8 Ağustos 2016

Varoluşun Bitmeyen Dertleri

hayatımın bir döneminde aklımdan geçen her şeyi paylaşmak istediğim anlar çok fazlaydı. yazmak istiyordum, kendimi anlatmak istiyordum. durdurulamaz bir ifade etme isteğiyle boğuşuyordum. o yüzden blog yazmaya başladım sonra facebook çıktı ona sardım sonra da tabii twitterla kaynaştık ve aklımda ne varsa söylemek daha da kolaylaştı. ama uzun süredir o anlatmayı, hikayeleri ve anıları çok seven yanımla bağlantı kuramıyorum. bugün sonunda metroyla eve gelirken artık ne kadar da paylaşmak istemediğimi kendime itiraf ettim. anlatsam ne olacak, kime yararı var, boş işler bunlar, içimden gelmiyor vs... söyleyecek bir şeyim de yok sanki veya söyleyecek şeylerim olsa bile istediğim iletişim kurma şekli bu değil. belki yaş geçtikçe insan başka türlü bir iletişimin hayalini kurmaya başlıyor veya daha kötüsü artık herhangi bir iletişimin yararı olabileceğine inanmıyor. yaşa bok attığıma da bakmayın belki de bu durum sadece içinde bulunduğum ruh haliyle ilgili. böyle zamanlarda kendimden başka her şeye saldırasım ve davranışlarımı rasyonelize edesim geliyor, kendimi tutamıyorum. ama acaba  şöyle bi durup kendime baksam iletişim kurmama isteğimin nedenini aşırı yalnızlığıma ve artık bu yalnızlığa inanılmaz derecede alışmış olmama bağlayabilir miyim? mantıksız değil.

üniversite 2'deyken hayatımın en çılgın varoluşsal krizlerini yaşıyordum. o sıralar varoluşçuları okumaya da merak saldım. genelde varoluşsal psikolojiyle içli dışlıydım. Sartre'in da kitaplarını aldım. varoluşçuluğu kendisinden de okumak, iyice aydınlanmak istiyordum. ne yazık ki o yılın devamında ruh halim herhangi bir şey okumaya elverişsiz hale geldi. varoluşsal krizlerim ciddi hastalıklara falan dönüştü. kendime, dünyaya her şeye yabancılaştım. o dönemde Kafka'yı da daha iyi anlamaya başladım ama Sartre'ı bir türlü okuyamadım. sonra işte yıllar geçti okunacak hep başka kitaplar vardı, Sartre'ı unuttum. belki hayatımın o döneminde almış olduğum için o kitapları unutmak işime geldi.

Amerika'ya gelirken kitaplarımın büyük kısmını evde bıraktım. yanıma da 10 tane falan kitap anca alabildim. aldıklarım arasında iki tane Sartre var. Bulantı ve Duvar. Boston'a taşındıktan sonra yeni evimde okuduğum ilk kitap Bulantı oldu. 20 yaşımdayken alıp yıllarca beklettiğim kitap 'yıllardan ve yollardan sonra' elimdeydi. bilemiyorum neden kendime bu zamanı uygun görmüştüm,. belki 28 yaşımda, dünyanın öbür ucunda 20 yaşımdakinden daha olgunca varoluşsal krizlerin beni beklediğini seziyordum. her neyse kitabı okudum ve pek sevmedim, bilmiyorum çok başka bir şeyler bekliyordum sanırım. belki geçen yıllarda varoluşçuluk üzerine hiçbir şey okumamış olsam ve Bulantı okuduğum ilk varoluşçu eser olsa daha çok etkilenebilirdim. tabii ki inanılmaz zekice şeyler söylüyor Sartre ama söyleme şekliyle pek anlaşamdım sanıyorum ki. neyse iste, bu kadar uzunca kitaptan bahsetme sebebim de kitabın başlarında karakterin bi 5 sayfa falan yalnızlıktan bahsettiği kısım. o 5 sayfa belki de benim için kitabı kurtaran şeydi. uzunca yalnizligi anlatıyor.  o bölümü okurken uzun zamandır hissettiğim ama adını koyamadığım şeyi anlamama yardımcı oldu Bulantı. karakter uzun süredir yalnızdı ve yalnızlık arttıkça bir bataklıktaymış gibi daha çok derine gömülüyordu ama bi yerden sonra bu durum hoşuna gitmeye ve sonrasında da uyuşuk hissetmeye başlıyordu. yalnızlık sürdükçe yalnızlıktan kurtulmak da imkansız hale geliyordu çünkü artık yalnızlığı seviyordu ve yalnız olmamayı denemek için çok yalnızdı. yalnızlık bir kısır döngüye dönüşüyor, insan yalnızlaştıkça daha çok yalnızlık istiyordu. bir insana dert anlatmak, dert anlatmayı da geç ayaküstü ufak tefek muhabbet etmek bile büyük bir yüke dönüşüyordu. o zorunlu iletişim anlarında tek istediği yalnızlığına geri dönmekti.

