk defa bilgisayarım olmuştu ve o zamanlar internet için yanıp tutuşuyordum, buna rağmen aslında hiçbir şey yapmıyormuşum. O günlerden aklımda kalan birkaç forum, unutulmuş birkaç net arkadaşı, saçma sapan chat odaları, oyun siteleri ve hepsinden ayrı bir yeri olan icq. Ben en çok icqyu severdim, çok güzel muhabbetler olurdu icq da ve hep çok eğlenceli gelirdi bağlanma sesi. İnternet bağlanama sesinden sonra bilgisayardan çıkan en güzel sesti benim için. İyi insanlar tanımıştım icq üzerinden.(hoş sorsan şimdi hatırlamıyorum doğru dürüst ama o dönem için iyi gelmişlerdi)

Birkaç tane sitemynet çalışmam olmuştu, çok komik girişimlerdi ama kendimi övmek için söylemiyorum(valla) zamanında sitemynette yaptığımız site uzun süre ilk 5in birinci sırasında kaldı, sonra hacklediler o siteyi, çok anlamsız bir davranıştı. Kimseye zararı olmayan son derece kişisel bir şeydi sonuçta ne diye hackliyorsun yani arkadaşım değil mi ama?. Çok sinirlendiğimi hatırlarım, küçüktüm böyle olaylar beni çabuk yaralıyordu:)
O zaman bile az olan internet alışkanlıklarım bugün hiç denecek seviyeye indi. Tüm internet olayım google reader üzerinden işleyebiliyor, o derece yani. Tabi ki google reader gibi bir güzellik için Googlea ne kadar teşekkür etsem az. Benim gibi üşengeç bünyelere tam lazım olan şey. Fazla enerji harcamadan istediğim her şeyi bir anda önüme getiriyor. Zaten artık blog okumak, maillerime bakmak, arada sırada köşe yazarlarını okumak dışında internette hiçbir şey yapmıyorum. Facebook denen oyuncakla oynuyorum bazen, ondan da sıkılıyorum. Last fm desen, eski havası kalmadı, sıkıldım. Bloglar işte benim eğlencem, çok seviyorum blogları takip etmeyi. Ben seviyorum ya paso yasak yiyorlar, önce wordpress sonra blogspot. Neyse ki google readerı henüz yasaklamadılar, googleı yasaklayacakalrı güne kadar rahatım vesselam.(o da yasaklansın da laptopu pencerenden aşağı fırlatayım gitsin) Youtubela aramız çok iyiydi bir de, konser videoları izlerdim saatlerce, onu da aldılar elimden. Hoş illegal yollarla giriyoruz ama hevesim kalmadı işte, soğuttular beni her şeyden. Bu yazıyı neden yazdım bilmem, bilgisayarın karşısından oturup yapacak bir şey bulamadığım zamanlarda saçma sapan şeyler yazdığımı fark ettim. Yeni bir farkındalık konusu olsun bu da, aklımda bulunsun.(lazım olur) Can sıkıntısı pis bir şey, umutsuzlukla yarışır ilk sıra için. Hangisi daha beter bilmiyorum ama şu sıralar can sıkıntısı bir adım önde gidiyor benim küçük dünyamda.

Icq bitince internet benim gözümdeki değerini iyice kaybetti, msni sevmiyorum ben, icqdaki gibi tatlı sohbetler olmuyor, yavan bir iletişme aracından başka bir şey değil o yüzden msn. Sadece msn değil tüm internet alemi gün geçtikçe daha sııkıcı bir yer haline geliyor, ya da ben daha sıkıcı bir insan halini alıyorum, bilmiyorum. (bilmiyorumla biten cümleleri seviyorum, parantezle biten cümlelerin hastasyım)

28 Ekim 2008

!

Blogger'ın kapanmasıyla ilgili laflar hazırlamıştım, hem de afili laflar hazırlamıştım ama bunları yazmamın hiçbir getirsi olmadığına karar verdim. Çok büyük saçmalıkların içinde yaşıyoruz, söyleyeceğim hiçbir şey bu durumu değiştirmeyecek, farkındayım. Ne yazık ki bu yasakların ardı arkası kesilmeyecek, her türlü özgürlüğümüzü elimizden alana kadar durmayacaklar, bizi de öyle yavaştan yavaştan alıştıracaklar ki artık isyan etmeye bile gücümüz kalmayacak, söyleyecek tek bir söz bile bulamayacağız, çünkü ifade özgürlüğünün ne olduğunu unutacağıız. Sanırım bir sonraki adım nefes alma özgürlüğümüzün mahkeme kararı ile sansürlenmesi olacak . Bu durum beni çok üzüyor ve sadece üzüyor, sinirlenmek bile gelmiyor içimden.

19 Ekim 2008

.

-Ruhuma en uygun rengin gri olduğunu biliyorum.
-Ruh ne peki, nasıl bir şey?
-İçindeki sen işte, derinin altındaki sen, ya da onun gibi bir şey
-Anlat bana nasılmış bu ruh, neye benzermiş
-Bilmiyorum işte, ruh deme adına da başka bir şey de, nasıl istersen, nasıl hissediyorsan.
-Bir şey hissetmiyorum ki ben nasıl anlayayım ruh neymiş, hangi renk uygunmuş,var mıymış yok muymuş.
-Her şeyin kesin ve net bir açıklaması olmak zorunda mı yani,neye benzediğini bilsen rahatlayacak mıydın?
-Peki sen hiç görmediğin, varolup olmadığından emin olmadığın bir şey hakkında nasıl bu kadar rahat konuşabiliyorsun?
-Ben böyleyim, bilmiyor musun, istediğimi söylerim, hem sana ne zararı var yani. Sen konuşmuyorsun diye ben de mi susmalıyım?
-Susmanın iyi bir şey olduğunu hep söylerim, saçma sapan şeyler söyleceğine arada bir susmanı yeğlerim.
-Dedim ya ben buyum, sen de osun, kabullenmeyi öğrenemediğimiz sürece bu konuşmanın hiçbir anlamı yok. Bir daha söylüyorum, iyi dinle; ruhum griyi seviyor, gördün mü bak işin içinde sevgi bile var bu sefer, ama sakın sorma bana sevgi nedir, neye benzer.
-Sorsam istediğim cevabı veremeyeceksin ki,bilmiyorum diyip duracaksın, hissedeceksin ama anlatamayacaksın, o yüzden sormuyorum artık sana bir şey, susuyorum.
-Sus bakalım, ben konuşacağım galiba...

