amaçsız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amaçsız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2016

Varoluşun Bitmeyen Dertleri

hayatımın bir döneminde aklımdan geçen her şeyi paylaşmak istediğim anlar çok fazlaydı. yazmak istiyordum, kendimi anlatmak istiyordum. durdurulamaz bir ifade etme isteğiyle boğuşuyordum. o yüzden blog yazmaya başladım sonra facebook çıktı ona sardım sonra da tabii twitterla kaynaştık ve aklımda ne varsa söylemek daha da kolaylaştı. ama uzun süredir o anlatmayı, hikayeleri ve anıları çok seven yanımla bağlantı kuramıyorum. bugün sonunda metroyla eve gelirken artık ne kadar da paylaşmak istemediğimi kendime itiraf ettim. anlatsam ne olacak, kime yararı var, boş işler bunlar, içimden gelmiyor vs... söyleyecek bir şeyim de yok sanki veya söyleyecek şeylerim olsa bile istediğim iletişim kurma şekli bu değil. belki yaş geçtikçe insan başka türlü bir iletişimin hayalini kurmaya başlıyor veya daha kötüsü artık herhangi bir iletişimin yararı olabileceğine inanmıyor. yaşa bok attığıma da bakmayın belki de bu durum sadece içinde bulunduğum ruh haliyle ilgili. böyle zamanlarda kendimden başka her şeye saldırasım ve davranışlarımı rasyonelize edesim geliyor, kendimi tutamıyorum. ama acaba  şöyle bi durup kendime baksam iletişim kurmama isteğimin nedenini aşırı yalnızlığıma ve artık bu yalnızlığa inanılmaz derecede alışmış olmama bağlayabilir miyim? mantıksız değil.

üniversite 2'deyken hayatımın en çılgın varoluşsal krizlerini yaşıyordum. o sıralar varoluşçuları okumaya da merak saldım. genelde varoluşsal psikolojiyle içli dışlıydım. Sartre'in da kitaplarını aldım. varoluşçuluğu kendisinden de okumak, iyice aydınlanmak istiyordum. ne yazık ki o yılın devamında ruh halim herhangi bir şey okumaya elverişsiz hale geldi. varoluşsal krizlerim ciddi hastalıklara falan dönüştü. kendime, dünyaya her şeye yabancılaştım. o dönemde Kafka'yı da daha iyi anlamaya başladım ama Sartre'ı bir türlü okuyamadım. sonra işte yıllar geçti okunacak hep başka kitaplar vardı, Sartre'ı unuttum. belki hayatımın o döneminde almış olduğum için o kitapları unutmak işime geldi.

Amerika'ya gelirken kitaplarımın büyük kısmını evde bıraktım. yanıma da 10 tane falan kitap anca alabildim. aldıklarım arasında iki tane Sartre var. Bulantı ve Duvar. Boston'a taşındıktan sonra yeni evimde okuduğum ilk kitap Bulantı oldu. 20 yaşımdayken alıp yıllarca beklettiğim kitap 'yıllardan ve yollardan sonra' elimdeydi. bilemiyorum neden kendime bu zamanı uygun görmüştüm,. belki 28 yaşımda, dünyanın öbür ucunda 20 yaşımdakinden daha olgunca varoluşsal krizlerin beni beklediğini seziyordum. her neyse kitabı okudum ve pek sevmedim, bilmiyorum çok başka bir şeyler bekliyordum sanırım. belki geçen yıllarda varoluşçuluk üzerine hiçbir şey okumamış olsam ve Bulantı okuduğum ilk varoluşçu eser olsa daha çok etkilenebilirdim. tabii ki inanılmaz zekice şeyler söylüyor Sartre ama söyleme şekliyle pek anlaşamdım sanıyorum ki. neyse iste, bu kadar uzunca kitaptan bahsetme sebebim de kitabın başlarında karakterin bi 5 sayfa falan yalnızlıktan bahsettiği kısım. o 5 sayfa belki de benim için kitabı kurtaran şeydi. uzunca yalnizligi anlatıyor.  o bölümü okurken uzun zamandır hissettiğim ama adını koyamadığım şeyi anlamama yardımcı oldu Bulantı. karakter uzun süredir yalnızdı ve yalnızlık arttıkça bir bataklıktaymış gibi daha çok derine gömülüyordu ama bi yerden sonra bu durum hoşuna gitmeye ve sonrasında da uyuşuk hissetmeye başlıyordu. yalnızlık sürdükçe yalnızlıktan kurtulmak da imkansız hale geliyordu çünkü artık yalnızlığı seviyordu ve yalnız olmamayı denemek için çok yalnızdı. yalnızlık bir kısır döngüye dönüşüyor, insan yalnızlaştıkça daha çok yalnızlık istiyordu. bir insana dert anlatmak, dert anlatmayı da geç ayaküstü ufak tefek muhabbet etmek bile büyük bir yüke dönüşüyordu. o zorunlu iletişim anlarında tek istediği yalnızlığına geri dönmekti.

sanırım ben de uzunca bir süredir aynen böyle hissediyorum. insanlarla hiç konuşmuyor değilim, gerektiğinde muhabbet ediyorum, bir şeyler anlatıyorum, soru sorarlarsa cevaplıyorum, hatta kendimi zorlayıp insanları dışarı çıkmaya falan bile çağırıyorum, ama bi süre sonra tekrar yalnızlığıma dönmek istiyorum. tek başıma dolaşmak, tek başıma yemek yemek istiyorum. susmak istiyorum. o kadar uzun süredir o kadar çok şeyi yalnız yapıyorum  ki başka türlü yapmak isteğimi neredeyse tamamen kaybettim. buraya yazmak da istemedim, twittera bakmak da istemedim. geri kalan her türlü sosyal medya sitelerine de eskiden kalma alışkanlıkla arada sırada bakıyorum ama çoğu zaman aklıma bile gelmiyor. başka insanların ne yaptığı beni mesela gerçekten hiç ilgilendirmiyor. herkes bir şeyler yazıyor, söylüyor; artık takip de edemiyorum. merak da etmiyorum. benim söyleyeceklerimin bir manası olmadığı gibi onların söyledikleri de hiçbir şey ifade etmiyor.

genel olarak dünyanın haline Türkiye'nin haline, umutsuz geleceğimize falan cidden üzülüyorum ama bunları kimseye anlatmak istemiyorum. belki gerçekten son zamanlarda olan her şey beni düşündüğümden daha fazla etkiledi. belki hepsi derin bir umutsuzluk ve çaresizlik yüzünden. belki de sadece fiziksel uzaklığın verdiği bir yabancılaşma yaşadığım için. Amerika'da yaşamakla ilgili hiçbir sorunum yok ancak burada Almanya'da hissettiğimden başka bir yabancılık hissediyorum.  anlatması zor, sanki insan kendisiyle, bildiği, tanıdığı her şey arasına bir okyanus koyunca (the national-england'a buradan sevgiler)  uzaklık hissi bin kat artıyor. Amerika'nın genel büyüklüğü de kendimi burada çok küçük hissetmeme sebep oluyor. anlatması zor, hiç görmediğim derecede büyük bir ülke. her yer her yere uzak. herkes birbirinden uzak. uzun ve hiç bitmeyen yollar var burada. tanıdığım, bildiğim her şeyden çok çok uzak hissediyorum ve bu uzaklık beni daha da yalnızlaştırıyor. burada insanlar bana Türkiye'yi soruyorlar mesela, hiçbir şey söylemek istemiyorum. kimseye ülkede insanların yaşadığı korkunç mutsuzluğu ve umutsuzluğu anlatmam mümkün değil, burdaki insanların anlaması ise hiç mümkün değil. konuşmak istemiyorum, bi anlamı yok. değişen bir şey yok.

neyse işte, bugün buraya bir şeyler yazmak istediğime göre belki benim için hala umut vardır, bilemiyorum. belki hala içimde az da olsa anlatma isteği kalmıştır. eski benle yeniden bağlantı kurabilirim belki de. ama bi yandan da biliyorum ki eskiden olduğum insandan çok uzağım. 20 yaşımdaki halimi zar zor hatırlıyorum. bambaşka bi insanım. yaşadığım değişimin boyutu beni biraz korkutuyor. geçmişimle bağ kuramamak beni korkutuyor. sanki yaşadığım her gün geçmişime dair bir şey ölüyor.

