aklıma geldi yazdım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aklıma geldi yazdım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2017

Romantik

bizi hep bu romantik fikirler mahvetti. gençliğin masumluğu ve romantizmi yüceltme merakı kim bilir kaç kişinin içinde ne büyük ateşler yaktı, ne büyük hayal kırıklıklarıyla donattı o güzel kalplerini.
bazı gençlik düşüncelerime rastladım bu blogta geçmişe giderek ve içinde bulunduğum romantik akıl hastalığı hali beni cidden güldürdü. sanıyorum ki hayatımda annemi ve birçok yetişkini anladığım o kutlu ana sonunda ulaştım. bazı anları, mekanları ve insanları ölesiye romantize etme istegimin beni büyük ölçüde terk ettiğini fark ettim. ve bence bu gerçekten iyi bir şey.

6 Ocak 2017

Köşe

yıllar önce kendimi çok kötü hissettiğim bir gün, üzerine hiç düşünmeyerek kardeşimin odasına gitmiş, o, bilgisayarda oyun oynarken yatağının köşesine yatmıştım. tek bir söz söylemeden yatağın köşesinde iyice ufalmış, kendime sarılmış öylece uzanmıştım. o ve ben aynı odada farklı köşelerde sadece var olmaya devam etmistik, daha fazlasına da ihtiyacım yoktu. sanırım hayatımda en huzurlu hissettiğim anlardan biriydi. hala mutsuzdum ama korkmuyordum, sanki üzerimden bir yük kalkmıştı, sanki yeniden nefes almaya başlamıştım.

20 Ocak 2016

Hesap

Ocak 2016
tam 7 yıl önce yazdığım aşağıdaki yazıyı 7 yıl sonra ilk defa taslaklarda bulup okudum bugün. o sıralarda ne kadar kötü hissettiğimi bir kez daha hatırlayıp, aslında o zamandan bu zamana ne çok yol kat ettiğimi fark ettim. geleceğim, o günlerde düşündüğüm kadar mutsuz ve umutsuz olmadı. kendimi şaşırtacak derecede güzel şeyler yaşadım hatta. klinik depresyon ve anksiyetenin elinden kendimi bir şekilde kurtardım. (ilaçlar ve terapinin katkısı büyük)  bir günde olmadı tabii tüm bunlar, belki gerçekten yıllar sürdü ve yeniden hasta olabileceğimin de farkındayım; depresyon ve anksiyetenin belki de ölene kadar bir parçam olacağını biliyorum. kafamın içinde bir yerlerde bir saatli bomba gibi duruyor hastalık ihtimali ama ilk seferden sonra sanki o bombayı patlamadan imha etmek daha kolay. ara sıra yokladılar geçen yıllarda ama hiçbirinde ilk seferki gibi mahvolmadım.

hayatımda yepyeni bir yola girerken ve çok büyük değişikliklerin eşiğindeyken bu yazıyı blogumda yayınlamak ve kendime aslında ne kadar güçlü olduğumu hatırlatmak istiyorum. yaşamdaki streslerle ve sıkıntılarla baş etmek zorlaştığında hayatımın en karanlık günlerinden bu günlere gelebildiğimi ve bazı anlar karamsar olsam bile o an hayal dahi edemediğim güzel şeylerin beni gelecekte beklediğini biliyorum. hayat zor ve karmaşık ama insan mutlu olmayı hak ettiğine inandığında güzel şeyler oluyor sanki. ben geçen yıllarda kendimi iyi etmeye çalıştım ve kendimi değersizleştirmekten vazgeçtim. hala bazı şeyler benim için çok zor ve karamsarlığın o tanıdık kollarında buluyorum kendimi ara sıra ama yerimde saymadığım, risk aldığım ve mutlu olmak için kendime şans tanıdığım için kendimle gurur duyuyorum.

Haziran 2009
Bir şeyler bittikten sonra geriye dönüp ne olmuş, ne bitmiş diye muhasebe yapmak hiç adetim değildir ama geçen 4-5 ay hayatımın en zor-kötü dönemi olduğu için birazcık eskiyi deşeleyip kendime olan borcumu ödemem lazım. O kadar yoruldum, kırıldım, dağıldım, parçalandım ki yaşadığım hiçbir zaman dilimi bu kadar ağır gelmemişti bana. Bunca zaman acıyıp dururken anlatamadığım çok şey oldu, kendime bile söylemedim çoğu şeyi ama artık ne varsa söylemek istiyorum ve bunları anlatabileceğim bloğumdan (kendimden) başka kimse olmadığı için yazmak en iyi yol. Ben kendi kendime konuşurken bu satırları okuyanlar uzaktan beni duyuyormuş ama konuşmaya müdahale edemiyorlarmış gibi olacak biliyorum ama bazen söylenecek ne varsa tanımamdığım, beni tanımayan bilmeyen, yorum yapmayan, yargılamayan, yargılasa da benim bilemeyeceğim insanlarla paylaşmaktan daha rahatlatıcı bir şey olamaz, ben düşüncelerimi boşluğa gönderiyorum, benim boşluğuma rast gelenlere de selam ediyorum.

Eternal Sunshine'dan öğrendiğim bir şey varsa o da acı veren şeyleri silmenin, hiç yaşamamış saymanın bir yararı olmadığıdır. Çok zaman keşke bunlar hiç olmasaydı, keşke hiçbir şey yaşamasaydım, keşke şu insanları tanımasaydım gibi laflar ettim, ama bir yanım hep bildi ki olan olduktan sonra onu tamamen silsek bile bunun bana bi yararı olmayacaktı zaten olanları yanımızda taşımaktı bizi büyüten. Yaralandıktan sonra kalan izleri görebilmek neden kötü bir şey olsundu, asla zararı olmazdı. Benim bilmediğim şey yaralanmalara karşı bağışıklığın nasıl kazanılacağı idi. Yani bu dünyada herkes şu veya bu şekilde incinir ama sadece buna bağışıklığı olmayan insanlar parçalanır. Ben de ne yazık ki bazı şeyleri parçalanarak öğrenmek zorunda kalanlardan oldum. Yaşadıklarımı sonsuza kadar silip zihnim bembeyaz olsun isterken aslında bi tarafım onları zihnimin en karanlık taraflarında saklamak istiyordu, biliyorum şimdi daha iyi görüyorum. Kalbim kırıldı, dengemi kaybettim, ölecekmişim gibi hissettim ama bunları yaşamak için doğru zaman belki de buydu. İzlediğim, dinlediğim, okuduğum hikayelerdeki kahramanların hayat üzerine söylediklerini deneyimleyip, onların davranışlarındaki manayı tam olarak anladığım kısa anlar yaşadım. Hiçbir zaman bir Nora Ephron filminde yaşayamacağımı biliyorum şimdi, hiçbir zaman iyimser ve inanan biri de olmayacağım, belki eskiden birazcık hayalci tarafım vardı o da beni kesinlikle ve geri dönmemek üzere terk etti ancak söylediğim gibi bunlar kötü şeyler değil. Kalpler kırılabilir, insanlar öfkelenir ve arada bir her şey durmuş gibi gelebilir, artık bu düşüncelerle çok daha barışığım ve gerçekçi yanımı da sevmeye başladım. Kendimden başka kimseyi de suçlamıyorum, sorumluluk almanın önemini ve dünyaya kafa tutmanın beyhude bir çaba olduğunu kavradım. Her zaman suçlanacak birileri, bir şeyler vardır ama bunu yaptığım sürece asla tam olarak iyileşemediğimi gördüğüm -ki bunu görmem çok uzun zamanımı aldı- için sakinleştim. Hayatımda ilk defa öfkenin ne kadar güçlü bir duygu olduğunu deneyimledim, öfke insanı mahvedebilir ve bu öfkeyi öfkenin nesnesine yöneltme fırsatı yoksa ve aslında o nesne gerçekten suçlu bile değilse öfke öyle bir içe dönüyor ki bu sefer insanı içten içe yok ediyor Burada da Ted Mosby ile özdeşim kurdum öfkeyi bastırmak veya dışarı atmak hiçbir şeyi çözmez, öfkenin gitmesine izin vermek gerekiyormuş gerçekten de sadece birgün uyanıp içimdeki öfkenin mantıksızlığını anladım ve sadece bana zarar verdiğini fark ettim. (Dizlerden ve filmlerden acayip çok şey öğrenmişim ben, aferin bana valla)