16 Ekim 2008

Yazası Gelen İnsan: Ortada Kuyu Var Yandan Geç*

Her şey çok hızlandı birden. Günler nasıl geçiyor ben henüz anlayamadım. Eve geldiğimde bitmiş oluyorum, hem zihnen hem de bedenen ancak bu yıl okulumu ve bölümümü çok acayip sevdiğim için bu duruma ses çıkarmıyorum. Koşullara ayak uydurmaya çalışıyorum ki evrimsel olarak sahip olduğumuz bir özelliktir bu, hayatta kalmaya yarar. Ben hayatta kalmayı başarıyorum hem de büyük bir azimle bu defa. Yorucu olan her şeyle mücadele edecek gücüm varmış. Geçen yıl okuldan ne kadar uzak olduğumu ve özellikle ikinci dönem başlamasın diye yakınıp durduğumu hatırlıyorum, hatta buraya bile yazmışım. Şunu söylemek isterim ki beni heyecanlandıran tek ders dediğim sinema dersimden a1 aldım :) En çok da o nota sevindim hepsinin içinde çünkü o ders için de çok uğraştım, ekip çalışması olması gereken filmin her şeyini tek başıma yapmak zorunda kaldım takım arkadaşlarım ultra mükemmel insanlar oldukları için. O zaman bu duruma çok sinirlenmiştim ama şimdi dönüp baktığımda o koşturmacanın çok yararlı olduğunu görebiliyorum, üstelik hayatımda başardığım somut işlerden biriydi, ortaya bir şey çıkarma hissi gerçekten güzelmiş. Sadece sinema dersi değil, ölesiye korktuğum projenin yapılacağı ders için de çok büyük mücadeler verip kocaman emekler harcadıktan sonra ortaya inanılmaz güzel bir şey çıkınca "vay anasını be bunu biz mi yaptık şimdi" diye yaklaşık 1 hafta kadar gurur duymuştuk kendimizle.(sonra geçti:)) İnsan olayın içinde olunca hergün küfrederek yapıyor işleri, öleceğini zannediyor, sanki bir kelime daha duysa beyni patlayacakmış gibi geliyor ama günün sonunda bunların hiçbiri olmuyor ve ancak geriye dönüp bakılınca; o süreci yaşarken çok yorucu olan şeyler aslında ne kadar da güzel görünüyor. Ben de bunları bildiğim için bu sene geriye dönmeyi beklemeden, sürecin içindeyken fark etmeye çalışıyorum her şeyi. Başarması pek kolay değil ama sürekli bi kendime telkinler ve farkındalık anlarıyla sağlayabiliyorum bunu. Sanki ben değiştim şu son 4-5 ayda, daha farklı hissediyorum, bakış açım değişti birçok olaya karşı ve bunu fark etmek de beni sevindiriyor. Eskisi kadar korkmuyorum galiba büyümekten, daha önce burada yazdığım gibi ödüm patlamıyor sonlardan, bitişlerden. Her şey olması gerektiği gibi gidecek, bunu biliyorum, her saniye iyi hissetmiyorum ama en azından büyük yıkımlar yaşamıyorum. Canım çok yazmak istediği için bir anda döküldü bunlar içimden, Böyle işte yazdım durdum şimdi okumaya kalksam kendimin de anlamayacağı bir şeyler yazmış olduğuma eminim, ama okuyacağım. Gerekli düzeltmeleri yapmak için:)

Madem yazasım var, son zamanlarda okuduğum kitaplardan da bahsedeyim. 4 kitabı aynı anda okumaya çalışıyorum şu sıralar, daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım ama çok da zor değilmiş. "Yeraltından Notlar"a başladım, henüz çok başındayım. Gözlem görüşme derslerinden sonra haftada bir kez okuduğum Irvin Yalom kitabı "Bağışlanan Terapi" var yine başka bir Irvin Yalom kitabı(yeni kitabı) "Güneşe Bakmak, Ölümle Yüzleşmek" var, bir de acayip hızlı bir giriş yaptığım ama sonra yavaşladığım "Tutunamayanlar" var. Okuyorum işte yavaş yavaş, acelem yok. Okuduğum kitaplardan bahsetmişken izlediğim filmlerden de bahsedeyim biraz:

"İklimler"'i izledim acayip beğendim, sırada Mayıs Sıkıntısı var, vizyona girince de Üç Maymun'u izleyeceğim, heyecan yaptım. Ayrıca "Mustafa" için de acayip heyecan yaptım, fragmanını ne zaman görsem tüylerim diken diken oluyor, müzikleri çok muhteşem olmuşa benziyor. Goran Bregoviç'i seviyorum, her ne kadar kendisinin konserinden elimde olmayan nedenlerle yarıda çıkmış olsam da bi dahaki konserinde asla böyle bir şey olmayacak. Can Dündarla birlikte Ntv'de bir programa konuk olmuştu, ben o programı izlerken Can Dündar'ın ne kadar doğru bir karar vermiş olduğunu anladım, Balkan ezgileri ne kadar güzel, Atamıza da ne çok yakışacak. Neyse ben başka ne izledim son zamanlarda? Hımmm. Righteous Kill'i izledim. Üstadları beyazperdede yanyana görmek büyük bir olaydı ama onun dışında filmin aman aman bi yanı yoktu. Benim için tek esprisi bu sinema tanrılarını birlikte görebilmek ve tüm mimiklerine kadar incelemek oldu. Yaşlandıklarını biliyorum ama hiç ölmesinler istiyorum, sonsuza kadar yaşasınlar istiyorum,ben öleyim onlar yaşasınlar, o derece yani. Sonracığıma "Dead Man'" izledim, inanılmaz beğendim, benim sinema anlayışımın üzerine cuk diye oturan bir film gerçekten, görsellik konusunda inanılmaz şeyler var, ayrıca hikayesi ve mizahı muhteşem. Johnny Depp oyunculukta muhteşem, favori filmlerim arasına girdi kısacası. Bunun üzerine bir de Coffee and Cigarettes aldım, hepsini izlemedim, bölüm bölüm izliyorum hepsini bir seferde tüketmiyorum. Sinemaya gitme fırsatım olursa Tropic Thunder'ı izleyeceğim, çok komik olduğunu duydum ayrıca Robert Downey Jr. nasıl oynamış çok merak ediyorum :)

Şu an için House'un 4. bölümünün kazasız belasız yüklenmesini istiyorum, 3. denemem çünkü bıktım şu bozuk linklerden. Ayrıca How I Met Your Mother'ın 4. bölümü ne kadar süperdi öyle. Artık herkese Himym sevdirme gibi bir amaç edindim, izlemeyen herkese zorla izlettiriyorum,sonra zorla himym geyiği yaptırıyorum, çok mutlu oluyorum, herkes izlesin bu diziyi.
Haftaya Çeşme'de olacağım, ilk defa göreceğim Çeşme'yi. Yaz mevsiminde değilde bir sonbaharda görmek kısmet olacak bana, ama olsun sonbahar her zaman yazı döver, özellikle denizli memleketlerde, Ankara'da zaten döver onu söylemeye bile gerek yok, bir de en güzel mevsim kış. Benim gibi bir kış çocuğu için kışın gelmesi büyük bir şölen, kazakları ve sıcak çikolataları seviyorum, bereleri hiç sevmiyorum ama o yüzden sinüzit denen illetten hiç kurtulamıyorum.

Gerçekten bu kadar, bitti yani. Daha başka da bir şey yazamayacağım, yoruldum, boynum tutuldu.
*Oradan, Buradan, Şuradan
Düzeltme: Irvin Yalom'un adını yanlış yazmışım, utanıyorum kendimden.Nasıl böyle bir hata yaptım hiç bilmiyorum:(

9 Ekim 2008

Midye Günü

Ben bugün hayatımda ilk defa midye dolma ve midye tava yedim. Aslında yedim demek yanlış olabilir, yoğun istekler üzerine tadına bakmak zorunda kaldım ve bir kez daha insanların bu midye denen şeyi niye böylesine çok sevdiklerini anlayamadım. "Ben yemem o garip şeyi,neyini seviyorsunuz ki siz" dediğimde "sen tadını bilmiyorsun o yüzden anlamazsın bizim neden sevdiğimizi" diyen arkadaşlarıma kapak mahiyetinde bir deneyim oldu benim için. Yaprak sarmasının içindeki güzel malzemeleri çıkarıp (kuş üzümü,gerekli baharatlar, adını bilmediğim fıstık gibi şey vb...) bolca karabiber koymuşsun gibi bir pirinç lapası ve üzerinde de sanki sucuk pişirmişsin de tavanın üzerinde donuk yağlar kalmış gibi duran, midyenin hayvanı olduğunu öğrendiğim garip şey bir araya gelmiş, anlamsız yavan bir yiyecek ortaya çıkmış. Bir esprisi yoktur hala gözümde, yok içkinin üzerine güzel gidiyormuş, yok sokakta gecenin bir yarısı yemek zevkli oluyormuş gibi bahanelere kanmam artık. İlla ki içkinin üzerine bir şey yiyeceksem ve bu yediğim şey iğrençgiller familyasından olacaksa kokoreç yemeyi tercih ederim, en azından baharatlı et tadı geliyor insanın ağzına ya da işkembe çorbası içerim sıcak sıcak bir anlamı olur. Midye tava da aynı yavanlıkta garip kokulu bir şey, benim için olmasa da olur diyorum ve insanların neden bu kadar sevdiklerini anlamamaya devam ediyorum.