22 Mayıs 2013

Zaten Her Şey Biraz Dondurma Değil Midir?

üç makine çamaşır yıkamakta hiçbir sorun yok zira çamaşırı makine yıkıyor ama sonrasında o dağ gibi çamaşırı ayırmak, katlamak özellikle de çorapları eşleştirmek işkencelerin en büyüğü. henüz bunları yapacak bir şeyin icat edilmemiş olması da insanlığın en büyük ayıplarından biri benim nazarımda. bu teknoloji eksikliği yüzünden şu an içinde bulunduğum durum dağ gibi çamaşır yığınıyla bakışarak iç geçirmekten hallice. birazdan  muhtaç olduğum kudreti damarlarımdaki asil kanda arayıp bulacağıma inanıyorum ama o zamana kadar size güzel şeylerden bahsedeyim.

bu hafta sonu hayatımın neşesiyle birlikte (bir insana böyle hitap etmek yavan mı bilmiyorum ama hissettiğim şey tam manasıyla bu olduğu için böyle şeyler söylemekten çekinmiyorum bu sıralar) Milano'ya gideceğiz. Como Gölü'nü ve Torino'yu da göreceğiz. Sınırsız sayıda kahve içmek ve gelato yemek en birinci planım, sonrasında pizza ve makarna geliyor tabii ki. İtalya'yı yemek ve kahveye indirgediğim için kusuruma bakmayın ama benim dünyamda İtalya haritasının üzerinde kocaman bir domates var, ne yapayım. koskoca ülke adeta dev bir domates, bir şişe zeytinyağı, külahlarca dondurma ve litrelerce kahveden oluşuyor, sırf bu yüzden İtalya'da yaşamayı ciddi ciddi düşünebilirim, her gün domatesleri zeytinyağına banıp yer, aşırı kahve tüketiminden hiç uyumayan ve uyumadığı zamanları da pizza yiyerek değerlendiren bir insana dönüşebilirim. herkesin hayalidir sonuçta böyle bir insan olmak. bir de kendime dondurma ile ilgili bir iş bulursam değmeyin keyfime. sanırım tüm kariyer planımı şu anda değiştirdim. neyse ki değiştirmesi çok kolay bir kariyer planım vardı, bu genişliğim, bu açık fikirliliğim, bu anında yaratıcı çözümler üretebilme becerilerimle zaten istediğim her dondurmacıda rahatlıkla iş bulabileceğime inanıyorum. neyse şimdilik dört günlük yeme, içme, gezme ve mutluluk bana yeter, kariyer planlarını yine belirsiz bir geleceğe erteleyebilirim. sahi ya ben o kadar mutluyum ki gelecek kaygıları falan canımı hiç sıkmıyor bu aralar. nasılsa bir şey oluruz diyip geçiyorum, ve de hatta şöyle ki; bir şey olmasam ne olur. herkes de illa bir şey olmak zorunda mı yani? tamam, evet dondurma sektöründe bir işim olsa belki çok mutlu olabilirim ama olmazsa da gene mutlu olacak bir şeyler illa ki bulurum, dondurma yemek gibi mesela. nasıl da derin çıkarımlar yapıyorum bugün yine, hayatla ilgili duymak istediğiniz her şey bende.

kariyeri geçtim, sırada ilişkilerle ilgili çok acayip laflar etmek var. bu sıralar her şeyi aforizmalarla anlatmaya çalışan gençlik için de okuması kolay bir şeyler olsun değil mi ama. bu aşk dediğimiz olayı da dondurma üzerinden anlatacağım birazdan, nefeslerinizi tutun  ve aforizmaya hazırlanın: aşk da dondurma gibi bir şey, çok seviyorsun. ama mesela yazın daha çok seviyorsun, kışın da gene seviyorsun. hasta edecek bile olsa yemeden duramıyorsun fakat diğer yiyecekler gibi höt zöt de yapamıyorsun, narin olmak şart, akıp ziyan olmasın diye de dikkatli oluyorsun. dikkatli olmaynca eline yüzüne bulaşıyor çirkin oluyorsun, çikolatadan bıyığın oluyor mesela, bir de peçete bulacağım diye dönüp duruyorsun sonra. işte size kitaplar dolusu cümlenin anlattığı şeyi üç cümlede özetledim, aforizma edebiyatına da böylece yavaştan bir giriş yaptığıma inanıyorum. "aşk dondurma gibidir, düzgün yemezsen çikolatadan bıyığın olur." bu cümlemi de italyancaya çevirip, iş yerimin duvarına asacağım kısmetse.

edebiyat tarihine geçecek bir performansım var bugün, okurlar elbette bu yazıdan kendilerine ait çıkarımlarda bulunacaklardır, bu kadar derin yazıların özelliği bu değil midir zaten,herkes kendine göre bir şeyler bulur, özdeşim kurar, eleştirir vesaire ama ben bu yazıyla ilgili kendi çıkarımlarımı paylaşmak isterim, bir son söz gibi düşünebiliriz bunu.
 -gökçe dondurmayı çok seviyor. - gökçe mutluluktan şımarıyor. - gökçe'nin canı çamaşır katlamak istemediği için kendine eğlenceler yaratmaya çalışıyor. -gökçe'nin karnı açıkmış. -gökçe dondurmayı gerçekten çok seviyor. -gökçe çok aşık.

" l'amore è come il gelato"