Tek sorun kalbimin kırılması değildi, tek başına o olsaydı çok daha kolay atlatırdım belki, bir şey kötü gitmeye başlayınca diğer her şey de onunla beraber kötü gitmeye başlıyor benim hayatımda, önüne geçilemeyen olaylar dizisi de böyle başladı. Biri bitmedi ama yenisi geldi hep. Şimdi düşünüyorum da ortaya tek bir sorunu koyup hayatımı birbirine bağlayan her şeyi o sorunun ekseni etrafında döndürdüğüm için böyle oldu belki, yine de emin değilm belki sadece tesadüftü, evrenin raslantısallığı ve kocaman kaosu hep benim aleyhimde işlerdi bi şekilde zaten. Ben aşırı kırılgan ve hassas olduğumdan en ufak şeyleri kocaman gördüm, biliyorum. Aslında ben birçok konudaki sorunlarımı biliyorum, farkındalık ve içgörü konusunda üstüme yok ama bi şeyin nedenini biliyor oluşum ona çözebileceğim anlamına gelmedi benim hayatımda hiç. Hep bildim, bildim, buldum, araştırdım, içime bakmaktan hiç çekinmedim ama yaptığım sorunlar listesi için çözümler listesi oluşturamadım. Hala da oluşturamam, ama bazen zihnim açıkken daha sağlıklı düşünebildiğim kısa zaman aralıkları oluyor, çözümlere yaklaşıyorum öyle 40 yılda bir. Kötü olaylar yaşayıp çok üzülüp ardından darmadağın olduğum için kendime kızıp, bu hallere niye düştüm diye düşünüp daha çok üzülüp sonra tekrar üzüldüğüme sinirlenmek gibi bir kısır döngü içine girdim. Öyle bir şey ki bu kafamda kara bulutlarla dolaşıyormuşum gibi hissettirdi bana, üstelik o bulutlar bazen boynuma kadar çöküyordu, hem nefes alamıyordum hem ışığı göremiyordum. Hiç bitmeyecek zannettim, aklımı kaybedeceğim ve başıma çok kötü şeyler gelecek zannettim. Öyle çok korktum, öyle çok korktum ki içimde sürekli bir buruk heyecanla dolaştım. Hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım, hiç bu kadar batmamıştım. Her zaman güçlü bi yanım kalırdı geriye, bu sefer tek bir tane bile kalmadı her alanda yıkıldım. Kendimi açtığım arkadaşlarımın aslında buna hiç değer olmadığını anladım, ama yine de bu kadar kırılgan bir zamanımda bana destek olmayı istemedikleri için üzüldüm, olmak zorunda değildiler elbet, ben de kolay bi insan değildim yine de bazen kötü hissettirdi. Çok uzun zaman okuduğumu anlayamadığım, yerimde oturamadığım, konuşulanları duymadığım duyduğum kısımları da anlayamadığım, 20 dakikalık dizileri bile izlemek için dikkatimi toplayamadığım zamanlar oldu, bir anda bir sürü kilo verdim, o kadar sağlıksızlaştı ki görüntüm kendimden tiksinmeye başladım, uyuyamadım, çok ağladım nedensiz yere ve gerçekten kendim için tüm umutları tükettim.

Çok kötüydü işte bunca yazının özeti budur, hala da tam olarak düzelmedi ama ben daha iyi hissediyorum şimdilik, okulum bitti, tatil başladı. Önümüzdeki iki hafta en azından deniz ve denizden esen rüzgarlarla meşgul olmak istiyorum. Okunacak 1 milyon tane kitabım, izlenecek zilyon tane filmim ve 10 sezonluk Friendsim var. Hayatta bunlardan daha önemli bir şey de yok aslında, elimdeki zamanı böyle geçirmek şu an için hayatta yapabileceğim en iyi şey, günlerimi saçma sapan düşünceler yerine sex and the city izleyerek, romantik komedilere gülerek geçirmek istiyorum. İnsanlardan mümkün olduğunca uzak kalıp bolca uyumak ve yemek yemek istiyorum. Tatlılar, meyveler, bizim oralarda yazın pek bi lezzetli olan domates yemek istiyorum. Sonra da batırdığım derslerimi toparlamak için yaz okuluna gidip o andan itibaren hem derslerimi, hem hayatımı iyice bi düzene sokmak istiyorum. Yapabilirmişim gibi geliyor, o kadar da zor değil, yeniden başlamak için elimizde hep birazcık ekstra zaman kalıyor, ayrıca bunları yazabiliyor olmak bile bir şey, uzun zaman mal mal bakıp ne okuyabiliyordum ne de düşüncelerimi bir araya toplayıp yazabiliyordum. Şimdi kafamı maksimum düzeyde toplayıp yazdım bunları, dönüp dönüp okudum, bir süre daha sürekli okuyacağım gibi görünüyor. Ne düşündüğümü, ne hissettiğimi kendime de anlatmış oldum sonunda, bazen böyle dışarıdan bakabilmek çok iyiymiş.

21 Mayıs 2015

Zaman vs. Mutluluk

insanın hayatında çok önemli şeyler olurken zamanın hızla geçip gidiyor olduğu gerçeğiyle barışması normal zamanlardakinden daha zormuş. en azından benim için şu sıralar durum bu. zamanı durdurayım, biraz soluklanayım, olana bitene uzaktan bakıp tadını çıkarayım istiyorum ama zaman çılgınca akmaya devam ederken bunların hiçbirini yapamıyorum. gerçekten zamanın hızı karşısında nefessiz kaldığımı hissettiğim günler yaşıyorum. siz ne düşünürsünüz bilmem ama bazı şeyler ağır çekim yaşanmalı bence. diğer türlü hissedilen mutluluğun ağırlığını zamanın hızı taşıyamıyor gibi geliyor bana. bilmiyorum, sanki sırf bu zamanın kalleşliği yüzünden mutluluğumu yeterince hissedemiyorum. belki zaman, sadece söz konusu duygu mutluluk olduğunda bu kadar çabuk geçiyor gibi geliyordur, neden olmasın. zaman, malumunuz bayağı karışık bi mevzu. benim kişisel olarak da çok meselem var kendisiyle. özellikle bu sıralar beni iyice deli ediyor. istiyorum ki sadece bir günlüğüne benim istediğim gibi aksın zaman; geçmişe gideyim, geri geleyim, aynı anları başa sarıp tekrar tekrar yaşayayım, zaman akmazken ben zamanın dışında bir yerde sakince durup bir şeyler elimden kayıp gidiyor stresini hissetmeden yaşadığım mükemmel anları saatlerce düşünüp beynime kazıyayım. biliyorum beyhude istekler bunlar ama insan gene de böyle şeyler hayal etmekten kendini alamıyor. neyse ki bunlar hep mutluluktan ve biraz da bir kere bu kadar mutlu olmuşken ya bir daha asla aynı şekilde hissedemezsem diye korkmaktan.

10 Ocak 2015

Not

kıştan mıdır nedir artık the national'dan başka hiçbir şey dinleyemiyorum bu sıralar. sabah akşam aynı şarkılar, aynı albümler... hiç de sıkılmıyorum ve bu durum beni biraz şaşırtıyor. mutsuz değilim ama mutsuz şeyler dinlemekten ölesiye zevk alıyorum. bilmiyorum ben de bu duruma çok mantıklı bir açıklama bulamadım. sanırım mutsuz da olsa güzel müzik dinliyor olmak insanı garip bir şekilde mutlu ediyor. şarkıların sözleri, melodisi, matt'in yavaş yavaş kulağıma fısıldayarak söylediği kelimeler beni aslında şarkı süresi boyunca çok üzüyor, kendi kendime yol boyu düşünüyorum aynı sözler üzerine, karşılıklı konuşmalar yapıyoruz matt ile şarkılar hakkında. insan bir milyonuncu kez dinlediği şeyin üzerine nasıl hala kara kara düşünebiliyor onu da çözemedim, galiba çok boş bir hayatım var ve çevremde aklıma bir şeyler geldiğinde anlatabileceğim neredeyse kimse yok. o yüzden matt'le muhabbet ediyorum. birkaç satır önce mutsuz değilim dedim ama şu yazdığım son cümleyi okuyunca bir an acaba bu kadar yalnız hissediyorken insan mutlu olabilir mi diye de bir an durup düşündüm. ama çok da mühim bir düşünce değil aslında bu, "yalnızlık bir ovanın düz oluşu gibi bir şey" demiş ya cemal süreya, durum aynen o. böyle şeylerin üzerine uzun uzun düşünmeye gerek yok, olağan bir şey yalnızlık bence özünde, belki önceden böyle düşünmüyordum ama büyüdükçe benim için normalleşti belli ki çünkü mutsuz değilim.

neyse işte her sabah işe gidiş ve işten eve dönüşüm bu şekilde gerçekleşiyor. bir de sabahları sürekli kurduğum bir hayal var; metronun boş geleceğini hayal ediyorum durmadan, boş vagonlar geliyor gözümün önüne, bir an için çok mutlu oluyorum sonra tren geliyor içinde milyon tane insan var. o an içimdeki tüm güzel şeyler ölüyor. henüz düşünce gücümle vagonları boşaltmayı başaramadım ama sanırım önümüzdeki soğuk kış ayları boyunca her sabah aynı şeyin hayalini kuracağım. hayal dünyamın inanılmaz canlılığı karşısında herkesi hayrete düşürmeye de devam edeceğim. cidden hayal dünyam metronun boş gelmesi, işten eve erken dönmenin bir şekilde mümkün olması, öğle arası kahve içmeye çıkabilme ihtimalim gibi şeylerden oluşuyor bu günlerde. çok basit ve güzel hayallerim var, mis gibi. ben de istiyorum daha büyük şeyler hayal edebileyim, daha önemli şeyler düşüneyim ama olmuyor. varım yoğum olmayan insanlarla hayali konuşmalar ve yavan hayaller. yetişkin dünyasında durum böyleymiş, ben ne yapabilirim.

hayatımın kısa özetini geçeyim dedim, 2015'in başında, kişisel tarihçeme not da düşmüş oluyorum. yeni yılla ilgili aldığım kararlardan biri de daha çok yazmak. yıllar geçtikçe geçmişe dönüp o zamanlar neler düşünüp hissettiğimi okumak hoşuma gidiyor. son zamanlarda yazma işini çok boşladım ama yeni yılda bu değişsin istiyorum. umarım başarılı olurum. neyse blog, şimdilik olan biten bundan ibaret. yakında görüşürüz.