6 Ekim 2008

Kırılgan olmak.

Çok uzun zaman önce böyle bir şey yazmışım, taslaklarda gözüme çarptı, nasıl bir duyguyla yazdığımı hatırlamıyorum, bir şeylere üzülmüş ya da kızmışımdır her zaman olduğu gibi. Çok sevdiğim adamın da yazdıklarıma benzer bir sözünü okumuştum geçenlerde, şimdi bu yazıyı okuyunca hemen aklıma geldi. Bu konuda ortak bir düşüncemiz olduğunu görünce sevindim; kendi yazımdan önce onun sözlerini koyayım buraya. Ne de olsa o her zaman benden daha güzel ifade ediyor:

"Sensitivity isn't being wimpy. It's about being so painfully aware that a flea landing on a dog is like a sonic boom. "

Kırılgan olmak? Ne demek bu?
Bazı olaylar karşısında derinden sarsılan insanlar kırılgandır, bahsettiğim olaylar öyle inanılmaz büyük şeyler değil, herhangi bir şey, bir kedi sekerek yürüyor diye ya da tanımadığı bir insan ağlıyor diye üzülen insanlar kırılgandır. Bunu açıklamak hala zor, nasıl hissettirdiğini sormak lazım insanlara, onların hislerini duymak gerek, ben de açıklayamaıyorum bu duyguyu olması gerektiği gibi, oysa insan yazarken yapabilmeli bunu, duygularını tanımlayabilmeli ve sunabilmeli, ama ben duyguları anlatmaya çalışırken benzetme bulmak konusunda hep yetersiz oldum. Bu hisse yakıştırdığm kelime ise kırılganlık oldu, durup dururken aklımda birden canlanan kelime buydu. Uzun uzun tanımlayamasam da bazı kelimeler çok güçlü, anlamını, işitildiği anda karşı tarafa hissettiriyor.
Bir insana kırılmak-küsmek değil burada kast edilen, üzülmek belki, olayların üzücü yanlarını görebilmek, her şeydeki yalnızlığı ve yitmişliği görebilmek. Hayatın birçok anlamda bir pazar öğleden sonrası sıkıntısı gibi olması ve bazı insanların ne yazık ki bunun farkında olması ve sırf bu yüzden acı çekmek, dünya için yapılabilecek bir şey kalmadığını görüp, ümitsizce çabalamaya devam etmek; kırılganlık. Ve bu bir lanet, üzgünüm bunu söylediğim için ama bu gerçek bir lanet. Bence bir insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri. Bu dünyada yaşamayı imkansız kılıyor, hayatı sekteye uğartıyor, sürekli nemli gözlerle dolaşmaya ya da somurtmaya neden oluyor.

4 Ekim 2008

Sabah sabah "You give love a bad name(naeymm)" dinledim, keyfim yerine geldi. Tarhana çorbası içeceğim birazdan da. Bir cumartesi günü ancak bu kadar güzel olabilir, bir hoşluk var etrafta.

2 Ekim 2008

Farkındalık

Hızına yetişemediğim çok fazla şey var. Akıp giderlerken gözümün önünden ben mal gibi bakıyorum, anlamsız bir yavaşlığım ve kavrama geçliğim var. "Donup kalmak" deyimi benim için yaratılmış olmalı. Gidenler, terk edilenler, bakıp kalmak,susmak...hepsi benim suçum, her şey benim yüzünden. Bir kişi yaptığı ve başına gelen çoğu şeyden sorumludur zaten, sorumlu olmadığını düşünmesi saçmalığın ta kendisidir aslında, kendini kandırmanın en birinci basamağıdır. Ancak bir kere fark etti mi insan kendini kandırdığını, artık kendini kandıramaz. Çünkü kendi kendisine çok yapmacık gelir, sürekli olarak yapmacık ve sızlanan bir insanla yaşamaksa çok gıcıktır. Öyle gıcıktır ki içinden çıkarıp atmak ister o gıcıklığı, sonra bir süre kendisiyle kavga eder ve nihayetinde kendini kandırmaktan kendi isteğiyle hatta büyük bir arzuyla vazgeçer. Bence her kim derse ki "ben böyle bir şey yaşamam ben çok mantıklıyım ve her şeyin farkındayım," yalan söylemiştir. Her insan az da olsa yaşar bu süreci, çok sarsıcı olmaz belki ama yaşar. Hem o farkındalık anı olmasa insan yeniden yaşamaya nasıl başlayabilir ki, o farkındalık anı her şeyin yeniden başadığı andır, her şeyin yeniden başladığı an olmasa anlam arayışı diye bir şey olabilir mi? Peki anlam aramadan durabilir mi insanoğlu? Anlam derken dünyanın sırrını,büyük gizemleri kastedtmiyorum, herhangi bir olaydaki,durumdaki,süreçteki anlamdan bahsediyorum. Bunu merak etmeden yaşar mı insan, farkına varmadan ya da arama isteği olmadan? Sanmıyorum, yaşayan varsa da saygı duyuyorum, yapabileceğim pek fazla bir şey yok zaten. Sonuç olarak ben kendi farkındalık anlarımı yaşıyorum mütemadiyen; düşündüğüm kadar ağır da gelmiyor, hepsi benim suçum, benim suçumsa benim suçum bu kadar basit. Farklı olabilirdi belki ama olmadığı da iyi olmuş. Ben donup kalmaya devam da etsem, hızına da yetişemesem olan bitenin; benim suçum, içimdeki sızlanan insandan kurtulmaya başladığım için biraz huzurluyum, farkındalığın başladığı yerde huzur kırıntıları da su yüzüne çıkıyor galiba. Belki bunun adı büyümektir benim için, küçük bir adımla başlıyor hepsi aslında.

Fonda çalan: Roy Orbison- Dream

28 Eylül 2008

Casusluk Kariyeri İçin İlk Adım

Birbirini hiç tanımayan iki insanın ilk defa buluşmaları hep ilginç gelmiştir bana. Oldukça fazla cesaret isteyen çok riskli ve stresli bir iş. Karşıdaki kişi umduğun gibi- anlattıkları gibi çıkmayabilir, ya da tam olarak hayal ettiğin gibidir ama bu sefer de sen onun hayal ettiği gibi değilsindir. Aslında bu çoğu zaman olan bir şey ama şu ingilizcede "blind date" olarak adlandırılan durumlar için daha da hayal yıkıcı olsa gerek. Ben bugün bu buluşmalardan birine şahit oldum. Bir arkadaşım daha önceden hiç görmediği hatta adını bile yeni öğrendiği bir çocukla buluştu, ben de hayatımda ilk defa gerçek anlamda casusluk yaptım. Uzaktan baktım çocuğa, sonra da görüşlerimi mesaj olarak arkadaşıma ilettim. İşin garibi ben tam mesaj yazmak için bir köşede durmuş beklerken, ikisi birlikte yanımdan geçtiler. Ben tabi ki ikisini de tanımadığım için(!) dönüp bakmadım, içimden sırıtmayı denedim ama çok garip hissettim, aynı zamanda çaktırmama konusunda çok başarılı olduğumu kendime ispatlamış oldum.Soğukkanlıymışım. "Sen çaktırmazsan bir şey olmaz" diyen canımcım da gördü ki çaktırmadım :) İlginçti kısacası, gözetleme kariyerimin en somut adımlarından biriydi, gün geçtikçe ilerliyorum bu yolda, Gurme, yapımcı, bar sahibi filan olmazsam stalker olacağım ya da özel dedektif, zevkli işler bunlar, birilerinin yapması lazım.