6 Mayıs 2012

Gerçeklik vs. Rüya

son zamanlarda sadece rüya görme ihtimalim olduğu için uyuduğum zamanlar var. gördüğüm rüyalarınsa iyi veya mutlu olacağının garantisi yok tabii ama rüyaların gerçeklik olmaması benim için yeterli zaten. gerçek olan şeylerden ölesiye tiksindiğim bir dönem yaşıyorum. bir tek rüyaların yarattığı o garip ruh halini seviyorum. gerçek ruh halim çöp kutusundan hallice olduğu için, her rüya çöp kamyonundan bir adım daha uzaklaşmak gibi geliyor bana. tırnaklarımı ellerime geçirdiğim veya avazım çıktığı kadar bağırıp gecenin bir yarısı annemi korkuttuğum rüyalar da bunlara dahil. geçen gece kendi sesim yüzünden uykumdan uyandım. gözümü açıp kapıya doğru baktığımda annemi gördüm. gelmiş, kapımın önünde kendi kendine gülüyor. ne dediğini duydun mu? diye sordu. ben hala yarı uyur şekilde ne dedim? dedim. buyrun demişim birkaç kez, bağırmışım BUYRUN BUYRUN diye. ne tarz bir rüya görüyordum bilmiyorum, kendi sesime uyandığım halde ne söylediğimin farkında da değildim ama bu kadar kibar ve ısrarcı bir şekilde kimi buyur ediyordum çok merak ettim. merak ettim etmesine ama bu uykuda konuşma ve rüyalarımı seslendirme olayımdan da yavaştan nefret etmeye başladım. illa ki gerçek hayata bir köprü kuruyorum. sanki zorundayım. uykumdaki şeyi neden inatla gerçeklik boyutuna iletmeye çalışıyorum bilmiyorum. manasız bir davranış. rüyayı bile rüyada yaşayamayacak mıyım ben? gerçi bu rüyalar bile gerçekten çok daha fazlası benim için. yine de mesela rüya dediğim yer su altı gibi ya da gökyüzü gibi bir şey olsaydı. sadece rüyadayken oralarda yaşama becerisine sahip olsaydım, yeryüzüyle iletişimim tamamen kopuk olsaydı. yeryüzü aşağıda ya da yukarıda var olmaya devam ederken ben sessiz bir gökyüzünde yaşasaydım. ya da sponge bob'un kasabası gibi bir su altı rüya kasabası da fena olmazdı. hem zaten suyun altında bağırsam bile annem duyamazdı. çocukken suyun altında bağırmayı deneyip birbirimizi duyabiliyor muyuz deneyleri yapardık arkadaşlarımla. kim nefesini daha fazla tutacak gibi salakça denemeler yaptığımızı da düşününce o zamanları hayatta kalarak geride bıraktıysam, bu zaman suyun altından bağırsam, hatta genzime inanılmaz ölçüde tuzlu su bile kaçsa ölmem gibi geliyor. zaten rüya dediğimiz şey saniyelerle ölçülen bir olgu. TARDIS'in bigger on the inside olması gibi rüyalar da içindeyken çok uzun, dışardan bakınca ise birkaç saniye süren kapalı göz hareketleri. o yüzden orada saatlerce nefessiz dolaşsam gerçek dünyada hepi topu 5 saniye olacak. 5 saniye ile öleceksem de ölürüm. gerçeklikten tiksindiği için ölen insan olurum. mezar taşımda yazan şey çok havalı olur en azından. bu zamana kadar mezar taşımda ne yazsa diye hiç düşünmedim. bizim kültürde öyle şeyler pek yok biliyorum ama öldüğümde başka bir kültürün parçası olursam diye bunu bir düşünmem lazım. tek bir cümleyle bir hayat özetlenebilir mi acaba? mezar taşına kompozisyon yazmak isteyen bir kimseydi diye yazdırırız hiç olmadı. kısa kesmeyi hiç bilmezdi. hikayeleri doğrusal zaman akışıyla anlatamazdı, önce hep sonu söylemek isterdi. zamanın akış şekline sinirliydi. bir sürü seçeneğim varmış meğer. düşününce bulunacak bir şey demek ki, o zaman çok dert etmeyeyim şimdi bunu. nereden nereye. rüya diyordum evet, gerçeklikten bıkmak diyordum. ölüm dedim sonra, neden bilmiyorum. öldüğümüzde sonsuza kadar rüya görseydik, hiç bitmeyen bir rüyanın içindeki hologramlar olsaydık güzel olurdu sanki. ölümün kendisi var olan son gerçekken ve insanı gerçekliğin diğer tüm boyutlarından koparırken tüm bunların yanında bir de rüya evrenine açılan bir kapı olsaydı bunu hiç garipsemezdim, çok mantıklı olurdu zira. (mantık???) sanırım bu sıralar çok fazla sci-fi dizi-film falan izliyorum. aşırı maruziyetten beynim yandı. mantık anlayışımın tipi kaydı. her neyse rüyalar iyidir. aslında hiçbir şeye zamanım yokken 14 saat uyumak da iyidir. bireysel bir başkaldırı. neye olduğunu henüz bilmiyorum. ayrıca dünyanın en zararsız başkaldırışı da olabilir. uyuyarak isyan ettim, neye? spesifik bir cevabı yok ama çok geniş bir cevap verebilirim; gerçekliğe.

12 Aralık 2011

"too much change is not a good thing. ask the climate."*

bence en kötü şey arayış içinde olmak. bir şeylerin eksikliğini hissedip hatta neyin eksikliğini hissettiğini bile anlamadan öyle durmadan aramak çok yorucu. her şey tam olsun da demiyorum, sadece eksik olduğunu hissetmeyeyim diyorum. çok şey mi istiyorum ne bileyim.

eskiden yolda yürürken kimsenin yüzüne bakamazdım, şimdilerde neredeyse herkese tek tek bakıyorum, hiç çekinmeden. baktıkça bakasım geliyor üstelik. eskiden neden korkuyormuşum acaba insanların suratına bakmaktan, hiç anlayamıyorum. hatta metroda karşımda oturan insanlara bile baktığım oluyor. yürürken baktığım kadar değil tabi. yürürken geçip gidiyorlar neticede, karşımda uzun süre oturuyor olmaları hala biraz stres faktörü. ama insanları izlemek güzel. yürürken kafamın içinde hikayeler yazmamı kolaylaştırıyor insan yüzleri.

ders çalışmam lazım sanırım. anne benim çok çalışmam lazım. eğer seneye cardiff'e gitmek istiyorsam şimdi bu bir ay ciddi ciddi çalışmalıyım. sorun şu ki çoook sıkılıyorum ya. inanılmaz sıkılıyorum. hiçbir zaman uzun süreler boyunca ders çalışmadım zaten ama yüksek lisans bambaşkaymış, keyfimin kahyasına sabah akşam işkence etsem az gelir yani. artık ankara'nın çeşitli kütüphanelerine yayılırım. tebdili mekanda ferahlık ararım. bir gün bir kütüphane ertesi gün bir başkası. böyle böyle geçer zaman. bir de istatistik olmasaydı, hoca bugün sınıfın tamamı kalıcak galiba demeseydi. böyle böyle şeyler.

okunacak da ne çok kitap var, zaten ne zaman ders kitabı okumam gerekse sanki zamanımı gereksiz bir şekilde harcıyormuşum gibi hissediyorum. öyle mükemmel romanlar okunmayı beklerken siyasetmiş, kamuoyuymuş, istatistik kitabıymış falan, ne saçma. sahilde kafka bitmeyi bekliyor mesela. sanırım yarı yıl tatilini bekleyecek, biraz daha dayan sahilde kafka.

zooey deschanel ve ben gibbard ayrıldı ya şimdi, üzüldüm be (bana ne oluyosa), ne de güzel uyumlu çift falan diyordum. bu dünyada öyle bir şey yok galiba. sonra aklıma şu geldi, bundan sonraki albümlerinde ayrılıkla ve birbirleriyle ilgili şarkılar yapacaklar mı? ben onların şarkılarını dinlerken psikopatça birbirlerine söylemiş olabilecekleri cümleleri bulup anlamaya çalışacak mıyım? zooey kimle çıkmaya başlayacak, kim olacak o şanslı adam. böyle de magazinsel bir insan olurum anında.

günlük yazmaya mı başlasam. yaşlanıyorum artık hatırlayamıyorum birçok şeyi. gerçi hayatımın eğlenceli kısmının yavaş yavaş bitip sıkıcı ve yaşlanmalı kısmının başladığı bu günlerde günlük yazmaya başlamak saçma olabilir. bence insanlar çocukken kesinlikle günlük yazmalı. eh be aptal çocuk gökçe, neden hiç aklına gelmedi bu. neyse belki yazarım günlük bundan sonra. 23 yaşından sonra başımıza bi de günlük çıkardı derler hakkımda.

yine friends izlemeye başladım. sanırım mutsuzum. mutsuzluğumun derecesini friends izleme isteğimdeki artışın miktarına bakarak anlayabiliyorum. son günlerdeki durum; vahim.

en sevdiğim müzik blogu fuel/friends bir sonbahar mixi paylaşmıştı geçenlerde. yani geçenler dediysem o kadar da yakın bi zaman değil, artık ciddi kış geldi tabi ama öyle güzel bir mix olmuş ki sonbahar-kış-ilkbahar boyunca durmadan dinlemek lazım. bence bi dinleyin.