14 Kasım 2013

Güzel Havalar*



sanırım ben yine blogu bir şarkı paylaşma platformuna çevirdim. yazmak istemediğimden değil de sanki söyleyecek çok sözüm yokmuş gibi geliyor bu sıralar bana. normal normal yaşıyorum, tez yazıyorum, az da olsa kitap okuyorum, sevdiceğimi özlüyorum, hayaller kuruyorum, bir de geçen seneyi deli gibi özlüyorum haliyle de sürekli fotoğraflara bakıyorum.
geçen günlerde otuzuncu doğum günümü güney amerika'da kutlamaya karar verdim. daha beş yıl var, ve bu beş yılda sadece güney amerika'ya değil yıllardır hayalini kurduğum bir yıllık dünya turuna yetecek parayı biriktirmek istiyorum. yani bu da demek oluyor ki iş bulmam lazım, -çok yakında bulacağım.- ama önce şu tez bi bitsin. bu tarz hayallerimi paylaştığımda insanların beni çok ciddiye almadıklarını da fark ediyorum ama benim için sorun değil, ciddiye alınmak için yaşamıyorum neticede hayatımı. hayallerimi gerçekleştirmek için yaşıyorum. her zaman dediğim ve de hep hissettiğim gibi kariyer benim için bir şey ifade etmiyor, para kazandığım sürece yaptığım işin bir önemi de yok. çalışmak benim için bir araç, hayatta gerçekten yapmak istediğim şeylere beni ulaştırsın diye kullanacağım bir şey. ha tabii ki beni mutlu edecek birkaç meslek var ama eğer şartlar beni o mesleklerden uzak tutuyorsa da oturup ağlamam, başka bir iş yapar, bir süre ruhumu sıkar sonra da gerçekten istediğim işleri yapabilmenin yollarını ararım, kendime fırsatlar yaratmaya çalışırım. umarım gerçek hayat beni bu konuda çok fazla zorlamaz ve hayal kırıklığına uğratmaz ama şimdilik hayaller güzel, hayat güzel. ankara'da olmak yerine bambaşka yerlerde olmayı isterdim tabii ama olsun o kadarına da ses etmeyeyim şimdilik.

bir de gezi bloglarını çok seviyorum, internetle oyalandığım zamanın çoğunu gezi blogları okuyarak ve yenilerini keşfederek geçiriyorum. bu sıralar kafamda gezi blogu açmak gibi de deli fikirler var, altından kalkabilir miyim bilmiyorum ama işte deli gönül istiyor. geçen yıl gezdiğim yerler ve genel olarak seyahat hakkında yazma fikri aklıma geldikçe beni mutlu ediyor. sanki o konuda söyleyecek bir şeylerim varmış gibi geliyor. başka konularda beni terk eden cümleler belki oradan tekrar hayatıma girmeyi bekliyorlardır. işte böyle blog, şimdilik benden bu kadar. şarkı çok güzel ama şarkıyı unutmamak lazım. the head and the heart'ın yeni albümünü de yakın zamanlarda dinledim o da pek tabii ki çok şükela bir albüm olmuş. önümüz kış, dinleyecek böyle yeni ve güzel albümlerin olması da en büyük temennimiz. müzik çok güzel şey.

19 Temmuz 2013

Bambaşka

burada ben galiba bambaşka bir insan oldum. beynim çok farklı çalışıyor, fiziksel sağlığım bile bambaşka hallerde.hani şu klasik, insan istediği kadar mekan değiştirsin kendinden kaçamaz ya da sorunlar her gittiğin yerde seni takip eder tarzı fikirlerin aslında çok da bilgelik dolu şeyler olduğunu sanmıyorum artık. bence insan mekan değiştirerek ya da seyahat ederek kendinden çok güzel bi şekilde uzaklaşabilir veya şöyle söyleyeyim; insan sonunda kendini bulabilir. bir yerde sabit dururken var olan benliğimizin gerçek olduğundan nasıl emin olabiliriz ki zaten? eğer hiçbir yere gitmiyorsak ya da" farklı ben ihtimallerine" tamamen sırtımızı dönmüşsek asıl o zaman kendimizden kaçamaz bir halde olmuyor muyuz? asıl o zaman dibe kadar battığımız problem havuzunun içinde debelenip durur bir şekilde öylece kalmıyor muyuz? ben mekan değiştirdikçe ferahladığımı, çok daha mutlu, insanlarla çok daha barış içinde olduğumu fark ettiğimden beri bu soruları soruyorum kendime. bazen hayattaki tek bir şeyi değiştirmek birtakım seri olayların başlamasına sebep olabiliyor. tek bir kararla insan yeni bir hayata başlayabiliyor. mesele o tek bir kararı alabilmek sanırım. her şeyin her zaman daha iyiye gideceğinin de garantisi yok elbette ama denemek bedava. bende işe yaradı ve şu anda olduğum insandan fazlaca memnunum. yaşamayı severek yaşamak da bambaşka bir şeymiş.

4 Mart 2013

True Love Waits*

yazmaya dönmek. bölüm bir.
uzun zamandır hiçbir şey yazmıyorum, hayatta en sevdiğim şeylerden biri olduğu halde bilgisayarın ya da bir defterin başına oturup adam akıllı bir şeyler yazmayalı çok uzun zaman oldu. eskiden, ne düşündüğümü, ne hissettiğimi anlamam için önce yazmam gerekirdi, ancak yazdıklarımı okuduktan sonra anlıyordum tam olarak neler olup bittiğini. hayatımı kendime bir hikaye gibi anlatmazsam yaşamamışım gibi geliyordu herhalde. tabii şöyle bir gerçek de vardı ki ben zaten yaşamıyordum. var olmanın yaşamak olduğunu zannedip birbirinin aynı günlerimin içinden hikayeler çıkarmaya çalışıyor, perişan zihnimin süzgecinden geçirdiğim şeyleri bir de yazı süzgecinden geçiriyordum. çok mutsuzdum, mutlu olduğum zamanlarda bile mutsuzdum ve bunu ancak gerçekten mutlu olduğumda anladım. bir zamanlar mutluluk zannettiğim şeyin aslında sadece ortalamanın üstü bir gün geçirmek olduğunun ayrımına vardım. anlık neşeleri uzatmaya çalışıp çalışıp kendime mutluluk diye kakaladığımı fark ettim. bu farkındalık sonrası geçmişteki halime acımak gibi saçmalıklar içine de girmedim. geçmişim için üzülemeyecek kadar şu anda yaşıyorum ve doğrusunu isterseniz; geçmişimde geçmişim için fazlasıyla üzülmüştüm. belki tüm geleceğime yetecek kadar üzülmüştüm. yaşam enerjimi sömüren, babamın elli yıldan fazla yaşayıp öldüğü bu şehirde, kendime bir türlü istediğim hayatı kuramadığım bu yerdeyim şimdi. delice sevdiğim ankara'dayım. odamda oturmuş kendime bakıyorum. bir zamanlar olduğum insana ve hala olabileceğim onlarca farklı insan alternatifine... mutlulukla ilgili laflar ederken hayatımda ilk defa mutluyum. gelmeyecek bir gelecekteki hayali kovalamıyorum. bazı hayaller gerçek olduktan sonra olayın özü tamamen değişiyormuş, nereden bilebilirdim?