26 Eylül 2008

Yağmurlu Akşam

Yağmurlu akşamlarda hep sevilmek isterim.Hiç gelmeycek insanları özlerim. Bu akşam da otobüsün buğulu camından dışarı bakarken tam anlamıyla kendi hayatıma bakıyormuşum gibi hissettim. Hep buğuların arkasından görünen, netliğin ve beklenenlerin hiç uğramadığı bir hayat... Daha küçük ve anlamsızca romantik olduğum zamanlarda olabilecek güzel şeylerle ilgili hikayeler yazardım aklımdan. O hiç gelmeyecek insanlar hikayelerimde hep en olmadık yerlerde karşıma çıkardı, hissedebilirdim sevildiğimi ve fonda mutlu bir şarkı çalardı. Şimdi ise bir blues şarkısının içinde tek başıma yaşıyor gibiyim, hayatın daha gerçek bir yanını gördüm sanki ve hikayelerim yalnız kaldı, belki de hiç yazılmadı. Yağmurlu akşamlarda yalnız olmamalı insan, en azından içinde yalnızlık olmayan hikayeler yazabilmeli. Siyah bulutların üzerinde oturabilen insanlar hayal etmeli, çocukken benim yaptığım gibi. Yağmurlu akşamlarda ıslanan hayat üzerine düşünceler; ölüm, kötülük, çaresizlik ve mutsuzluk üzerine olmamalı, arındığını hissetmeli insan yağmurlarda, yeni bir günün geleceğini, rüzgarın taşıdığı yağmur damlalarının birileri için umut barındırdığını düşünmeli... Ama ben yağmurlu akşamlarda hep karışık olurum, üzüntü hissederim biraz nedensiz yere, hüzünden keyif alırım ve gelmeyecek insanları özlerim. Silik birkaç çocukluk anısı düşer aklıma; Ankara'nın gri taşlı bir sokağında ben annemin elinden tutmuş yürürken görürüm kendimi, sevilmek isterim biraz da. Olmasaydı ya yağmurlu akşamlar halim nice olurdu, kim bilir??

24 Eylül 2008

--------------- ******* ---------------

Her biri birer kaya ağırlığında olan güzide ders kitaplarımla resmen aşk yaşıyorum.Bu kadar ağır ve kilosuyla doğru orantılı fiyatlara sahip ders kitaplarını böyle sevip, sahipleneceğimi hiç düşünmezdim ama hayat bu işte süprizlerle dolu hatta daha klişe olmak gerekirse (neden gereksin) her şey mümkün. Bu yıl tam bir inek olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyorum,halimden de memnunum. Bilim aşkıyla yanıp tutuşan bir insan kıvamına geldim sonunda, daha ilk günden kişilik ve anormal psikolojisi kitaplarımın ilgili bölümlerini okudum, durduramıyorum kendimi birazdan ilgisiz bölümlerini de okuyacağım. Hatta utanmadan geçen yılın kitaplarında araştırma konumuzla ilgili tarama bile yapacağım. Gözlüğüm başımı ağırtmasın da rahat rahat okuyabileyim istiyorum,öyle yavan isteklerim var şu an için.

Bugün alışverişe gittim, üstüme başıma bir şeyler alayım diye, ama hiçbir şey bulamadım. Ya tüm giyim markaları zevksizleşti ya da ben. Hiç mi bir şey beğenemez insan, mağazalarda kızlar ellerinde bir sürü şey heyecanlı heyecanlı alışveriş yapıyorlar, deniyorlar, alıyorlar, bense sadece bakıyorum ve tiksiniyorum. Sanırım paramı bu çaputlara vericeğime 2 dvd 2 kitap alırım en azından bir işe yarar düşüncesiyle gezince mağazalarda, bir şey beğenemiyor insan. Ancak gerçekten başka bir isyanım daha var ki iki gıdımlık bez parçaları bile ne kadar pahalı olmuş arkadaş, kazaklara filan zaten yaklaşılmıyor. 2 kazak 2 gömlek alsa insan ayın yarısı aç oturmak zorunda kalabilir. Ya da ben harbiden parama kıyamıyorum, anlamadım gitti. Şimdilik eskilerle idare edeceğim gibi duruyor, ilerleyen günlerde yeni bir şeyler almayı tekrardan deniyebilirim.

How I Met Your Mother süper döndü, 3 kere izledim ama doymadım, artık 2. bölüm gelene kadar izlenme sayısı 10a falan çıkar:) Bu yıl da Emmylerde Neil Patrick Harris'e ödül vermedikleri için sinirliyim, hem de çok sinirliyim, zaten Hugh Laurie'ye de ödül vermediler ayıp bir şey yani artık.

22 Eylül 2008

How I Met Your Mother Üzerine Tahminler, Beklentiler, İstekler ve Heyecan*

Malumunuz dünyanın en güzel televizyon dizisi How I Met Your Mother'ın 4. sezonu bugün başlıyor ya ben de bir HIMYM yazısı yazayım dedim, blogum şenlensin, güzelleşsin. 3.sezonda neler oldu 4. sezonda neler olacak çerçevesi etrafında bir şeyler karalamak istiyorum.
Üçüncü sezona sondan bakacak olursak galiba sezonun en ilginç olayı Barney ile Robin arasındaki yakınlaşmaydı, beklenmeyen bir şey değildi bu aslında dizinin sevenleri tarafından çünkü 3 sezon da Barney-Robin uyumu üzerine bölümler izlemiştik, bazen yakıştırmıştık. Dördüncü sezon içinse benim tarafımdan en çok merak edilen konu Barney'nin Robin için yapacakları, değişimleri, hislerini nasıl ifade edeceği Robin'in Barney'nin duygularına nasıl karşılık vereceği ve tabi ki Ted'in vereceği tepkilerdir. Sanırım dördüncü sezonun çekirdeğini belirleyecek konular bunlar olacak. Pek tabi ki bunların yanında sezonun başında Ted-Stella maceraları izleyeceğizdir ancak kendisinin anne olmadığını düşündüğüm için sezonun ortalarına doğru Ted ve Stella ayrılacak Ted yine bir saçmalama dönemi yaşayacaktır. Yani bu benim öngürüm ilerleyen haftalarla belgeleriyle ahanda yazmıştım diye sizleri bu yazıya yönlendiririm :)
Üçüncü sezonda anne göndermelerini fazlasıyla izledik, senaristler belki de düşen reytinglerin etkisiyle anneyle ilgili gizemler yaratmaya başladılar aslında iyi de oldu, yeni sezonda da bu şekilde gideceklerini tahmin ediyorum. Belki bu sezonun son bölümlerinde anneyle ilgili çok önemli birkaç ipucu verebilirler bize yine de 4. sezonun herhangi bir kısmında anneyle tanışacağımızı düşünmüyorum.Gelelim Victoria olayına; bu sezon Victoriayı görmek beni şaşırtmayacaktır hatta Stella-Ted ayrılığının nedeni olabilieceğini bile düşünüyorum Victoria'nın gelişinin.Belki de hiç gelmez Victoria ama tedmosbyisnotajerk.com diye bir site açtığından mütevellit kendisinin yakışıklı mimarımızı unutmadığını varsayıyorum. Bu sezon olabilecek en kötü şey ise Marshall ve Lilly'nin taşınmaları olur. Eğer yamuk apartmanlarına taşınırlarsa o dinamik bozulur gibime geliyor ki bence senaristler bunu düşünüp ev işini ertelemek için ellerinden geleni yapacaklardır. Ayrıca evli çiftimiz bir bebek sahibi olurlarsa da yanlış olur gibi görünüyor, bu şekilde korumaları lazım olayı, çünkü himym arkadaşlık çerçevesinde dönen bir dizi durup dururken bir aile sitcomuna çevirmenin alemi yok. Bu kadro ve işleyiş bozulmasın. Yeni sezonda da dizide konuk oyuncular görecekmişiz, Stella'nın kardeşini görcekmişiz mesela, yine aralarda meşhur isimlerle süslerler gibime geliyor. Bu güzelim diziyi Britney Spears konuk oldu diye izleyen bir sürü insan olmuştu geçen yıl, onun olduğu bölümlerin oldukça yüksek reyting alması beni çok sinirlendirmişti ama napalım. Dizi yayından kalkmasında ne kadar yavan insan varsa bir görünsün,razıyım yani. Güzel bir dördüncü sezon olsun, -tersi pek mümkün değil aslında söz konusu How I Met Your Mother olunca.- Heyecan yaptım, oturdum makale gibi HIMYM yazısı yazdım. Anca yarın akşam izleyebileceğim, saatleri sayıyorum anlayacağınız.