* bir michael scott cümlesi. evet kendisiyle kafayı bozdum. çok seviyorum. dizi karakterlerine bağlanmaktan vazgeçtiğim gün büyümüş olacağım sanırım.

3 Haziran 2011

Tuvalet

bugün bir alışveriş merkezinin tuvaletinde kitap okudum. insanın çok fazla zamanının olmasının güzel yanı, gönlünce her türlü tuvalette kitap okuyabilme özgürlüğüymüş. bir yıllık boş zaman deneyimden öğrendiğim şey kesinlikle bu. tuvaletler zaman geçirmek için güzel mekanlar. hiç öyle suratınızı buruşturmayın sonuçta bu bir gerçek. tuvalet sevilen bir yer. ayrıca kitap okumak için güzel bir sığınak. sığınaklarda kitap okumak zorunda olduğumuzdan da değil ama bazen kalabalıkların içinde kaybolmaktansa bir ortak tuvalette tek başıma olmayı tercih ederim. herkesin sığınağı kendine tabi. bazen evde de tuvalete saklandığımı düşününce bu eylem aslında bana göre baya sıradan. Ama başkalarına göre değil galiba çünkü hep aklıma filmlerde umumi tuvaletlerde uzun süre kalan insanları aramaya birilerinin geldiği ve "hanımefendi iyi misiniz uzun süredir dışarı çıkmadınız bir sorun var mı" diye sordukları geldi orada otururken. yarım saat dışarı çıkmadığım için birilerinin beni aramaya gelmeyeceğini biliyordum ama gelseler ne cevap verirdim onu hiç bilmiyordum. ben sadece burada oturuyorum ve kitap okuyorum. "hıı peki tamam o zaman" demezlerdi çünkü tuvaletlerde uzun süre haber alınamayan insanlar hep uygunsuz şeyler yaparlardı. uyuşturucu kullanırlar veya birileriyle sevişirlerdi mesela. gerçi bunlar yarım saat sürer miydi orası meçhul ama filmlerde hep böyle olurdu. benim hikayem bunların yanında sönük kalırdı. belki de beni aramaya gelen adam büyük hayalkırıklığına uğrardı. yüzünü asar giderdi. sıkıcı-sıradan alışveriş merkezi mesaisi sırasında ilginç bir olaya tanık olma ihtimaliyle bir heyecan tuvalete gelir, değişik bir şeyler göreceğini ve sonunda akşam arkadaşlarına anlatacak güzel bir hikayesi olacağını düşünürdü. sonra beni görünce belki gerçekten "hıı peki tamam o zaman" derdi.

sonuçta bunların hiçbiri olmadı. kitabımı çantama koydum elimi yıkadım ve çıktım. tuvaletlerden hep el yıkanarak çıkılırdı çünkü. çünkü orası insanların asla uzun süre kalmak istemedikleri ve oraya ait her şeyi yıkayarak kurutarak kendilerinden uzaklaştırmak istedikleri bir yerdi. ya da sadece hijyenik nedenlerle yapıyorlardı bilemiyorum. bazen bir puro sadece bir puro. de mi freud bile öyle diyorsa. ama illa ki başka bir yönden bakacaksam tuvaletler bazen birilerinin sığınağı bazen ağlama alanı bazen de kitap okunan bir yer olabilirdi. bazen bi tuvalet sadece tuvalet değil yani.

26 Mayıs 2011

Çaresiz Şarkılar, Geceler, Bon Iver ve Şeftali

en "çaresiz" şarkı sözü yarışması yapılsaydı "aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni" ve if i could be who you wanted all the time" birinciliği paylaşırdı. çok net.

bazen 3-4 bira üzerine de 2-3 votka içiyorsun da hiçbir şey olmuyor bazen de 2 birayla dünya dönmeye başlıyor ya. neye göre karar veriliyor, bunun arkasındaki mekanizma nedir çok merak ediyorum. böyle dengesiz canlılar olmayı ne zaman bırakacağız? en çok tanıdığımızı düşündüğümüz kendimizin bile vereceği fiziksel tepkiler karşısında bu kadar az söz sahibi olmamız ne saçma bir durumdur. anlamıyorum.

anlamadığım daha neler neler var ama şimdi hepsini burada madde madde yazarsam kimsenin okumayacağı bir şey yazmış olurum.

geceleri sokakta olmayı çok seviyorum. kalabalık azalıyor ve caddeler gündüzden çok daha güvenli hissettiriyor herkesin düşündüğünün aksine. saat 11den sonra her şey gözüme daha da güzel görünüyor. çoğu zaman belki alkoldendir bilemiyorum. ama son 2-3 yılımı hep geceleri dışarıda olacak şekilde geçirdiğim için çok memnunum. çünkü sabahlardan nefret ediyorum gündüzlerden de bi bok anlamıyorum ama geceler en güzel zamanlar. eskiden yazlıkta hep dışarıda sabahlardık . güneşin doğuşunu görene kadar içeri girmezdik. önce dolaşıp dururduk sonra da iskelenin kenarına gider taşların üzerine yatardık. ama uyumazdık. en güzel saatleri uyuyarak geçiremezdik. gece 3 te karpuz keser yerdik ve saatlerce konuşurduk. neler konuştuğumuzu hiç hatırlamıyorum ama gecelerce hiç sıkılmadığımıza göre baya güzel şeyler konuşuyormuşuz. o günleri acayip özledim ama onların yerine başka güzel geceler koyduk. sonuçta bazı şeyler sadece belli dönemlerde yaşanıp bittiği için iyi gelir insana. bitmese çok sıkılırdık belki. şimdilerde geceleri kızılay'da ya da tunalı'da yürümek ve yine saatlerce konuşmak yapmayı en sevdiğimiz şeyler. bazı şeyler de değişmiyor belli ki. gidip sabahalara kadar dans edecek halimiz yok, o insanlardan olamadık ne yaparsak yapalım da olamıyoruz. böylesi iyi işte.

bon iver'ın yeni şarkısına acayip aşık oldum. albüm kim bilir ne mükemmel olacak. en azından heyecanlanacağım bir şeyler var şu yaz mevsimiyle ilgili. bon iver albümü ve şeftali. ya onlar da olmasaydı nasıl geçecekti bu dandik mevsim hiç bilemiyorum. sahi yaz denen şey niye bu kadar dandik ki. bence temmuz özellikle de ağustos olmasa da hiçbir şey kaybetmeyiz. haziranı yaşayıp hemen eylüle geçmek istiyorum mümkünse.

şeftali üzerine de şiirler şarkılar yazabilirim. şeftali kokusunu o kadar seviyorum ki bazen yediğim şeftalileri boynuma süresim öyle parfüm gibi kullanasım geliyor. şeftalileri sağıma soluma sürmeyeyim diye gidip şeftali kokulu parfümler alıyorum ama valla da billa da kesmiyor yani. büyük aşk yaşıyoruz şeftaliyle.