bir şarkı. bölüm iki.
öyle şarkılar var ki ilk dinlediğim anda sabit kalıyorlar. sanki zamanda bir buz küpü haline geliyorlar. tüm anlar, tüm zaman eriyor sadece bir şarkılık zaman donuyor o çizgide. sonra her dinlediğimde hayatımın o donmuş anısına dönüyorum, her şey tamamen aynı orada, herkes olduğu yerde, kimse uzaklara gidememiş. bir şarkının içinde donup kalmışlar. bir sabah birlikte tavana bakmıştık, işte bir şarkılıktı hepsi hepsi. http://youtu.be/3Kh09MuIfIU

true love waits. bölüm üç.
radiohead'in böyle bir şarkısı var bilirsiniz. herkes bilir. "ben yaşamıyorum, sadece zaman öldürüyorum" diyor şarkda thom yorke. arada lütfen gitme de diyor ama giden gitmiş bile. o zaten bekleyecek ama gitme demesi de lazım. o illa ki denir. sonra hayat hep biraz bekleme modu. yaşamak zorlaşır ve zaman öldürülünce çabuk geçen bir şeydir.bunu da herkes bilir, thom yorke da tabii... zamanı öldürerek mesafelerden intikam mı almaya çalışırız yoksa? ondan da pek emin değilim. ama bazen zaman da mekan da sadece birer kelimedir çünkü true love waits.
*http://youtu.be/zbjMEUmwp2o

23 Ocak 2013

Yirmi Beş

İki gün sonra doğum günüm ve ben şaşırtıcı olmayacak şekilde yaşlanmayı düşünüyorum. 25 olmanın 24 olmaktan pek bir farkı yok elbette; altı üstü bir yaş ama niyeyse 25 yaş bir şeylerin mutlak olarak biteceği (bkz:çocukluk), bu zamana kadar yetişkin olamadıysam bile bu andan sonra olmak zorundasın düşüncesiyle kavga etmeye zorlanacağım ve ne yazık ki şu çok korktuğum 30'a doğru saymaya başlayacağım yaş olacak benim için.  Ayrıca 'okulu bitirdin o zaman işe gir, evlen çocuk yap ve hayatının her gününü aynı sıkıcı iş yerinde iş arkadaşlarınla ev eşyaları hakkında konuşarak geçir, eğer bunları yapamıyorsan hayatını boşa harcıyorsun' temalı konuşmaların çılgınca hedefi olacağımız yaşın da ta kendisidir ne yazık ki 25. Tüm bunları 24 yaşında duymadığımızdan değil, tabii ki de beynimizi yiyen insanlar her yaşımızda bir yerlerden türemek suretiyle bizi sinir krizlerine sürükleyebilirler ancak yirmibeşte iş ciddiye biner. Artık ciddileşmenin ve toplumun söylediği her şeyi yapmaya başlamanın net ve kesin yaşına gelmişizdir, bundan sonra yapılacak her türlü aykırı hareket affedilmez sınıfına girecektir.

Şimdi bu söylediklerim size abartı gibi gelebilir ama hiç öyle değil. Ben kendi kafamın içinde 25 olmayla ilgili birtakım mücadeleler verirken tüm bu "yaşın geçiyor sen hala bıdıbıdı..." şeklinde gelişecek cümleleri öngörebiliyorum. Çünkü çevremdeki insanlara bunların söylendiğini duydum, gördüm, şahit oldum. Bizzat bana söylendiklerine de şahit oldum pek tabii zira ben toplum, kültür, gelenekler bikbik diye konuşmayı çok seven teyze kafilesinin çok kez ortasında kalmış, akraba denilen ne işe yaradığı bilinmeyen garip güruh tarafından da evde kalmış şeklinde nitelendirilip hayrına şu kıza bir koca bulalım çalışmalarının hedefi olmuş bir insanım. Biliyorum ki bu yaşımda da bu tarz şeyler azalarak bitmeyecek tam tersine katlanarak artacak. Sonra şunu düşünüyorum bu insanlar, bu düşünceler hepsi sinir bozucu olmanın dışında aslında hiçbir şekilde beni etkilemesi mümkün olmayan şeyler. Kendimi bir şeylerin gerisinde kalmış, olmamış, olduramamış hissetmeme gerek yok. ÇÜNKÜ BU SÖYLENENLERİN HİÇBİRİ BENİM HAYALİM DEĞİL. Sabit bir gelirim olsun diye yaşam enerjimi tamamen sömürecek bir iş istemiyorum mesela. Evlenmek, gelinlik giymek, anne olmak falan hayatımın en temel, en önemli amaçları arasında yer almıyor mesela. Ne yapmak istediğime henüz karar vermemiş olmam da çok normal bence, herkes istediği şeyi, olmak istediği insanı, birlikte yaşlanmak istediği kişiyi falan 22 yaşında buluyor ve hayatını ona göre kuruyor olabilir, o insanlara da saygım sonsuz ama benim onlar gibi olmamam yanlış olduğum anlamına gelmiyor. Hayat bitmiyor, kimse herhangi bir planın gerisinde falan değil. Zaten zamanla ilgili ne biliyoruz da neyi planlamaya çalışıyoruz onu da hiç anlamış değilim aslına bakarsanız.

25 yaşında olmakla ilgili en büyük sıkıntım fiziksel ve ruhsal olarak yaşlanıyor olduğum hissi. Gerçekten bu konuda kendimi sakinleştirmeyi başaramıyorum. Aynaya baktığımda gerçekten çok daha yaşlı bi insan görmeye başladım ve hala çoğu zaman 17den gün almış falan gibi hissetsem de bazen kendimi çok yaşlı yorumlar yaparken yakalıyorum. Hayata bakışım yaş perspektifinden şekillensin hiç istemediğim halde bazen kendimi benden genç insanlara siz daha gençsiniz ilerde anlayacaksınız tarzı konuşmalar yaparken yakalıyorum. Sanki artık daha çabuk yoruluyorum, sanki okuduklarımı daha geç anlıyorum. Beynim ve bedenim biraz yavaşlamış gibi hissediyorum. Elbette yaşlanmaktan kaçmak mümkün değil, hayatımın her dönemi aynı fiziksel ve zihinsel kapasiteye sahip olamayacağımı da biliyorum. Biliyorum bilmesine ama sanırım bunu rahat bi şekilde kabullenmeye ve bu fikirle barışmaya henüz hazır değilim. Bu noktada biraz abarttığımı kabul de edebilirim, 25 öyle aman aman bir yaşlanma yaşı değil ama sanki sembolik olarak çeyrek asır yaşamanın verdiği bir yükü ekliyor üzerime.Çeyrek asır yaşadım da ne yaşadım, o kadar çok bile değildi yaşadığım o zaman neden yaşlanıyorum diye düşünüyorum ve 35ime geldiğimde de bu şekilde hissetmekten korkuyorum. 25 yıl yaşadığımı anlamadım ben, hiç o kadar çokmuş gibi değilken neden o kadar çok? Neden bu kadar yaşlıyız birden bire. Benim tüm kavgam bu. Bu yaşımda bir şey olmak zorunda olduğum ya da hayatımı boşa harcadığım iddialarını falan kendime dert etmeyerek salt yaşlanma fikrine takılıp kalmış durumdayım. O yüzden de  yeni yaşımda da beni mutlu eden şeyleri yapmaya devam etme kararı aldım. Seyahat etmek benim en büyük tutkum, seyahat etmek bir kariyer, bir gelecek planı falan değil ama şu hayatta beni gerçekten ama gerçekten mutlu eden ender şeylerden biri. O yüzden üzerimde herhangi bir baskı hissetmeden, fiziksel ve zihinsel olarak da iyice yaşlanmadan önce seyahat etmek, dünyayı görmek, yeni insanlarla tanışmak istiyorum. Şanslıyım ki bunu yapabilecek imkana da sahibim ve yeni yaşım için bu kararı vermiş olduğum için de kendimle çok acayip gurur duyuyorum.

Yeni yaşım kutlu olsun o zaman, çeyrek asırlık insanım, hey gidi. daha dün bisiklete binmeyi falan öğrenmiştim ben, bir de sanki en son üniversiteyi kazanmıştım. ondan sonra ne oldu nasıl oldu işte o arayı kaybetmişim. bir gün geldi ve yirmi beş yaşında oluverdim. kreşte aşık olduğum çocuğu bile çok net hatırlıyorum. 20 yıl geçmiş olamaz ama olmuş be hocam. neyse çeyrek asırlık Gökçe, yeni yaş yeni maceralar...