* Başlığı da makale başlığı gibi oldu valla:)

20 Eylül 2008

İşte bu adamı seviyorum ben, 5. sezon da süper başladı. Haftada bir izlemeye nasıl alışacağım, hiç bilmiyorum.

19 Eylül 2008

Başlangıçlar heyecanlı oldu bu sefer.

Hırka giyiyorum uzun zaman sonra.Okulun başlamasıyla soğukların başlaması aynı zamana denk düştü bu yıl ki iyi oldu çünkü ben soğuklarda ders çalışabiliyorum. Kendime söz verdim zaten çok ders çalışacağım diye (her yıl verilen ve tutulmayan sözlerden değil bu sefer). Hava da benden yana, ders çalışsın bu insan yeter ki demiş olucak ki böyle bir düzen kurmuş. Hem ben bu dönem çok seveceğim okulu çünkü çok muhteşem derslerimiz var, iki yıdır bekliyorum bu zamanı. Sanırım her şey güzel olacak benim için, öyle hissediyorum nedense durduk yere. Olumlu bir insan mı olmaya başladım bilemiyorum, öyle bir anlık bir şeydir belki ama sanki kapılar bana açılacakmış gibi geliyor, iyi şeyler gelmek üzereymiş gibi geliyor. Yanılma ihtimalim yüksek ama 40 yılda bir hissettiğim bir duygunun da peşinden giderim arkadaş, kendime güvenim geldi, her şeyi başarabilirmişim, her istediğimi yapabilirmişim gibi. Tüm bunların hırka giymemle ne alakası var bilmiyorum ama yazının ilk cümlesi bu ne yapayım. Ha birde bugün benim bir dj edasıyla tüm dünyaya şarkılar armağan edesim var. Çok güzel şarkılar dinliyorum ya tüm dünya benimle birlikte dinlesin istiyorum valla billa. Mesela tüm dünya bağıra bağıra "*Love is Noise"u söylesin istiyorum, yollarda,evlerde her yerde insanlar, ya da küçük tahta masalı bir kafede kahvemi içerken "**Passing afternoon" çalsın herkes hüzünlensin istiyorum, etrafta kahve kokusu olsun. Okulda soğuk ve yalnız bir koridorda yürürken "***not as we" çalsın başka bir koridorda benim gibi yalnız yürüyen bir insanla paylaşalım bu şarkıyı istiyorum. Yürümek, koşmak, alışveriş yapmak, kitap okumak ve dizilerin yeni bölümlerini izlemek istiyorum. Yenilikleri iyice sevmeye başladım, değişim belki gerçekten mümkündür.

*The Verve
**Iron & Wine
***Alanis Morissette

13 Eylül 2008

I Want To Change The World Instead I Sleep*

Sırf hava güzel olduğu için kendini iyi hisseden insanlar var. Ben anlamıyorum bunu, nasıl oluyor, ne gibi bir mekanizmadır ki bu güneşli gün görünce "evet ben iyiyim" diyor insanlar. O gün televizyonda sunucu konuğu olan kişiye nasılsınız diye sordu, kadın da "hava güzel bugün,iyiyim" diye cevap verdi. Şimdi nasılsınız sorusuna verilecek cevabın içinde havanın güzelliğinin ne işi/önemi var? Benim için bir önemi yok şahsen, kendimi kötü hissettiğim zaman güneşli havadan da, soğuk havadan da nefret ederim. Ayrıca nasılsınız diye sorduklarında, havanın şeklinden şemalinden bahsetmem ve çok daha önemlisi cevabı "iyiyim, kötüyüm, bilmiyorum" olabilecek bir soruya "Teşekkür Ederim" şeklinde cevap da vermem. Şu hayatta en gıcık olduğum ve nedenini bir türlü anlayamadığım gizemlerden birisi de insanların "nasılsınız" sorusuna sadece "teşekkür ederim" diyerek cevap vermeleridir. Hani "iyiyim, teşekkür ederim" deseler anlayacağım, ama yok illa ki kibarlıktan ölecek ve soruya o soruyla ilgisi olmayan bir cevap vereceklerdir. Ben istemiyorum böyle insanları, ne sorduysam ona cevap versinler. Havanın güzelliğinden banane ben senin nasıl olduğunu soruyorum, ya da iyi mi kötü mü olduğunu söylemeden ne diye bana teşekkür ediyorsun, anlamıyorum ki ben, İletişim basit olmalı, her şeyi karmaşıklaştırmaya gerek yok. Herkesin karşısıdnakine kibarlık saçmalıkları olmadan, düşündüğünü söylediği bir dünya hayal ediyorum, evet benim ideal dünyam böyle olurdu, ah hayalperest ben, dünyamızın çok daha önemli sorunları var değil mi, bu saatte taktığım şeye bak? Bir de bugün emniyetin duvarında yazan "herkesin polisi kendi vicdanıdır" yazısına çok pis taktım, acayip bir analizim bile var bununla ilgili ama yapmayacağım, sadece kendim sinir oluyorum. Dünya dönemeye devam ediyor, ve değişim lanetlenmiş olmalı ki kimse buna yanaşmıyor, ya da ben dengemi kaybettim bir kez daha,yine, yeniden...

Ingrid Michaelson- Keep Breathing

8 Eylül 2008

Hiçbir şey hissedemiyorum, uyuştum, beynim uyuştu. Hissedemediğim zaman hiçbir şey yazamıyorum, konuşamıyorum, hatta düşünemiyorum. Nedenini bilmediğim bir yorgunluk var üzerimde, kocaman boşluklar, hissizlik, duygusuzluk, güçsüzlük... Mutsuzluk bile diyemem çünkü hissedemiyorum, gelecek planları yapamıyorum, umut barındıramıyorum, düşünemiyorum. Yürüken kafamı kaldırıp ne oluyor,bitiyor diye bile bakmak istemiyorum.Tüm bunların içinde yaşamaya çalışırken biraz olsun kendimi iyi hissetmek için hiç durmadan Jeff Buckley'nin şu sözlerini okuyorum:

"Life should sparkle and rush, burn with fire, hot like melting steel, like freeze-burn from a comet. Be seriously involved with growing, with your own development, and never fear. Be the kind of person who is naturally powerful, positive, ingenious, open, to the highest degree, but with no interest in coersion or pressure or power over other people. That kind of power is hollow. It contains nothing and brings you nothing in the long run. BE THE BEST. NO NEGATIVITY, NO WEAKNESS, NO ACQUIESCENCE TO FEAR OR DISASTER, NO ERRORS OF IGNORANCE, NO EVASION FROM REALITY. "

4 Eylül 2008

Gregory House Benim Ol!!!