29 Nisan 2011

Bir Cuma Gecesi Planı




















Bu akşam için planım bu birbirinden munis iki filmi izlemek. Uzun zaman sonra canım film izlemek istediği için de kendimi kırmayacak ve cuma gecesini film gecesi yapacağım. Tabi bundan bize ne diyorsanız da bi yerde haklısınız. Ben kendi tarihime not düşüyorum sadece; hayatımdaki en ilginç şeylerden birinin cuma akşamı iki film üst üste izlemek olması da güzel bir detay sanki. Hoş yani, mesela bugün saatlerce kraliyet düğününü izlediğim de doğrudur. Öyle boş bir hayat öyle boş bir kafa. Fena sayılmaz gene de. Bir de Kate pardon yeni adıyla Katherine pek hoş olmuş, ben ki kabarık gelinlikten tiksinirim kadın onun bile güzel halini bulmuş da giymiş. Bu bile tek başına o kadar önemli ki prenseslik müessesesinde öyle böyle değil. Ben prenses olacak olsam ilk önce dikkat edeceğim şey -tabi ki düzgün el sallama becerisinden sonra- giydiğime taktığıma bakmak olurdu. Zaten başka da işlevi olmayan bir pozisyon, birileri ne giydiğine nasıl gülümsediğine ve nasıl el salladığına bakıyor. Hani her öğün yemekten önce kıyafet değiştirme zorunluluğunu saymazsak çok kebap iş. Neyse gene nerden nereye. Ha söylemeden edemeyeceğim letters to juliet'de gael garcia bernal oynuyormuş. Çok özlediydik kendisini. O da Bill Murray'dan sevimli olmasın pek can bir arkadaşımız. Nerden geliyorsa bendeki bu samimiyet orasını hiç bilemiyorum. Neyse ben huzurlarınızdan ayrılıyor ve önce çıtır çerez niyetine birkaç (7-8) bölüm Friends izliyorum sonra da gelsin filmler.

9 Nisan 2011

Bu bir mektupmuş gibi yapalım.

merhaba sevgili okur;

günlerim burada hep birbirinin aynı. keşke sana anlatabileceğim ilginç gelişmeler olsaydı ama yok. her sabah uyanıyor yüzümü yıkayıp üzerimi giyiniyorum. bunları yaparken gerçek manada hiçbir şey düşünmüyorum. önceden belirlenmiş komutlara göre davranan bir robotum; her gün aynı saatte uyanmaya ve üzerime herhangi bir şey giymeye programlanmışım sanki. bugün de giyinmesem ne olacak diye bile düşünmüyorum, giyinmek dünyadaki en doğal şeymiş gibi bir hal tavır içerisindeyim. halbuki düşününce hiç doğal olmayan bir şey, ama işte bunu sadece buraya yazarken fark edebiliyorum. günlük hayatımda bu tarz düşüncelere hiç yer yok. günlük hayatımdan nefret ediyorum.

sonra hergün aynı yoldan yürüyorum hatta bazen gözlerim kapalı yürüyorum. aşinalığımın boyutlarını sana bu şekilde anlatayım; gözlerimi tamamen kapatsalar da her gün ama istinasız her gün yolumu bulurum. bazen düşünmüyor değilim uyurken yürüyebilen ve ulaşmak istediği noktaya varabilen canlılar olsaydık ne güzel olurdu diye. arada yolculukla geçirdiğimiz o gereksiz zamanı, yarım saat fazla uyumak için kullanabilirdik. ama ben ne bilirim, hayattan beklentisi yürüdüğü yol süresi boyunca uyumak olan bir insanım neticede, kendi kendmi bile ciddiye alamıyorum.

şu gözler kapalı yürümek mevzusuna gelince, o işin bir de başka bir hali var; bazen hiç bilmediğim sokaklarda, yollarda, binalarda da gözlerimi kapıyorum yürürken, bir nevi kumar. ne olacağını bilmediğim, neyin bana doğru geldiğini görmediğim belki ayağımın altında duran taşı fark etmediğim, müziği son seste açıp arabaların geliş gidişini duymadığım o birkaç dakikada kendimi karanlık bir boşlukta yürüyor gibi hissediyorum. o kadar huzurlu ki o boşluk belki 3 saniye sonra ölebileceğim, bir çukura basıp kafamı kaldırıma vurabileceğim, kocaman bir kamyonun önünde çöp bacaklı bir kukla gibi titrek durup ve bir anda binbir parçaya ayrılabileceğim gerçekleri beni rahatsız etmiyor. umrumda bile olmuyor. ölürsem de en azından son hissettiğim şeyin mutluluğa benzer bir şey olacağını bilmek içimi rahatlatıyor hatta. birkaç dakikalığına bile iyi hissetmek büyük bir riski almaya değer sanki. zaten genel olarak kumar davranışını düşününce başka bir sonuca ulaşmak mümkün değil. sonunda kaybetme ihtimalinin daha yüksek olduğu bir şeye insanların delice sarılması bana çok anlamlı geliyor artık. mantıklı diyemem belki ama anlamlı. önemli olan da anlam zaten. sonuçta insanlar ufacık bir umudun biraz beklentinin peşinde bir anda büyük servetler harcayabiliyorlar. ben de iki dakika düşünmemek, azıcık farklı hissedebilmek için hayatımı riske atabilirim. hayatım riske edilmeye değmeyecek bir değer taşımıyor zaten, ve bana sorarsanız kimseninki taşımıyor. çok sıradanız. her şey gibi. sahi ya sevgili okur bu sıralar bana her şey acı verici derecede sıradan geliyor. her şey çok olağan sanki. şaşırmayla ilgili bünyemde ne varsa bir yerlere göndermişim sanki. insanların mucize dediği şeylere, çok üzüldükleri şeylere ve haberlerde "korkunç" olarak nitelendirilen olaylara hep aynı anlamsız bakışla bakıyorum. evet ne var ki bunda diyorum içimden. ve "evet ne var ki bunda". eşssiz bir ana veya olaya tanık olma ihtimalimizin ne kadar az olduğunu düşününce her şey iyice normalleşiyor. düşünsene sevgili okur çok büyük depremler felaketler hatta nükleer santrallerin patlaması bile ilk defa yaşanmıyor. her şey daha önce yaşandı. insanlığın tanık olduğu her türlü kavga, her türlü savaş ve terör eylemi daha önce yapıldı. e o zaman bunda şaşıracak ne var. dünyanın her yerinde birileri ölürken birileri doğuyor ve bu durum bende kesinlikle bi mucize etkisi yaratmıyor. sanırım olayların oluş şekliyle ve sıradanlığıyla barıştım. çok büyük bir farklılık görene daha önce hiç yaşanmamış bir an'a tanık olana kadar da olaylara ve insanlara karşı olan bezginliğim, boş bakışlarım devam edecek. bir de gerçekten her türlü duruma uygun farklı bakış geliştirecek ve hepsini doğru yerde uygulayacak kadar çalışkan bir insan değilim. umrumda da değil. benim bakışlarım da kimsenin umrunda değil. olmasın zaten ne gerek var.

hadi hepsini geçelim sevgili okur, aklıma ne geldi biliyor musun? sakallı adam o şarkıda diyor ya "aşkın ne anlama geldiğini hala bilmiyorum" diye. ben de aynen o durumdayım. aşk nedir bir fikrim yok ama şu kadarını öğrendim ki aşk benim olduğunu zannettiğim şey değil. yine her zamanki gibi bir şeyin ne olmadığını bilip ne olduğu hakkında hiçbir fikir yürütmez bir halde buldum kendimi. aman neyse be sevgili okur hayatta bir derdimiz bu mu sanki. şarkı güzel ama şarkıya lafım yok. hem diyor ya bir de son zamanlarda ellerim bana ait değilmiş gibi geliyor diye. bazen ellerime çok uzun süre baktığım zaman, ama cidden böyle bir saat boyunca gözlerimi ayırmadan o zaman sanki başkasının ellerine bakıyormuşum gibi hissediyorum. zaten herhangi bir şeye çok uzunca bakınca ona yabancılaşmak gibi bir huyum var. kelime tekrarlama olayındaki mekanizma gibi sevgili okur. ellerim sanki yamuluyor onlara baktıkça ve ayak parmaklarım benden bağımsız var olmaya başlıyor gibi. insanın kendine ait bir şeye bu kadar kolay yabancılaşabiliyor olması bazen beni inanılmaz korkutuyor. sen yine de boşver sevgili okur bakma ellerine saatlerce. "nolcak kızım olsun olsun" diyen teyze geldi aklıma birden şimdi. ne dersem diyeyim "nolcak kızım olsun olsun" diye cevap veriyor. en azıdan her şeye uygun bir cevap bulduğu için tebrik etmek lazım teyzeyi. sonuçta hepimizin arayıp da bulamadığı şey değil mi cevap-lar.

aman böyle işte. söyleyecek bir iki lafım daha vardı ama onları da başka bir güne saklayalım sevgili okur. nasılsa buralardayız şimdilik, gözlerim kapalı yürüdüğüm bir gün ölürsem eğer sizin canınız sağolsun. söyleyeceklerim de yarım kalsın. zaten kim söyleyeceklerini tamamen bitirip ölüyordur ki? herkes biraz eksik kalır. ve her zaman söylenecek başka bir şeyler vardır. bir yerlerde hikayeler anlatılmaya devam etsin de gerisi mühim değil benim için. haydi hoşçakalın.