20 Aralık 2012

adım

bitmesini hiç istemediğim bir seyahat döneminin ortasındayım. 9 günlük mükemmel ispanya-portekiz gezisinden sonra yarın viyana'ya gitmek üzere tekrar yola çıkıyorum. sonra prag sonra da amsterdam. yeni yılın ilk günlerine kadar her gün yollardayım. sayısız tren, otobüs, uçak yolculuğu... beni bıraksanız tüm hayatımı bu şekilde geçirebilirim. her gün başka bir şehir, her sabah çanta toplayıp her akşam yeni bir yere yerleşmek. kilometrelerce yol, onlarca otobüs, tren koltuğu, pencereden dışarı bakarak geçirdiğim saatler, her yerde görülecek binlerce şey, tadılmayı bekleyen binlerce yeni yemek. saatlerce yürüdüğüm sokaklar...beni bırakın böyle yaşayayım, neden bir evim yok diye düşünmem bile.

yaşamımın 20 yılında gördüğüm, yaşadığım deneyimlediğim her şeyden daha fazlasını bu üç ayda yaşadım. hayatımda aldığım en güzel kararın kalmak değil de gitmek olması şu an çok mantıklı geliyor. zaten her zaman istediğim şeyin bu olduğunu anlıyorum. keşke bunu önceden yapacak cesaretim olsaymış, hayatımı bekleyerek,bir yerde uzun süre kalarak geçirdiğim onca zaman için üzülüyorum ama bundan sonrası için eminim ki benim hayatım bir yerde kalmak zorunda olduğum bir hayat olmayacak. çünkü gerçekten gidilecek çok yer, yapılacak çok şey, tanışılacak bir sürü insan var. eğer cesaret edip bu adımı atmasaydım dünyayı hala kendi perişan zihnimin sınırlarından görüp kendime acıyor olacaktım. ve şimdi belki de hayatımda ilk defa yaptığım bir şey için kendimle gurur duyuyorum. başka hiçbir başarının erişemeyeceği bir yerde duruyor zincirlerimden kurtulup, güvenli zannettiğim alanımdan kendimi koparıp hayatı görmek üzere yollara düşme kararım. sonunda mutluyum, sonunda olmak istediğim yerdeyim. sonunda gerçekten yaşıyorum.

13 Ekim 2012

Ev

dünyanın hali bir garip. bundan bir ay önce hiç bilmediğim, görmediğim bir şehrin tüm sokaklarını evim gibi biliyorum şimdi, evim gibi seviyorum. ev denilen şeyin aslında bize anlatılandan bambaşka bir şey olduğunu da burada öğrendim. bir sokağı, bir yatağı, bir insanı, bir pizzayı bile evim yapabilirim. bir çanta mesela tamamen ev olabilir. yollar da evdir tabii ki, pazarlar, bir üniversite binası, bir kahveci... çünkü bunların hepsi sadece benim ev fikrimin içinde var olabilirler. aslında insanın sahip olduğu tek ev kendisidir, o yüzden insan kendisini götürdüğü her yere evini de götürebilir. yani öyleymiş. öyle olmasına ne kadar sevindiğimi birkaç yavan cümleyle burada anlatmam çok mümkün değil ama belki hayatım boyunca hissetmediğim kadar mutlu olmamın sebeplerinden biridir bu aydınlanma. özlem, yalnızlık, aile,aşk, başarı, arkadaşlık gibi kavramların üzerimde yarattığı yükü bir süreliğine kendimin yani evimin dışında bırakmış olmak belki de beni böylesine hafifletiyor. ben hala aynı insanım, bambaşka biri olmam mümkün değil elbette ama içimde olabileceğim insana dair barındırdığım potansiyeli görmeye başladım sanki. belki bunca zaman taşıdığım yükün altında kaldıkları için göremediğim yanlarım su yüzüne çıkıyor yavaş yavaş. çok garip. dediğim gibi dünyanın hali bir garip. insanın hali de bir garip.

son zamanlarda delice sevdiğim bir şarkı var, şarkının son cümlesi şu; "when this world becomes too much to hold, let it go." belki sonunda bunu başarabildiğim için, artık dünyanın yükünü sırtımda taşımaktan vazgeçtiğim için daha güzel günler göreceğim. belki gerçekten herkesin hayatında dünyanın yükünü bir kenara bırakıp, kendini alıp gitmesi gereken bir zaman vardır. diğer türlüsü çok zordu çünkü. bırakmak güzelmiş. size her zaman bırakmanın zayıflık olduğunu söyleyen insanlar olacaktır çevrenizde ama bence bir gün, en azından bir süreliğine ne varsa sırtınızda bırakın gitsin. bir de böylesini görün, beğenmezseniz zaten dünyanın yükü sizi her zaman bekliyor olacak, geri dönersiniz olur biter.

son olarak;
"But this world spins on without our permission, we can hold our breath and keep on wishing or we can take it for a ride."

11 Temmuz 2012

Gitmek ve Hayali Kökler

gitmek üzerine bir yazı mı yazsam diye düşündüm bugün, hemen ardından da gitme konusunun bana artık hiç de dramatik gelmediğini fark ettim. olayın doğası beni çok mutlu ediyor bu sıralar. gitmeyi bekleme kısmı bile yeterince iyiyken gitme eyleminin kendisini gerçekleştirdiğimde ne biçim iyi hissederim bilemiyorum. hayatımın gitmelerle barışık bu pek şirin aşamasına gelebileceğimi de pek tahmin etmiyordum doğrusu. hatta 17 yaşımdaki ben şu halimi görse o dandik lisenin bahçesinde benim için bir tur sevinçten koşardı. elbette bir yıl süreyle dalga konusu olurdu ama o durumu da pek umursamazdı. o zamanlar gitme hayalleri kurmadığımdan değil, çocukken bile, kökleri çok sağlam şekilde toprağa tutunmuş bir aileden geldiğim halde, hatta hayatımın hatırladığım kısmında HİÇ taşınmadığım halde her zaman uzakları hayal ederdim. o ihtimali hep çok sevdim ama köklerim çok sağlamdı. benim yolculuklarım bir yere kadar hep hayaliydi, ihtimallerin yollarını zihnimde katettim. bir yanım gitme fikrine aşıkken bir yanım hep çok korktu. güvenli alanımı, nereye kadar uzandığını tahmin bile edemediğim köklerimi toprağın altında bırakıp uzaklaşmak imkansız gibi gelirdi. sevdiğim ülkelerle ilgili fotoğrafları dergilerden kesip yıllardır uyuduğum odamın bir çekmecesinde sakladım uzunca zaman. ufak tefek gidip görüp yine aynı eve, aynı şehre, aynı odaya döndüm. neden korktuğum hakkında çok geçerli bir açıklamam yok, ha oturup analiz ettiğimde bir sürü ıvır zıvır açıklama bulabiliyorum ama bik bik psikolojik açıklamalar yapmaktan da dinlemekten de sıkıldım. ayrıca geçmişteki bir düşünce ya da eylemin nedenleri hakkında kafa yormak yerine şu anki bir duygunun peşinden gitmeyi tercih eden bir insana dönüşme çabamı da göz önüne alarak, net bir şekilde söylüyorum ki; kim takar geçmişteki yanlışları. şu an için kendimle ilgili bildiğim şey, korkunun kaybolduğu, gitmenin ve uzunca bir süre burada olmama fikrinin bana inanılmaz iyi geldiği, ayrılık sahnelerinin zihnimdeki dramatik renginin giderek solduğu, köklerin aslında tamamen hayali bir toprakta gömülü olduğu, gerçek hayatta ise dilediğim kadar bağlı, dilediğim kadar da kopuk olabileceğim gerçeği. gerçeğin hayalden daha kolay gelmesi (ne garip) ve gitmenin somut olarak gerçek olduğunun tam ayrımına vardığım anlarda hissettiğim şeyin salt bir neşe ve heyecan olması... bunlar tek tek küçük aydınlanmalar belki ama bir arada olduklarında masamın üzerinde yığınlar halinde birikmiş bir sürü kitabın çağrıştırdığı şey kadar büyük ve etkili olabiliyorlar benim için: ihtimaller, ihtimaller... ihtimalleri hala çok seviyorum, sadece bu kez ihtimallerin yollarını kafamın içinde değil dışarıdaki dünyada da katedeceğim. yollar her zaman güzel, bazen dönebileceğin bir evin olduğunu bilmek güzel ama bazen evsiz olmak, köksüz olmak ve kopmak da güzel. kimi zaman yeni bir ev ihtimalinin kendisi güzel. geçmişte bir şeyi neden yapamadığın üzerine kafa yormayı bırakıp ilerleyebilmek de güzel. belki de insan bunu yapmayı başarabildiği an hayali köklerinden de kurtulmaya başlıyordur.