Bugün yeni bağımlılığımdan bahsedeyim istedim biraz. Bendeniz yine kendim için tüm uygun koşulları yaratarak bir dizinin daha bağımlısı olmuş bulunmaktayım. Ne olacak benim halim bilmiyorum, iyi bir izleyici olmanın acılarını çekiyorum.Tüm süpergüçlerim içinde bahsedilmeye en değer olan seyretmek-izlemek (ki bu ikisi farklı şeylerdir) eylemlerinin ikisinde de çok ama çok başarılı olduğum ve sevdiğim şeyleri aşırı sahiplenmek gibi bir başka süper gücüm de olduğu için, işte böyle diziler olsun efenime söyleyeyim filmler olsun,tv programları olsun hatta ve hatta gerçek hayattan insanlar olsun bağlanırım ben, severim vesaire. Bir de asıl yazmak istediğim şeye bir giriş yapabilsem dünyada yaşayan en mükemmel insan olabileceğimi hissediyorum, pardon ikinci en mükemmel çünkü birincinin barney stinson olduğunu herkes biliyor, onunla herhangi bir yarış içine girmeyi hiç mi hiç istemiyorum. Neyse bu uzun ve gereksiz girizgahtan sonra söylemek istediğim ilk şey Gregory House benim ol! evet çok yavan bir cümle kurduğumun farkındayım ancak hislerimi laf salatası yapmadan kısaca özetlemek istedim. (peh:))

House MD benim yeni bağımlılığım. Bir diziden aradığım her şeyi fazlasıyla barındırıyor, iyi bir senaryo, sürekli yüksek bir tempo, çok iyi yazılmış diyaloglar-bu konuda House'un üstüne pek tanımıyorum- iyi oyunculuk-bu konuda da Hugh Laurie'nin üzerine tanımıyorum ki bu sadece benim görüşüm değil kendisinin aldığı altın kürelere ve emmy adaylıklarına bir göz atabilirsiniz- ve daha fazlası. Hastane dizileriyle de baya bir muhattap olmaya başladım, önce Scrubs sonra Grey's Anatomy şimdi de House. House'ın yeri çok ayrı ama şimdiden; şimdiden dediğim henüz ikinci sezonu izliyorum ve 5. sezon başlamadan hepsini bitirmeyi planlıyorum ki bu konuda da oldukça iyiyim, çünkü tatildeyim ve dizi izlemekten başka bir şey yapmıyorum, acayip de mutluyum, zamanımı boşa harcadığımı filan da düşünmüyorum artık, zaman denen şey zaten büyük bir yanılgıdan ibaret, ayrıca kendimi mutlu eden şeyi yapıyorum kendime ya da başkalarına yararlı olmak gibi bir sorumluluğum da yok, ben ve dizilerim mutluyuz, saatlerce otururum başında oh, Doktor Housela mutlu mesut saatler geçiririm.Doktor House demişken Hugh laurie Gregory House rolünde çok başarılı, sadece mükemelle yakın konuştuğu amerikan aksanı için bile tebrik edilmeli çünkü kendisi britanyalı. Ben şahsen kendisinin televizyon tarihinin en karizmatik insanlarından biri olduğunu düşünüyorum, aynı zamanda çok muhteşem bir oyuncu olduğunu da düşünüyorum ve tüm bunların dışında hayatımda gördüğüm en mavi gözlere sahip bu insan gözlerini açıp baktığı zaman acayip bir mutlu oluyorum. Diziden çok Greg House'dan bahsettiğimin farkındayım ama dizi zaten Greg House, adı üstünde, karakter odaklı bir dizi sonuçta ve bence House'u güzel kılan da kesinlikle bu. Zaten karakterler bu kadar ön planda olmasaydı birsürü tıp bilgisinin arasında ne oluyoruz diye bakakalırdık, ama karakterlerin davranışları,kişilikleri ve birbirleriyle olan ilişkilerine dayalı olduğu için dizi, çok karmaşık tıbbi bilmeceler bile (hiçbir şey anlamadığım halde) beni heyecanlandırabiliyor. Onun dışında Wilson karakterini oynayan Robert Sean Leonard'ı da çok başarılı buluyorum, özellikle dizideki House-Wilson diyalogları inanılmaz güzellikte,çok zekice ve eğlenceli. Ayrıca bu dizi de çoğu Amerikan dizisi gibi bir cast harikası, tüm elemanlar hoş ve uyumlu, kısacası House'daki her şey mükemmel. İzlemiyorsanız izleyin derim başka da bir şey demem. (övgülerle doldurdum yine)

1 Eylül 2008

Bir Karmaşa Var Ortada.

Ben konuşmaya çok erken başlamışım, cırcır konuşurmuşum hem de çok düzgün bir şekilde, öyle kelimeleri yanlış söyleyen çocuklardan biri değilmişim annemin dediğine göre. Mustafa'ya ve yumurtaya Mutata dememden başka benim ağzımdan kolay kolay bir kelimenin yanlış versiyonları çıkmazmış. Konuşur, uzun cümleler kurar, sonra ezberlediğim telefon numaraları sayesinde halamı ve dayımı arayıp tüm gün neler yaptığımı bıcır bıcır anlatırmışım. İşte taa şu hayattaki ilk yıllarımdan beri kelimeleri arası iyi olan ben kendimi bildiğimden beri gitar-raket, patates-mısır ve kaplumbağa-kurbağa kelimelerini hep karıştırıyorum. Her seferinde birini diğeri yerine kullanıyorum. Mesela "tavuğun yanında patates vardı" demeye çalıştığımda ağzımdan istemsiz olarak "mısır vardı" çıkıyor. Kaplumbağa-kurbağa olayı daha bir ilginç;gördüğüm hayvanın kurbağa olduğunu biliyorum, beynim, onu görünce hemen gerekli kodlamaları yaparak o hayvanın kurbağa olduğunu anlamamı sağlıyor ama ismini söylemeye kalkınca bir saniyelik tereddüt ile kaplumbağa diyiveriyorum. Bazen bunu yapmamak için kendimi zorluyorum ve cümlemi yarım bırakıp 3-4 saniye bekleyip zorlana zorlana kurbağa lafını çıkarabiliyorum. Gitar-raket ise en beteri, hayatımı karartan şey, en çok karıştırdığım kesinlikle gitar ve raket ikilisi. Her iki nesneyle de fazlasıyla muhattap olduğum halde sürekli yapıyorum bunu. Tenis oynarken kaç kere "raketi versene" diyeceğime "gitarı versene" dedim, kaç kere kardeşimin gitarına raket dedim bilmiyorum. Sırf bunları karıştırmayayım diye iyice düşünüp kendimi sıkarak doğru kelimeyi buluyorum, ama aniden, düşünmeden bir cümlenin içinde bu kelimelerden birini kullanacağım zaman karşımdaki şeyin kesinlikle gitar olduğunu bildiğim halde raket diyorum. Bu sorunun kökenine inmek istiyorum, kesinlikle beyinle ilgili bir şey bu. Birbirine benzer şeyler burada bahsedilenlerin hepsi. Yani gitar rakete benziyor, patates de sarı mısır da, kurbağa ve kaplumbağa ise hem isim olarak hem de renk olarak birbirine benziyor. Acaba beynim bunları ayırmakta zorluk mu çekiyor, bu yaştan sonra kreş egzersizleri yapıp nesnlerin ne olduğunu resimleri boyayarak mı çalışsam bilemedim.