29 Mart 2011

başlık ve benzeri şeyler.






Şunları çok seviyorum:

-every now and then
-every once in a while
-out of the blue.

Ya bi de sarhoşken bloga yazı yazmasam daha güzel olabilir sanki. okuyorum anlamıyorum sonra ne demek istediğimi falan. mal mıyım neyim.

ayrıca gene aklıma gelmişken "how can i blame you when it's me i can't forgive" ne güzel bir şarkı sözüdür. doğruluk payı da olmayaydı sadece bir söz olarak güzel kalaydı iyiydi tabi. kısmet.

17 Şubat 2011

Aşk çok doğal bir şeymişti, bana da olsunmuştu!

Biraz önce, geçen yıl sevgililer gününden sonra yazdığım yazıyı buldum taslaklarda. Bir vitrinin camında yazan "love is natural" cümlesine takmışım giydirmişim de giydirmişim. Bu yıl o cümlelerden görmedim gerçi, aslında bu yıl kalp bile görmedim sağda solda. Sanırım insan bir şekilde çevresindeki uyarıcıları yok saymayı başarıyor belli bir nefret etme sürecinden sonra. İnsanların birbirlerini sevmesini,aşık olmasını vesaireyi saçma bulmuyorum, gerçekten. Her ne kadar tüm o aşk ve dramanın mutlaka bir sonu olduğunu düşünsem de yaşadıkları süre boyunca bunun tadını çıkarabilirler. Ama ben sürekli kalplere, ayılara, çikolatalara, love is natural yazılarına maruz bırakılmak zorunda olmaya ve sevgililer gününde sevgilisi olan insanların çok üstünlermişçesine sevgilisi olmayanlara "ama üzülme bir gün senin de olur, darısı başına, allah sana da benimki gibi bir sevgili versin, ben şanslıydım sen de olucaksın ve bir sürü zırva" şeklinde cümleler kurmalarına hatta daha özelde bana böyle cümleler kurmalarına çok acayip gıcığım. Love is natural anam, size öyleymişti ama anlamadığım şey aşkın o kadar doğal gelmemesi. Olmuyor bana yani, bu kadar doğal ve temel bir şeyse ben kendim bir freak of nature olduğum için olmuyor herhalde ya da gerçekten o kadar doğal bir şey değil. Gerçekliği de tartışılır zira gerçek nedir arkadaşım bak bu çok derin konu hiç girmeylim şimdi. Siz kutlayın sevgilinizle güzel güzel ama arada üç dakika durup bana "umut dolu konuşmalar" yapmayın. reca edicem. Vitrinlerideki kalpleri ve yazıları yok saymayı bir şekilde öğrendim ama kulağımın dibinde birileri bana kendi aşklarının güzelliğini anlatıp aynısından bir de benim için dilediklerinde duymazdan gelemiyorum. Yani henüz gelemiyorum eğer bir şekilde yıllarca devam edecekse bu geyik belki bunları yok saymayı da öğrenir bünyem. Yeni bir savunma mekanizması mı geliştirir bilmiyorum ; anlık sağırlık mesela veya böyle onlar konuşurken içeriden bir müzik çalmaya başlar. Ah ne güzel olur. Sevgililer gününden vallahi billahi nefret etmiyorum ben insanlardan nefret ediyorum, günün ne suçu var.

13 Şubat 2011

Is it still raining everywhere you are, Jolene?

Jolene'i bilemeyeceğim ama benim olduğum yerlerde hala yağıyor yağmur. Jolene'i de çok sevdim. o içeri girdiğinde içeride bile yağmur yağıyormuş çünkü, ne kadar muhteşem bir insandır kim bilir. ben o kadar olamadım hiçbir zaman, bu yüzden Jolene'i kıskandım. Jolene'le çok iyi arkadaş olabilrdim. beraber baya bi yağdırırdık, sel olurdu. sonra odanın içinde yağmur yağmasını düşününce aklıma eternal sunshine geldi. oturma odasında yağmur yağmaya başlıyordu da clementine kitabı kafasına götürüyordu. benim en sevdiğim sahnelerden biridir. sanırım yağmurla ilgili meselelerim var çözemediğim. içinde yağmur geçen her şeyi seviyorum nedensiz. bence Jolene'in olduğu yerlerde de hala yağmur yağıyordur, öyle olmalı. ayrıca jolene benden çok daha şanslı, birileri onun için şarkılar yazmış, onun yağmurla ilişkisi birileri için önemli olmuş. ah jolene ne şanslı kadınsın ve sen clementine sen de öylesin. çünkü diyor ki şarkıda;
"Now there's sunshine and flowers everywhere
And I don't care."



bir de bunu herhangi bir yere yazman lazımdı, o kadar güzel ki sadece kitapta altı çizili kalsın istemiyorum. son günlerde içimden sürekli tekrarlıyorum zaten, şimdi de defalarca okuyacağım burada olduğu için:

"Benimle igili hayallerin benim hayallerim değildi, dedi. Belki de o hayaller senin için." Patti Smith - Çoluk Çocuk

11 Şubat 2011

Espriler Şakalar




































Son bir saattir, durmadan buna gülüyorum. Red on numara adam yahu. O değil de komedi dizisine ihtiyacım var, şöyle çok sezonlu diyen varsa hiç durmasın that 70's show'u izlesin. Cidden günüm aydınlanıyor bu diziyle. Diziler çok güzel şeyler ya, valla bugün bi sevgi doluyum, tüm dizileri takdir edesim var. veya yine gerçek hayattan çok sıkıldım.

16 Ocak 2011

Art Vandelay

Yeni hayat felsefemi, George Costanza'nın söyldeği onlarca güzel cümle içinden şu yanda gördüğünüzü seçmek suretiyle belirledim. George dünyanın en muhteşem dizi karakterlerinden biri olmasının yanında kendisi hakkında gerçekçi yorumlar yapabilen belki de yegane erkektir. Çok yüzeyseldir, salaktır falan ama ne olduğunun tamamiyle bilincindedir. O yüzden bayılırım bayılırım. My hope is to become hopeless diyişi olsun i'm quitter diye beyan edişi olsun ve işte remember jerry, it's not a lie if you believe it diye akıl verişi olsun nasıl ufuk açıcı, ağlamak istiyorum. Ne mükemmel bir insansın yahu diye bağırasım geliyor ara sıra. Ben de bir süre bunu deniycem baktım olmadı the opposite bölümünde normalde yapacağı her şeyin tersini yapan George'un izinden gideceğim; içimden ne geliyorsa tersini yapacağım. Ama öncelikle kendimle ilgili güzel yalanlar bulup onlara inanacak ve sanki art vandelay'mişim gibi havalara bile gireceğim. Bir de böyle deneyelim ne olacak bakalım. Sonuçta george hayattan ne kadar memnunsa ben de o kadar memnunum, yani kaybedecek bir şeyim yok.