9 Temmuz 2012

Ağ

insanlığın birçok teknolojik çabası başkalarını anlayabilmek üzerineyken neden bir türlü bunu başaramıyoruz çok merak ediyorum. telefonun icadını düşünüyorum mesela, bize uzak olan insanlarla konuşabilme imkanımız olsun diye telefon gibi bir şey icat ediyoruz. konuşabilelim, birbirimizi anlayalım, sesimiz uzaklarda da duyulsun diye. sonra o yetmiyor interneti icat ediyoruz. dünyadaki tüm insanları birbirine bağlayalım, tanıdığımız tanımadığımız herkesle iletişim halinde olabilelim, dünyanın bir ucunda çekilen acıları da canlı canlı görelim diye böyle bir şey yaratıyoruz. dilleri birbirine çeviriyor her dilde yazılan kitapları kendi dilimizde okuyabiliyoruz. sürekli anlaşmaya, sürekli birbirimize ulaşmaya çalışıyoruz. insanlığın tüm tarihi birilerine ulaşmak üzerine kurulu. düşünceleri aktarmak, uzakları da görebilmek, tanıyabilmek üzerine... bu kocaman insanlık macerasında tüm çabalar bunun üzerineyken neden hala bu kadar uzağız? birbirimize kablolarla, wirelessla telefonla mektuplarla, kitaplarla bağlı olduğumuz halde neden hala bu kadar yalnızız. neden anlaşamadık? neden dünyanın bu ucunda da öbür ucunda da insanlar hala mutsuz? tüm bu bağlantıları insanların üzüntüsünü görebilmek ama bunun hakkında hiçbir şey yapamamak için mi kurduk? o kadar çok araç, yollar, uçaklar, cep telefonları, sms, sosyal medya, posta teşkilatı, kitaplar, televizyon... acaba bunların hepsi sadece kendimizi anlatmak için mi? anlamaktan çok söz sahibi olmak, sadece kendimizi ifade edip rahatlamak için mi? yoksa "bir şekilde birbirimize bağlıysak o zaman aslında yalnız değilizdir" gibi bir fikirden yola çıkarak kendimizi kandırmaya mı çalışıyoruz? belki de tüm çabamız imkansız bir şeyi gerçeğe dönüştürme inadımız yüzündendir. öylesi çok mümkün görünüyor ki; farklı bedenlerin içinde yaşayan insanların her birinin dünyası bambaşkadır ve tüm dünyayı geçtim, iki insanın bile birbirini anlayabilmesi sadece bir ütopyadır. teknik olarak birbirimize bağlı olmamız, pratik söz konusu olduğunda sadece bir ayrıntıdır. ya da ben yine çok karamsarım.

19 Haziran 2012

Yaşasak ya!

bir akşamüstü nedensiz yere gelen "yaşasak ya" isteği gibisi var mı? yapılacak bir sürü şey benden habersiz, bir köşede birikmiş ve sonsuza kadar yorulmayacakmışım gibi hissettiğim o kısa anlar. gerçekten kısa ve nadir anlar. bıraksalar dünyanın dönme hızına yetişeceğim neredeyse. kafamın içi öylesine dolu ve planlı ki o kısa anlarda. o birkaç saniyede beni yakalasanız mutluluğun formülünü verebilirim size. ama tam o anlarda yakalayın beni çünkü sonra kendim de unutuyorum her türlü formülü. ya da sadece o anlarda herhangi bir şeyi formüllere indirgeyebileceğime inanıyorum. bazen müzik bazen biraz alkol bazen fazla miktarda kahve öyle hissetmeme vesile oluyor gibi gelse de asıl yaşasak ya anları hiçbir şeyin etkisinde olmadığım sessiz akşamüstleri geliyor bana. yaşamayı istiyorum bilinçli olarak, sanki bunu düşünüyorum birkaç saniyeliğine. hayatımın geri kalanında yaşamak üzerine hiç düşünmemişim ve sanki tam o an anlamışım gibi. diğer zamanlar ne olduğunu bilmediğim bir yükü taşımanın yaşamak olduğunu kabul etmişim gibi. hep taşıdığım için bir parçam olduğunu zannettiğim bir yük yaşamak. ama o yaşasak ya anları, öylesine bir akşam üzeri bir anda kafamın içinde yanan kibrit gibi. güzel kokan ve hemen sönen bir kibrit.

18 Haziran 2012

Zaman

hayatımın 2 yılını seksenlerde 10 yılını doksanlarda ve 12 yılını iki binlerde geçirmiş biri olarak geçen gün defterime 2012 diye tarih atarken kendime yabancılaştım. hayatımın çoğunu 2000li yıllarda geçirmiş olduğum halde 2012 yılında yaşıyor olmak çok garibime gitti . tarihi düşündüm, insanların günlüklerine yazdıkları tüm tarihleri düşündüm. insanlık ve zamanın bitmeyen mücadelesi... 2000 yıldan fazla bir süredir bir yerlere tarih yazılıyor olduğunu fark etmek kendimi çok çaresiz hissetmeme neden oldu. bunca yıl boyunca insanlar bir kağıdın üzerine günleri ayları ve yılları yazdılar. sonra o gün,ay ve yıllar geçti, sadece defterlerde kaldı tarihler. tarihler bir yerde kalmaya uygun değil ki, var oldukları bile şüpheli. ama ben ve benim gibi insanlar miladi takvimin başlangıcından beri bi yerlere yılları yazıp duruyorlar. o yıllar birike birike 2012'ye kadar da ulaşıyor ama ben defterime yazdığım tarihe bile inanamıyorum. ne var ki inatla tarih atmaya devam ediyorum. yazılı olan şey gerçektir değil mi? öyle olması gerek, ama söz konusu tarih olduğunda bunu hissedemiyorum. hayatımın on iki yılını 90lardan sonra yaşadım ama sanki yaşamadım. tarihsel boyuttan düşündüğümde 2012'yi görmek bana hiçbir şey ifade etmiyor. zamanı bir türlü yıllarla düşünemiyorum. tabii ki hayatımı dönemlere bölüyorum, matematiksel hesaplar yapabiliyorum, tarih sorulduğunda hiç şüpheye düşmeden cevap verebiliyorum ama bunu derinden hissedemiyorum. hayatım boyu zaman birimleriyle kavga edip durdum, bi yerden sonra herhangi bir şeyle kavga etmenin manasız olduğunu kavradım ve kavgaları bıraktım ama kavgayı bırakmış olmam zamanla ilgili meselelerimi çözdüğüm anlamına gelmiyor ne yazık ki. zamanla ilgili meselelerimi çözemedim.

zaman benim için hep bir gariplik. günlüklere yazılan tarihlerin garipliği gibi. geriye dönüp bir günü gün olarak hatırlayabiliyor mu insan ? hatırlayamıyor. bir duyguyu, bir olayı, bir insanı hatırlayabiliyor ama bir günü, bir ayı, bir yıl zamansal olarak hatırlayamıyor. çünkü öyle bir şeyin imkanı yok. o zaman neden zamanı mümkün olan en küçük parçalara bölüp, onları bi yerlere not ediyoruz? ne değişecek ki? 2012 yılında 24 yaşımda olmam nedir ki? 1940'da yazılan bir kitabı okurken bunu yazan insanın benden 100 yıl önce doğduğunu düşünmenin ne yararı var. insanların saplantılı şekilde zamanı kontrol etme çabaları bazen çok acınası geliyor bana. çünkü bunca çabaya rağmen kontrol edemiyorlar. her şeyi bin parçaya bölsek de o parçaları birleştirip bir bütün elde edemiyoruz. zamanın bizden bağımsız olduğunu kabul edip günlüklere zaman yazmayı bırakmak en doğrusu belki. bunu yapamayacağımı biliyorum ve bu yüzden kendime de acıyorum. çünkü  yaşadığım yılla ayla ve günle bağlantı kuramayacağımı bildiğim halde her seferinde zamanın bir şey ifade etmesini istemeye ve her şeyin anlamlı geleceği bir gün görebileceğime dair umudu barındırmaya devam edeceğim. belki ani bir aydınlama yaşayıp zaman birimlerinin önemini falan anlarım gibi boş umutlarım var. hiçbir şey anlayamayacağım çok açık ama ne yapayım ben de insanlık dramının bir parçasıyım. zaman ve umut kavramlarını öyle şıp diye silemem ki hayatımdan. gariplik devam ederken ben defterlere tarih yazmaya devam edeceğim. yaşlanacağım, yaşlanmamı yıllara bile bağlayacağım belki. "yıllar geçti gitti yaşlandık be çocuklar" diye başlayan konuşmalar bile yapabilirim, kim bilir.