Sen öyle tüm yaşıtlarından erken konuş, kelimeleri öğren, adidas toşın bilem de (reklamlar sağolsun) ama dandik iki kelimeyi şu yaşına kadar ayırama, çok ayıp çok. Aslında çocukluğumdaki çok konuşma, ukalalık yapma, herkese laf yetiştirme, her şeyi biliyormuş edasıyla millete ders verme huylarımdan çoktan vazgeçtim, artık gerekli olmadıkça konuşmuyorum neredeyse, ukalalık denen şey bünyemden tamamen silindi, sadece yalnızken kendime yapıyorum ukalalıklarımı, insanlara laf anlatmaya çalışma isteğimi çok çok uzun zaman önce kaybettim, hayat işte yoruyor insanı , cırcır konuşup aile bireylerinin kafasını bile ütülemiyorum artık, çok nadir,kardeşimle bile kavga etmiyorum, artık reklamları izleyip taklit de yapmıyorum, ancak ne yazık ki hala ve hala bu kelimeleri karıştıyorum, büyüyünce geçseydi bari bunlar da. Portakala "porkatal" diyen kardeşimle ve kovboya "koyboy" diyen komşu çocuğuyla yıllarca dalga geçtiğim için lanetlendim belki de:)

26 Ağustos 2008

Welcome To A World Without Rules!

The Dark Knight'ı izledim bugün nihayet. Filmle ilgili sadece 3 şey söyleyeceğim: Belki çok az spoiler içeriyordur, uyarayım önceden,çok çok az ama...

Birincisi; bu filmin olayı Jokerdir, inanılmaz bir performans Heath Ledger'dan, keşke bu performansını tüm dünyayla birlikte izleyip övgüleri duyabilseydi, Ben de onun bu son ve çok görkemli performansına tutundum her saniyesinin çok değerli anlar olduğunu bilerek izledim, filmden çıktığımda büyük bir hüzün kapladı içimi, onu bir daha beyazperdede göremeyecek olmak, bunun gerçekten bilincine varmak çok üzdü beni,

İkincisi ;Joker dışında abartıldığı kadar yokmuş film, kötü değil kesinlikle ama ben herhalde çok daha farklı bir şey bekliyormuşum, çok da farklı bir şey sunmuyor The Dark Knight bence.

Üçüncüsü; tüm süper kahramanların yüksek binalardan düşen bir sevgilileri-sevdikleri oluyor bu değişmez bir şey. Eğer süperkahraman olmak istiyorsan binalardan düşen bir kız bulman gerekir mesajı var galba.(Bu pek The Dark Knightla ilgili olmadı, daha genel baktım olaya:)) Ayrıca bu filmde gerçek bir felsefesi olan tek adam da Joker, Batman de diğerleri de oldukça yavan, zaten Batman'i hiçbir zaman sevememişimdir, kendine ait tek bir süper gücü bile olmayan süper kahraman mı olur, olmaz. Olay o zaten, o da adamda yok, bitirdim, bu kadardı.

Why So Serious?

25 Ağustos 2008

Yemek Yapan Bir Ben

Ben yemek yapmayı seviyorum, seviyorum sevmesine ama genelde yemek yapmıyorum.Fazla üşengeçim ve de her zaman dünyanın en güzel yemeklerini yapan bir annem olduğu için bu işe pek yeltenmiyorum daha çok yiyorum ki o da hayatta aktivite olarak gerçekleştirmekten memnun olduğum bir şey :). Ancak geçen gün tüm üşengeç halimden sıyrıldım, kalktım yemek yaptım. Çok güzel oldu, acayip sevindim. Yıllarca izlediğim yemek programları bir işe yaramış galiba. Yemek yapım süreci çok eğlenceli ama o sürecin sonucunda ortaya tadı güzel bir şeyler çıkınca çok daha eğlenceli oluyor.
İçinde domates ve domates sosu olan her türlü yemekte muhteşem tadı tutturacağıma inanıyorum artık, çok gizli bir tarifim var. Ayrıca domastes soslu makarnada bir italyanlar, iki ben yani o derece iyiyim ve kendimi o kadar beğenmişim ki burada yaptığım makarnanın güzelliğinden bahsediyorum. İşte ben bir şeyi yaptım mı böyle süper yaparım (yalan). Makarna zaten eskiden de iyi olduğum bir alandı ancak etli yemekler dünyasına adımımı atmış bulunuyorum, hayırlı olsun.

21 Ağustos 2008

Tatil Yazıları 3: Veda Gibi Bir Şey

Hava yeni yeni aydınlanırken, etrafta bizden başka kimse yoktu. Kumların üzerinde oturuyorduk, hayattan, inançlardan,ordan buradan konuşuyorduk. Hiçbir şey umrumuzda değildi çünkü biliyorduk bu bir sondu, söyleyemesek de bu bir vedaydı. Birlikte geçireceğimiz son vakitlere sarılmış, her şeyi bir anda yaşamak istiyorduk. Konuşacak, tartışacak, ağlanacak çok şey vardı. Tüm bunlara inat gece sona ermiş, hava aydınlanmıştı. Denizden gelen hafif dalga sesi ve bizim sesimiz sabahın 5inde birbirine karışıyordu. Vücudumdaki alkol miktarına inat koşmaya başladık, ayağımda çorabım vardı. Deniz kenarında manasızca koştuk,koştuk,koştuk. Yarış da yaptık. Tüm gece uyumamış bir insan için fazla enerjiktim, çok canlı hissediyordum. Tüm hayatımda 2-3 kez hissetiğim bir şeydi bu, ölene kadar koşardım bıraksalar, hüzünle karışık bir mutluluk dolaşıyordu içimde, bir yandan "bugün bitecek Allah kahretsin, dönüp dönüp bugünü özleyeceğim" diyip anı yaşamak yerine gelecekteki mutsuzlukları düşünüyor, bir yandan da "evet işte çok mutluyum çok canlı hissediyorum" diye tekrarlıyordum içimden. Her şey ne garipti, zaman algımı tamamen kaybetmek üzereydim, hissettiğim şeylere bir isim de koyamıyordum, mutlu muydum, üzgün müydüm, ümitsiz miydim? Bilmiyorum, hepsinden biraz belki. İçim içimden dışarı çıkmak ister gibiydi, bir kez daha sığamadım hiçbir yere, koştuk, koştum, deniz oldu her yerim.