resim şurdan

15 Aralık 2010

Yolda Yürürken

Durup durup isyan edesim var. Nedennnnn diye bağırmak isteği geliyor bazen bana. Şu kalabalık sokaklarda insanlar büyük bir kaos halinde yürüken yolun ortasında durup bağırsam mesela, herkes bana baksa hatta içlerinden biri neden soruma cevap verse. Dese ki "ne bileyim hocam, manyak mısın nesin?" Hocam desin ama mutlaka, de get falan da diyebilir ardından. Sonra ben "ey Ankara halkı neden sağdan yürümeyi bir türlü öğrenemediniz" diye bir daha isyan etsem asıl isyanımdan bağımsız olarak, sanki gerçek problemim buymuş gibi olsa. O anda yanlış şeritten yürüyen bir adam bana çarpsa ,yüzüme mal mal bakıp yürüse hiçbir şey olmamış gibi. "Aman be hocam" desem, "özür dilemeyi neden öğrenemediniz. Neden yani, bunca zaman kutuda mı saklamışlar sizi, özür dilemek kavramından bihaber misiniz?" Sinirlensem biraz daha, asıl problemimi unutup kara kara düşünsem insanların kabalıkları üzerine, "aman ne bileyim bana mı kaldı derdi ne bunları düşünüyosun" diye kendimi azarlasam hala sokağın ortasında duruyorken. Yürüyüp gitsem sonra evime. "Bana neyse insanlardan, ben insanları sevmiyorum bile, ne yapıyorlarsa yapsınlar" diyip uyusam.

29 Kasım 2010

Herkesin Bir Mr. Darcy'ye ihtiyacı var.











Tabi ki Bridget Jones'un da var. Kendi Mr. Darcy'imizi bulmak için Elizabeth Bennet olmaya gerek yok belli ki. Ama düşüncem şu; dünyada Mr. Darcy'ler tahmin ettiğimizden çok daha az hatta oynayacak adam bile bulamamışlar ki hepsini Colin Firth oynamış. Bu durumda dünyanın en şanslı iki kadını Elizabeth Bennet ve Bridget Jones oluyor. Tüm dünyadaki kadın nüfusunu göz önüne alınca etrafta dolaşan 3-5 Darcy ihtimali beni çok karamsar yapıyor. Çok karamsar. Sanırım Mr. Darcyler de hayallerin baş kahramaını olmaya devam edecekler.

22 Kasım 2010

Yaşanamayan olaylar ve 90lardaki pijamalı klip

Hayatımdaki ultra enteresan şeylerden falan bahsetmeyi ben de isterim ama ne yazık ki başıma gelen en enteresan şeyin kontörümün bitmesi olduğu bu dünyada bloga yazacak atraksiyonlarım yok. Olay bazında çok durgun geçiyor günler o yüzden hayatım herhalde bir durum hikayesi olabilirdi. -Ki bence o kadar bile olmazdı ya neyse.- John Mayer'ın "half of my heart" şarkısını da içinde bulunduğum durumu tam olarak anlatsın diye seçtim. Böyle olunca çok mutlu oluyorum itiraf edeyim satırlarca uzun uzun yazacağım şeyin özetini geçmiş adam. Ne yazıcam ben de dinlerim diyorum. Öyle duruyorum, kafamda kuruyorum her şeyi valla, kura kura kurudum be adam da diyerek gülşenin tahminen 1994 yılındaki pijamalı klipli şarkısı "be adam"a da gönderme yapıyorum. Nedense o yıllarda Gülşen'in konuk olduğu Şahane Pazar programnı bugün bile çok canlı hatırlıyorum, nasıl travmatik bir yaşantıysa tüm ilkokul anılarım gitti gülşen, pijaması ve uygur kardeşler zihnimde capcanlı. Zaten hayat boyu kafam bu şekilde çalıştığı, dünyanın en gereksiz ayrıntıları beynimin içinde dönüp durduğu için şu anda bu haldeyim ya hadi ona da neyse. Gülşen evrim geçirdi, reha muhtarla bile çıktı o derece yani, şahane pazar yayından kalktı ben üniversiteyi bitirdim ama hala aynı tas aynı hamam. Neden bi Gülşen kadar bile olamıyorum şu dünyada. Çok dertlendim blog, o yüzden bu videoyu buraya koyuvereyim de 90lara dönelim, benim gibi 90lara takıntılı insanlar varsa onlara da bi hayrım dokunsun, şarkıyla da bi mesaj veriyor değilim onu da belirtmek isterim zaten gülşen'in klibiyle mesaj verecek kadar düştüysem vay halime. Garip de olsa güzelmiş lan , bildiğin güzel klipmiş. Hayır şimdi durup dururken nerden de aklıma geldi, ah ulan bilinçdışı sen beni öldüreckesin illa bi yerden kuruyosun bağlantıları. Çakal.

15 Kasım 2010

Tek Bir Ayakkabı

Bugün kızılayda insanların yürüdüğü bir yolun orta yerinde tek bir ayakkabı gördüm. görülecek en ilginç şeylerden biridir benim için "tek ayakkabı". Bir insanın ayakkabısının tekini kaybedeceği veya bir tane ayakkabıyı canı sıkıldığı için yolda bırakacağı gibi düşünceler beni çok mutlu ediyor. Böyle bir insanla tanışmayı arkadaş olmayı falan isterim ben. (Bkz: Joey). Kalan tek ayakkabısıyla yürüdüğü yolları düşünüyorum da, acaba ayakkabısının tekinin olmadığını fark etmemiş olabilir mi? Tüm bulvarı yürümüş, metro çıkışına geldiğinde kendinde bir gariplik olduğunu sezmesinin akabinde tek ayakkabı ile yüzleşmiş ve onca yolu geri dönüp diğer ayakkabısını almaya üşendiği için vazgeçip evine öylece gitmiş midir? Ya da hikaye aslında hiç böyle gelişmemiş yolun kenarındaki binalardan birinde bulunan bir insan arkadaşına şaka olsun diye ayakkabısının tekini camdan aşağı atmış ve tüm gün bu yaptığıyla gurur duyup içten içten sırıtmış mıdır? Sonra ayakkabısı atılan kişi kaybolan tek ayakkabısının gizemini düşünüp düşünüp karalar bağlamış mıdır?. Yolun ortasında tek bir ayakkabı! Hikaye hangisi olursa olsun tüm eve dönüş yolu boyunca beni mutlu ettiği kesin. Bir gün olur da ayakkabınızın tekini kaybederseniz bana haber verin, en azından bu hikayeye sahip gerçek bir tanıdığım olsun, sağda solda anlatayım sırıtarak.

4 Kasım 2010

Hello Darkness, My Old Friend*

Yalnızlıkla ilgili hiçbir problemim yok, gerçekten. Hatta seneye bu zamanlar bilmediğim bir ülkede bilmediğim bir şehirde kimseyi tanımıyorken yaşayacağımı ve tam manasıyla yalnız kalacağımı düşündüğümde de kaygılanmıyorum. Bir şekilde hallolur zira ben tek başınayken sıkılan biri olmadım hiç. Bana çekici gelen bir tarafı bile var yalnızlık kavramının. Şunu da düşündüm mesela; burada mutsuzum zaten, oraya gittiğimde de belki mutsuz olurum ama en azından farklı bir yerde mutsuz olurum, farklı bir şeyler yapıyor oluşumla avunurum. Gideceğim konserleri düşünsenize, İngiltere yani müziğin kalbi. Sırf bunun için bile gidilir. Şu an için sadece bir ihtimal de olsa düşünmesi güzel, yalnızlık mesele değil. Son zamanlarda oldukça çok yalnız zaman gerçirdim zaten. Kitapçılara, okul kütüphanelerine, sinemalara gittim yalnız başıma, sokaklarda dolaştım her zamanki gibi, insanlara baktım uzun süreler boyunca. Hala bir şey anladığım yok, onu söyleyeyim; insanları izleyerek geçirdiğim saatlerin çokluğu pek bir şey katmıyor bana. Muamma devam ediyor.