6 Haziran 2012

Bir Gün Tek Başına

üç sene önce mutsuzluğun ve hastalığın son noktasında can çekişirken, geceleri doğru düzgün uyuyamadığım için yatağımda yatarak kitap okuyordum. kafamı yastığa yan koyup kitabı da yatağın üzerine bırakarak neredeyse hiç kıpırdaman kitap okumayı o yıl öğrendim. ondan önce yatakta kitap okumak demek kol ağrısı demekti benim için. neyse ki her mutsuzluğun minik avantajları olabiliyor. o zaman, uzunca bir süre hareketsiz şekilde Bir Gün Tek Başına'yı okumuştum. nedense kitap bir türlü bitmiyordu. her gün okuyordum ama çok yol alamıyordum. bir ay falan sürdü yolculuğumuz. şimdi geçmişi düşününce bunun sebebinin depresyon yüzünden zayıflayan zihinsel yeteneklerim olduğunu anlayabiliyorum. normal okuyorum zannediyordum ama belli ki durum o değilmiş. belki de kıpırdamadan kitap okumanın bir yan etkisiydi bu yavaşlık. uzun sürdü ama kitap elbette çok güzeldi, hala ara sıra düşünürüm. belki de kitabı okuduğum dönem yüzünden hayatımdaki mutsuz zamanlar benim için bir gün tek başına ile kodlanır. kocaman turuncu bir kitap imgesi gözümün önüne gelir hep. birlikte uyuyakaldığım, yastığımla aynı hizada duran bir kitap. içinde barındırdığı tüm karakterler benim gibi mutsuz, yalnız, debeleniyor. bugün yine durup dururken gözümün önünde belirdi kocaman turuncu kitap. mutsuzluğu aktif bir şekilde düşünmüyordum veya hissetmiyordum ama bilinçdışım bana mutsuzluğu göstermek istedi sanıyorum ki. -neden böyle şeyler yapıyorsa artık.- kenan'ı düşündüm. kitabın son sayfaları geldi aklıma. herhalde iki gün boyunca son sayfaları düşünüp ağlamıştım. ya da zaten her gün sürekli nedensiz yere ağlıyordum ve kitabın sonu bu ağlamalara denk gelmişti. biraz bulanık o kısımlar. ve bugün yine aynı odada yatarak ama bu sefer kollarımı ağrıtarak başka kitaplar okuyorum, artık hareketsiz duramıyorum, odamın içinde yürüyorum, daha hızlı düşünebiliyorum, yine tüm dünyanın içini bayan şarkılar dinliyorum. ama içimin bayılmasını da kıyılmasını da seviyorum. Bir Gün Tek Başına benim için hep yalnızlığın ve mutsuzluğun kitabı olmaya devam edecek. bunu kitaba bir haksızlık olarak da görmüyorum. çünkü o hayatımın en karanlık dönemine eşlik eden bir arkadaştı benim için. bazı arkadaşların mutsuzluğumuza denk gelmiş olması eğer onlar açısından bir sorun değilse benim açımdan güzel bir şey bile olabilir. eminin Vedat Türkali için ya da Kenan ve Günsel için bir mutsuzun arkadaşı olmak problem olmamıştır. benim içinse onlar birer kurtarıcı, beni kurtarmamış olsalar bile. kimseyi kimseyi kurtaramıyor tabii ki, onu biliyorum ama kendimi kurtarma yolundaki yol çizgileri olmalarına kimse karışamaz. bana kurtuluş yolunda rehberlik edecek ya da kendi sonumu yazmama vesile olacak bir sürü kitap, bir sürü kahraman ve bir yerlerde yazan, yatağında hareketsiz şekilde kitap okuyan, yalnızlığını kitaplarla paylaşan insanlar iyi ki varlar. biliyorum ki varlar. onlar olmasaydı yattığım yerde her şeyden vazgeçmek çok daha kolay olurdu.


2 Haziran 2012

Geleceğin Hayaleti

Belki de hayatımda ilk defa pazartesi gelsin diye bekliyorum. Gerçekten de bekliyorum.Yaptığım şey bundan ibaret. Pazartesi gününe yazmam gereken bir makale ve sınav için okumam gereken 400 sayfa olduğu halde cumartesi günü bu saatte ben daha makale için iki sayfa yazıp kitaptan da sıfır sayfa okudum. Başarısızlık gibi bir kaygım olmadığı şu halim ve tavrımdan net anlaşılıyordur. Artık öyle yoruldum ki umursayacak enerjim bile kalmadı; çok güzel bir durumdayım yani. Sadece bekleme kısmı kötü. Pazartesi bittikten sonra ise okulla ilgili sonuçları düşünmeden etmeden bir süre duvarlara bakarak beynimi yerine getirmeye çalışacağım, çünkü sanıyorum ki bu dönem biraz yerinden oynadı. Biraz da değil, ciddi şekilde yer falan değiştirdi, hatta beynim kalbimin olduğu yere kadar düşmüş olsa ona bile şaşırmam. Birkaç gün sakinlikten sonra birkaç aydır okuyamadığım kitaplarımı okuyacağım, iki tane yeni diziye başlayacağım, bir de ingilizce hiçbir şey okumak istemiyorum mümkünse. Makale okuma devrini üç aylığına kapatıyorum, en azından umudum bu yönde. Sonra bu yaz vize işleriyle falan uğraşacağım, onlar biraz gözümde büyüyor olsa da o işin sonu beni çok mutlu edeceği için söylenmiyorum şimdilik. Ama uğraşırken canım çok sıkılırsa diye söylenme hakkımı saklı tutuyorum. Her neyse dertleri ve tasaları gelecekteki Gökçe'ye iletiyorum, o ilgilensin artık. Bugünün Gökçesi sadece beklemekle meşgul olabilir çünkü. Bir de gelecekteki ben'e buradan naber la diyorum, umarım mutlusundur gelecekteki ben. Sonbaharın ve kışın çok eğlenceli geçmiş olmalı. Seneye ilkbahar geldiğinde bunları aklından çıkarma. Ha bir de gittiğin yerlerde en az otuz çeşit bira denemezsen hiç gelip de yüzüme bakma.Gerçi ben geçmişte kalacağım için yüzüme bakma şansın olmayacak ama hadi neyse lafın gelişi konuşuyorum, sen anladın beni. Avrupa dediğin yerin yarısı şarap ve bira diğer yarısı da güzel binalar. İlk yarısı için beni hayal kırıklığına uğratma. Ha belki bi de çok sevdiğin ama buralara uğramayan müzisyenlerin konserlerine de gidersin. Gitsen ne güzel olur. Neyse gelecekteki ben, konuşacak daha çok zamanımız var. Üç ay boyunca sana yazmaya devam ederim, şimdilik beklemedeyim. İmza: şimdiki zaman Gökçe.

Ben kendimin çeşitli versiyonlarıyla muhabbet ederken siz de pazartesiye kadar şu şarkıyı dinleyin. Yani tabii isterseniz, öyle emir veriyormuşum gibi değil. Herkesin takip ettiği bir hayalet vardır elbet, kimi de böyle zavallı gibi kendi hayaletini takip ediyor. Ama valla özünde iyi bir hayalet. Sizin takip ettikleriniz de özlerinde iyi hayaletlerdir, ben biliyorum.

6 Mayıs 2012

Gerçeklik vs. Rüya

son zamanlarda sadece rüya görme ihtimalim olduğu için uyuduğum zamanlar var. gördüğüm rüyalarınsa iyi veya mutlu olacağının garantisi yok tabii ama rüyaların gerçeklik olmaması benim için yeterli zaten. gerçek olan şeylerden ölesiye tiksindiğim bir dönem yaşıyorum. bir tek rüyaların yarattığı o garip ruh halini seviyorum. gerçek ruh halim çöp kutusundan hallice olduğu için, her rüya çöp kamyonundan bir adım daha uzaklaşmak gibi geliyor bana. tırnaklarımı ellerime geçirdiğim veya avazım çıktığı kadar bağırıp gecenin bir yarısı annemi korkuttuğum rüyalar da bunlara dahil. geçen gece kendi sesim yüzünden uykumdan uyandım. gözümü açıp kapıya doğru baktığımda annemi gördüm. gelmiş, kapımın önünde kendi kendine gülüyor. ne dediğini duydun mu? diye sordu. ben hala yarı uyur şekilde ne dedim? dedim. buyrun demişim birkaç kez, bağırmışım BUYRUN BUYRUN diye. ne tarz bir rüya görüyordum bilmiyorum, kendi sesime uyandığım halde ne söylediğimin farkında da değildim ama bu kadar kibar ve ısrarcı bir şekilde kimi buyur ediyordum çok merak ettim. merak ettim etmesine ama bu uykuda konuşma ve rüyalarımı seslendirme olayımdan da yavaştan nefret etmeye başladım. illa ki gerçek hayata bir köprü kuruyorum. sanki zorundayım. uykumdaki şeyi neden inatla gerçeklik boyutuna iletmeye çalışıyorum bilmiyorum. manasız bir davranış. rüyayı bile rüyada yaşayamayacak mıyım ben? gerçi bu rüyalar bile gerçekten çok daha fazlası benim için. yine de mesela rüya dediğim yer su altı gibi ya da gökyüzü gibi bir şey olsaydı. sadece rüyadayken oralarda yaşama becerisine sahip olsaydım, yeryüzüyle iletişimim tamamen kopuk olsaydı. yeryüzü aşağıda ya da yukarıda var olmaya devam ederken ben sessiz bir gökyüzünde yaşasaydım. ya da sponge bob'un kasabası gibi bir su altı rüya kasabası da fena olmazdı. hem zaten suyun altında bağırsam bile annem duyamazdı. çocukken suyun altında bağırmayı deneyip birbirimizi duyabiliyor muyuz deneyleri yapardık arkadaşlarımla. kim nefesini daha fazla tutacak gibi salakça denemeler yaptığımızı da düşününce o zamanları hayatta kalarak geride bıraktıysam, bu zaman suyun altından bağırsam, hatta genzime inanılmaz ölçüde tuzlu su bile kaçsa ölmem gibi geliyor. zaten rüya dediğimiz şey saniyelerle ölçülen bir olgu. TARDIS'in bigger on the inside olması gibi rüyalar da içindeyken çok uzun, dışardan bakınca ise birkaç saniye süren kapalı göz hareketleri. o yüzden orada saatlerce nefessiz dolaşsam gerçek dünyada hepi topu 5 saniye olacak. 5 saniye ile öleceksem de ölürüm. gerçeklikten tiksindiği için ölen insan olurum. mezar taşımda yazan şey çok havalı olur en azından. bu zamana kadar mezar taşımda ne yazsa diye hiç düşünmedim. bizim kültürde öyle şeyler pek yok biliyorum ama öldüğümde başka bir kültürün parçası olursam diye bunu bir düşünmem lazım. tek bir cümleyle bir hayat özetlenebilir mi acaba? mezar taşına kompozisyon yazmak isteyen bir kimseydi diye yazdırırız hiç olmadı. kısa kesmeyi hiç bilmezdi. hikayeleri doğrusal zaman akışıyla anlatamazdı, önce hep sonu söylemek isterdi. zamanın akış şekline sinirliydi. bir sürü seçeneğim varmış meğer. düşününce bulunacak bir şey demek ki, o zaman çok dert etmeyeyim şimdi bunu. nereden nereye. rüya diyordum evet, gerçeklikten bıkmak diyordum. ölüm dedim sonra, neden bilmiyorum. öldüğümüzde sonsuza kadar rüya görseydik, hiç bitmeyen bir rüyanın içindeki hologramlar olsaydık güzel olurdu sanki. ölümün kendisi var olan son gerçekken ve insanı gerçekliğin diğer tüm boyutlarından koparırken tüm bunların yanında bir de rüya evrenine açılan bir kapı olsaydı bunu hiç garipsemezdim, çok mantıklı olurdu zira. (mantık???) sanırım bu sıralar çok fazla sci-fi dizi-film falan izliyorum. aşırı maruziyetten beynim yandı. mantık anlayışımın tipi kaydı. her neyse rüyalar iyidir. aslında hiçbir şeye zamanım yokken 14 saat uyumak da iyidir. bireysel bir başkaldırı. neye olduğunu henüz bilmiyorum. ayrıca dünyanın en zararsız başkaldırışı da olabilir. uyuyarak isyan ettim, neye? spesifik bir cevabı yok ama çok geniş bir cevap verebilirim; gerçekliğe.