18 Ağustos 2008

Tatil Yazıları 2:Semizotu,Oltadaki Balıklar ve Deniz

Bu balkonda oturup dururken aklımdan geçen düşüncelerin hızı beni bile şaşırtıyor. Burası, benim ikinci evim olan yer, beni düşüncelerden duygulara sürüklüyor. Burada yaşarken hissettiğim şeyin huzur olmadığını biliyorum, huzurlu hissedemeyecek kadar çok şey geçiyor kafamdan, aynı anda fazla sayıda şey hissediyorum. Hem yoruluyorum, hem çok dinlenmiş hissediyorum kendimi. Ayağım kuma ilk değdiği anda içimde anlamsız sevinç gösterileri başlıyor, hele denizle buluştum mu kocaman çığlıklar atıyor içim. Burada tek başıma değilim ama yalnızım. Güzel yalnızlık denen şeyi yaşıyorum, kafam sadece bana ait, sorumluluklardan ve tüm gerekliliklerden uzak sadece kendim için çalışıyor beynim, düşünüyorum burada, sadece düşünmek için. Deniz kokusu geliyor burnuma odamda tembellik yaparken, her köşede yetişen semizotlarından salata yapmış annem ve akşamüzerleri balık tutan arkadaşlara alışmaya çalışıyor bünyem. Kafamın içi ikiye bölünmüş gibi, zıt tarafa giden oklar görüyorum gözlerimi kapatınca ve bunu anlatacak bir metafor üretemiyorum. Burası uzak kalınan yer, hayattan, koşuşturmacadan, ve belki sevdiğim başka şeylerden uzak kalınan yer, ve zamanın akmadığı küçük kent burası, yıllar geçse de hep aynı, her şey olması gerektiği gibi, kendi düzeninde devam ediyor, her zaman tahmin edilebilir olayların yaşandığı, denizin hep güzel koktuğu, yakamozların her zaman aynı güzellikte olduğu yer burası. Kaostan çok çok uzak, kaosun kendi düzeni varsa burada düzenin düzeni var.

Hiç değişmeyen şeyleri nasıl sevdiğimden bahsetmemişimdir ben, ama öyledir; tadı aynı kalan, zaman geçse bile aynı hissettiren şeyleri çok severim, zaman makinesi görevi görürler benim için. Burası benim zaman makinem, benim çocukluğum, benim kafamın ikiye bölündüğü yer, deniz kokusu ve içinde huzur barındırmayan mutluluğum, bazen de en güzelinden hüznüm. Bir an için yaşamayı seviyorum diye geçirdim içimden, sonrası belirsiz… Güzel bir şarkı başladı bunları yazarken ve canım bir kahve yapıp balondan dışarı-denize doğru- bomboş bakmak çekti, hiçbir şey yapılmayan ama çok doğru hissettiren o anları ne kadar özlediğimi fark ettim. Uzun zamandır olmadığım kadar rahatlamış hissediyorum, sanki hiçbir şeyin sonu yokmuş gibi geliyor, denize doğru kayıyor gözlerim, bu dalga sesleriyle uyusam ve sonsuzda uyansam diye geçiriyorum aklımdan bir saniyeliğine, hayatta tek problemim okeyde bitememek olsa diye düşünüyorum, sonra hemen vazgeçiyorum, ben yaşayamam ki problemsiz, zorlamalardan ve hayatın türlü saçmalıklarından uzak. Tatil burası adı üstünde, bir süre için iyi hissettirmesi daha sonra da terk edilmesi gereken şeydir tatil.
14.07.08

16 Ağustos 2008

Küçük Bir Balıkla İlgili Anlamsız Bir Yazı

Küçük, turuncu bir balığımız oldu. Ben almadım, komşumuz getirdi bıraktı bize, tatile gideceklermiş de biz bakalım istemişler. Başka türlü evimize balık girmesi zaten imkansız çünkü ben evde balık beslemeye karşıyım, balıkları sevmiyorum ve de anlamsız buluyorum. Çok cansız geliyorlar bana, yaşıyormuş hissi uyandırmıyorlar. Bense evde beslediğim hayvanlarla bir iletişim kurmak istiyorum, sevmek, mıncıklamak, konuşmak, iletişim kurmak işte istiyorum. Evde onların da yaşadığını hissetmek istiyorum. Mesela bir muhabbet kuşu alsam eve, cırlar, konuşur, uçar,mıncıklanır. Kedi alsam mıncıklarım, oyunlar oynarız, köpek zaten muhteşem bir hayvan, çok akıllı kendi varlığını her zaman hissettirir, arkadaş olur, mıncıklanır,. (mıncıklama ile kafayı bozmuş insan) Ama ne yaparsın bu balıklar sıkıcı hayvanlar, tüm gün küçük akvaryumda dolaşıp duruyorlar, bir yandan da üzülmüyor değilim aslında hallerine; çok yalnızlar, özellikle bizim evdeki balık çok yalnız, akvaryumu küçük, başka balık arkadaşı da yok, yapacak hiçbir şeyi yok. Ancak bu yalnız balığın ilginç birkaç özelliği var ; Birincisi yıllardır yaşıyormuş ki ben yıllarca yaşayan süs balığı hiç duymamıştım. Genelde bunlar hemen ölür diye bilirdim ben, hatta balık alan arkadaşlarımın balıkları günler içinde çoğu zaman bir ay bile dayanamadan ölüyorlardı. Bu yüzden bu balık bize acayip bir sorumluluk yüklüyor, hayvan o küçücük haliyle yıllarca yaşamış,şimdi bizim evde ölürse, "naptınız bu hayvana, sizin eve geldi de öldü" diyecekler. Çok korkuyorum o yüzden, çocukluktan beri çok yiyen balıkların patlamaları ile ilgili hikayeleri duymuş, içten içe de bir balık patlasa da görsek diye düşünmüş biri olarak ben bu hayvancağız çok yemekten ölmesin diye sabah akşam özenle 4 tane yem veriyorum ellerimle, hatta bazen 4 bile çok 3 mü versek diye düşünüyorum. Bu balık arkadaşın ikinci ilginç özelliği ise beni görünce heyecanlı bir şekilde suyun üzerine çıkıp sanki bana bakarmış gibi ağzını açıp kapaması. Yemek istediğini varsayıyorum ama çok da şaşırıyorum, insanlara bu kadar alışkın başka bir balık görmemiştim. Garip davranışlar sergiliyor bizim balık, pörtlek gözleriyle bakıyor, akvaryumunun içinde dolaşıp duruyor. Bunları yazarken aklıma Arizona Dream'de Axel'ın söylediği bir söz geldi. "Fish doesn't think because fish knows everything. "(balıklar düşünmez çünkü onlar her şeyi bilir) böyle bir şeydi tam doğru yazamamış olabilirim ama. İşte bu söz aklıma gelince belki balıkların bu kadar sessiz olmalarının nedeni her şeyi bilmeleridir diye düşünmeden edemedim. Dünyanın ve yaşamın sırrını çözmüş canlılardır belki balıklar, o yüzden de her şeyi boşvermiş, bir miktar suyun içinde karınlarını doyurup ordan oraya yüzüyorlardır.

13 Ağustos 2008

Tatil Yazıları 1: Beş Adımda Roma

Romada hediyelik eşyaların kazık olduğu yerlerden biriydi bu sokak, ama ben içinde aşk çeşmesi olan yuvarlaklardan aldım kendime.

Aşk Çeşmesine dünyanın parasını kaptırdım, ne çok dileğim varmış benim. Gittim geldim bozuk para attım. Bakalım dileklerimiz gerçekleşecek mi?

Renkli renkli makarnalar. Hepsi çok güzeldi. Benim gibi en sevdiği yemek makarna, en sevdiği içecek de kahve olan bir insan için Roma cennet gibi, sokakları kahve kokuyor ve her taraf makarna dolu:)

Dünyanın en güzel cappuccinosu ve dünyanın en güzel tiramisusu. Ben ki tiramisu yemeyen, beğenmeyen insan bu muhteşemlik karşısında saygıyla eğildim şapka çıkarttım hatta:). Kokmayan ve baymayan bir tiramisu, çok hafif ve çok lezzetliydi. Cappucinolara söyleyecek laf bulamıyorum zaten. Hergün mutlaka içtim, ama galiba içtiklerimin en güzeli buydu.

Navona meydanı. Her yer sanatçı dolu, herkes resimlerini satıyor, müzisyenler şarkılarını çalıyor.Etrafta pizzerialar, kafeler vardı. Çok mutlu bir yerdi.