Mesela bugün, insanların kendileri ile ilgili anlattıkları hikayelerde ne kadar farklı ve eşssiz olduklarına dair paylaşma gereği duydukları ayrıntıları düşündüm. Herkes o özelliğin kendine ait olduğunu ve bunun çok değişik bir şey olduğunu zannediyor ya sonra başka başka kişiler bana aynı şeyi anlatıp ne kadar eşsiz olduklarına dair geribildirim istiyorlar ya bir de, işte o zaman içimden alaycı alaycı gülüyorum. Şu kar taneleri muhabbetine girmeye gerek yok bence. Evet evet hepimiz birbirimziden farklı kar taneleriyiz ama sonuçta kar taneleriyiz, özümüz bu. Neden bizde olan bir şeyin başka bir insanda asla bulunamayacağı gibi bir kendini önemse içindeyiz onu merak ediyorum. Sanırım bu da insan olmakla alakalı bir şey, ben yine de söz konusu insanlar olduğunda onların farklılıklarından çok benzerliklerini düşünüyorum. Dünyayı bu hale getiren, eminim ki insanların o eşssiz kar tanesi özellikleri değil de sadece kar taneleri olmaları. Bu kadar sıradan bir düzen öyle çok farklılıkla olacak şey değil. Kendimizi kandırmayalım. Birbirimize bu kadar benzemesek medeniyet diye bir şey de olmazdı herhalde. Belki ben psikoloji ile fazla haşır neşir bir insan olduğumdan , insanların benzer olaylara verdikleri benzer tepkiler hakkında bir sürü şey okuduğumdandır, bilemiyorum. Hatta bazen bana o kadar aynı geliyor ki tüm insanlık canım sıkılıyor. Ve ayrıca bu demek olmasın ki farklılıklara inamıyorum ya da onları önemsemiyorum. Tabi ki her insan kendine özel, sadece kendinin anlayabileceği ve hissedebileceği bir şeyler taşır içinde ama bu, insanların her gün anlattığı ben sabah kalktığımda kafamı bir kere dolabın içine sokar, dişlerimi sadece sol elimle fırçalarım gibi bir şey değil. Veya içimde öyle bir acı ve boşluk hissediyorum ki kimse anlayamaz gibi bir şey de değil. Böyle yani, bilemeiyorum belki bunlar da çok ilginç şeylerdir ama bana hiç mi hiç ilginç ve farklı gelmiyor doğrusu. Anlatılan hikayelerdeki diğer bir sürü davranış diğer bir sürü özellik gibi. Belki de benim içim öldü her şey sıradan geliyor, bak o da olabilir.

Sonra bir de Adnan'ın hikayesi var. Belki birgün anlatırım onun hikayesini, beni çok üzüyor çocukluğumdan beri annemden dinlediğim bu hikaye. Bilirsiniz anneler aynı hikayeleri tekrar tekrar anlatmaya bayılır. Çocukken işkence gibi gelen bu hikaye seansları büyüdükçe daha manalı gelmeye başladı bana. Eskiden annem 105. kere anlattığı için yarım yamalak dinlerken şimdi 156. kez anlattığında sanki ilk defa duyuyormuş gibi can kulağı ile dinliyorum. Neden bilinmez; belki annelerin bir hikayeyi anlatabileceği sayının limitinin dolmasına az kaldığı ve bunu artık fark etmeye başladığım için, belki de sadece hikaye çocukken anlayamadığım kadar güzel olduğu için. Birçokları var böyle ama Adnan en üzgünü. Artık onu düşündüğümde gözyaşlarımı tutamıyorum, çocukken böyle değildi. Ve zaten çocukken her şey daha az üzgündü.

*Bence en azından haftada bir Simon & Garfunkel dinlemek lazım. Hayat kısa, bu kadar güzel müzik varken elimizin altında heba etmeyelim. The sound of silence gibi bir şarkıyı yapmış olmaları bizim için bir lütuf değil de nedir. Bir de Bob Dylan evet Bob Dylan ve mızıka. Yaşarken gerekli. Onu da haftada bir iki doz alıp uyumak lazım.

26 Ekim 2010

Uyum Böyle Bir Şey İşte.

Bugün eve doğru yürürken birden aklıma geliverdi; Zooey Deschanel ve Ben Gibbard'ın evli olması ne kadar güzel değil mi? Evet benim boş zamanlarımda böyle şeyler düşünmem oldukça garip sayılabilir ama çok sevdiğim iki muhteşem insanın birbirlerini bulabilmiş olmaları salakça mutlu ediyor beni. Sonra bir de doğacak çocukları gerçeği var. Hepimizin olmak istediği ama asla olamayacağı şeyleri olabilme potansiyeli var o çocukta. Genetik olarak edineceği güzellik, iyi ses, duygusallık efenime söyleyeyim her türlü yetenek, sözel zeka, müzikal zekayı falan düşünüyorum da.. Sonra bir de içinde büyüyeceği çevrenin süperliği var. Dünyanın başkanı falan olsun o çocuk.

Ben Gibbard hakkında da her zaman iyi şeyler düşünürüm ama death cab for cutie'yi ne zaman dinlesem veya grubun adını ne zaman duysam aklıma ilk olarak ben gibbard değil de Seth Cohen geliyor, engelleyemiyorum. Çok da spesifik bir sahne canlanıyor gözümün önünde. Ryan'ın Seth dışarıda olduğu bir gün onun odasına girip Seth'i beklerken death cab for cutie dinlediğini ve çok duygusallaştığını söylediği sahne. Sonra Seth heyecanla ve spoonge bob bakışlarıyla "gerçekten mi" diye sormuştu, sevinmişti çocuk bildiğin. Ryan da "tabi ki hayır" demişti. Yüzü düşmüştü Seth'in. O sahnedir benim aklımda Death Cab For Cutie'nin yeri. Kimse anlamıyordu Seth'i zaten, dizi boyunca da pek anlayamadılar ama biz seviyorduk Seth kardeşi, death cab for cutie ile duygusallaşıyorduk zaman zaman. Hala duygusal anlar yaşıyoruz şarkılarıyla, çok liseli olmayan manalarda artık tabi ki.

Zooey ise bambaşka bir şey. Yeryüzünde en çok hayran olduğum kadınlardan biri. Mavi gözleri süper saçları falan bir yana bu kadındaki sestir beni delirten. Bence çok muhteşem bir ses tonu var, yaptığı müzik de on numara. Eminim bu söylediğime katılmayacak sürü sürü insan bulabilirim ama tam benim havalarım She & Him. Ki M. Ward da sevilir, sayılır. Konuşurken ki ses tonuna da ayrıca kurban oluruz. Bir de sağda solda ikoncan diye gösterdikleri kadınlara Zooey'i takip etmelerini öneriyorum zira tarz konusunda da aşmış bir kişi. Evet kısaca; tümden mükemmel insanlar vardır ya işte onların kraliçesi Zooey ki bir de şirinlik faktörü var kendisinde, her şeye sahip olduğu için kıskanamıyorsunuz bile. sadece seviyorsunuz.

Düşünsenize sabah uyanınca birlikte şarkı söylüyorlarmış evlerinde, akşam yatmadan önce şarkı sözleri yazıyorlarmış falan. Allam ne tatlı hayat, ne güzel insanlar. Universe takdir ettim seni bazen de doğru insanları buluşturuyorsun galiba. Az ve öz çalışan bi kurumumuzsun universe.