4 Nisan 2012

Çocukluk Rüyası

çocukken gördüğüm ve asla unutmadığım bir rüya var. sanırım 5 yaşındaydım bu rüyayı gördüğümde, daha önce bile olabilir, tam kestiremiyorum yaşımı. hala ne zaman bu rüyayı düşünsem gözlerimi kapattığım an canlı bir şekilde resmedebilirim tüm ayrıntılarıyla. rüya şöyle: çok yüksek inşaat vinçlerinin birinin üzerindeyim. oraya babamla beraber çıkmışız. gündüz vakti demirlerin üzerinde yürüyoruz ve en ucuna geliyoruz. sonra babam ortadan kayboluyor ve birden gece oluyor. ben tek başıma o vincin en ucunda kalıyorum. uzun süre tek başıma orada duruyorum. çok yüksek ve karanlıktan başka bir şey göremiyorum. hayatımın sonuna kadar orada kalacağımı düşünüyorum rüyada, bir de çok büyük bir korku var. korkuyu çok net hissediyorum. ertesi gün oluyor, sabah hala vincin tepesinde tek başımayım ve ağlıyorum. rüzgar esiyor, ayağımda ise sarı botlar var. sarı bot imgesi çok canlı. sarı botlara bakıyorum, demirler arasında yürürken dikkatim hep botlarda. rüyayı tam olarak böyle hatırlıyorum ve gözlerimi kapadığımda kendi çocukluğumu o vincin tepesinde görebiliyorum. bu zihnimin bir yanılsaması mı bilmiyorum ama yıllar içinde hiçbir ayrıntı değişmeden hatırladığım bu. birçok rüya ertesi gün çok net hatırlansa bile birkaç gün sonra neredeyse hiç görülmemiş gibi silinir aklımızdan fakat bu rüya nedense silinmedi aklımdan. sürekli tekrarlayan rüyalardan da değil üstelik, sadece bir kere gördüm ama unutmadım.

insanların hatırlayabildiği en eski anıların önemli olduğunu söyleyen bir psikolog vardı kim olduğunu hatırlayamıyorum şimdi, onun bu düşüncesi doğruysa belki ilk anı gibi hatırlanan en eski rüyanın da aydınlatıcı bir manası vardır. analiz etmek lazım tabii ama ben yıllardır o kadar içindeyim ki rüyanın, dışarıdan bakıp analiz edemiyorum çünkü bu rüyayı her düşündüğümde rüyadaki o yoğun korku ve yalnızlık duygularına kapılıyorum; kafam çalışmıyor, sembolleri kestiremiyorum. neredeyse 20 yıldır sahip olduğum, yanımda taşıdığım bu rüya acaba bana bir şey anlatmak istediği için mi bu kadar zamandır beni terk etmedi? acaba bir misyonu olduğu için mi hep aklımda. belki de çözmem gereken bir şey var ve onu çözdüğümde kendimle ilgili bir şeye anlam vermiş olacağım. gerçi düşünüyorum da çocukluğumda görüp hiç unutmadığım iki farklı rüya daha var ve oldukça anlamsız geliyorlar bana, kendimle ilgili bir bilmecenin parçası olamayacak kadar sıradanlar. bir tanesinde bir cips paketinden iki kişi aynı anda cips yiyorduk ve yokuş aşağı yürüyorduk. öyle manasız bir rüya ki bunu da yıllardır hatırlıyor olmam inanılmaz saçma. yediğimiz cipsin turuncu kaplı doritos peynirli olduğunu bile hatırlıyorum üstelik. üçüncü rüyada ise uçuyorum, bir de mavi uçurtma var, o kadar. üçü arasında bir bağlantı kurabilsem çocukluğumdan aklımda kalan bu rüyaları biraz daha aydınlatabilirim belki ama hiçbir bağlantı göremiyorum. sanırım bu rüyalar benim için muamma olarak kalmaya devam edecekler. yaşamım boyunca bunları hatırlayacak, gözlerimi kapadığımda hep çocuk halimle vincin tepesinde korkmuş beni görüp, yokuş aşağı inerken cips yiyeceğim. ve galiba sadece çocukken mavi uçurtmalarla uçmam hatırlanmaya değer olacak. keşke bilebilseydim neden sadece bu 3 rüyayı bu kadar net hatırladığımı ve ilk rüyanın neden hala üzerimde bu kadar korkunç etkileri olduğunu. acaba bundan 20 yıl sonra sadece 20li yaşlarımdan hatırladığım rüyalar da olacak mı? acaba bazı dönemleri rüyalarla mı kodluyoruz? insanın rüya haritası yaşam haritasına tekabül eder mi? belki de bundan sonra gördüğüm rüyaları not ederek kendi rüya haritamı çıkarmalıyım. belki diğer parçaları tamamlayınca çocukluk rüyalarım anlam kazanacaktır. yaşayıp öğreneceğim, yapacak başka bir şey yok. belki bir gün büyük resmi görürüm ben de.

27 Mart 2012

Masal

bir zamanlar "yalnızlık insana bir kez yapıştı mı kolay kolay bırakmıyor" gibi bir cümle kurmuştum burada. neden böyle cümleler kurduğumu ben de bilmiyorum. yalnızlık üzerine konuşmayı sevmeyen bir insan olarak yalnızlıkla ilgili çok fazla konuşuyorum sanki. böyle bir cümle kurduğum da bugün dolmuşta, eve dönerken aklıma geldi. eve hep dönülüyor değil mi? keşke gidilen bir ev olsaydı, bir ev ihtimali ya da. var olan evden, dönülen evden başkası. güzel olmaz mıydı? dolmuşlarda yıllar önce kurduğu manasız cümleleri hatırlayan bir insan olarak belki de dönebileceğim bir evim olduğu için şanslıyımdır. insan bazen şansını zorlamamalı. olacak şey var, olmayacak şey var. neden hayatım boyunca var olmayan şeyleri özledim, neden hep imkanım dışı seçeneklere ulaşamamayı kayıp olarak gördüm, neden hep kendi kalbimi kırdım? kendimi anlayamıyorum. insan kendi kalbini kırar mı? kırmamalı. dünya bu kadar kırıcı bir yerken insan kendini kırmamalı. meli, malı cümleler kurmayı sevmeyen biri olarak fazlasıyla içi boş cümle kurdum galiba bu akşam. ama fazladan birkaç cümle ile şansımı zorlarsam şunu söyleyebilirim ki; tüm manasızlıklar içinde, bunca kırıklıktan öğrendiğim tek şey; hayatta hiçbir şeyin olması gerektiği gibi olmadığı. olması gereken sadece kafamızın içinde çünkü. insanın kendi kafasının içindekinin gerçek olamaması ne büyük bir dram. büyük gerçek. en azından gerçeğin ne olduğunu fark etmek hafifletir belki bu trajediyi. insanlar tam tersi olacağını söyleseler de... masalların insanı üzmediğini kim söylemiş. gerçeği kabullenmek kadar masalsı olamaz hiçbir masal.