sanırım ben de uzunca bir süredir aynen böyle hissediyorum. insanlarla hiç konuşmuyor değilim, gerektiğinde muhabbet ediyorum, bir şeyler anlatıyorum, soru sorarlarsa cevaplıyorum, hatta kendimi zorlayıp insanları dışarı çıkmaya falan bile çağırıyorum, ama bi süre sonra tekrar yalnızlığıma dönmek istiyorum. tek başıma dolaşmak, tek başıma yemek yemek istiyorum. susmak istiyorum. o kadar uzun süredir o kadar çok şeyi yalnız yapıyorum  ki başka türlü yapmak isteğimi neredeyse tamamen kaybettim. buraya yazmak da istemedim, twittera bakmak da istemedim. geri kalan her türlü sosyal medya sitelerine de eskiden kalma alışkanlıkla arada sırada bakıyorum ama çoğu zaman aklıma bile gelmiyor. başka insanların ne yaptığı beni mesela gerçekten hiç ilgilendirmiyor. herkes bir şeyler yazıyor, söylüyor; artık takip de edemiyorum. merak da etmiyorum. benim söyleyeceklerimin bir manası olmadığı gibi onların söyledikleri de hiçbir şey ifade etmiyor.

genel olarak dünyanın haline Türkiye'nin haline, umutsuz geleceğimize falan cidden üzülüyorum ama bunları kimseye anlatmak istemiyorum. belki gerçekten son zamanlarda olan her şey beni düşündüğümden daha fazla etkiledi. belki hepsi derin bir umutsuzluk ve çaresizlik yüzünden. belki de sadece fiziksel uzaklığın verdiği bir yabancılaşma yaşadığım için. Amerika'da yaşamakla ilgili hiçbir sorunum yok ancak burada Almanya'da hissettiğimden başka bir yabancılık hissediyorum.  anlatması zor, sanki insan kendisiyle, bildiği, tanıdığı her şey arasına bir okyanus koyunca (the national-england'a buradan sevgiler)  uzaklık hissi bin kat artıyor. Amerika'nın genel büyüklüğü de kendimi burada çok küçük hissetmeme sebep oluyor. anlatması zor, hiç görmediğim derecede büyük bir ülke. her yer her yere uzak. herkes birbirinden uzak. uzun ve hiç bitmeyen yollar var burada. tanıdığım, bildiğim her şeyden çok çok uzak hissediyorum ve bu uzaklık beni daha da yalnızlaştırıyor. burada insanlar bana Türkiye'yi soruyorlar mesela, hiçbir şey söylemek istemiyorum. kimseye ülkede insanların yaşadığı korkunç mutsuzluğu ve umutsuzluğu anlatmam mümkün değil, burdaki insanların anlaması ise hiç mümkün değil. konuşmak istemiyorum, bi anlamı yok. değişen bir şey yok.

neyse işte, bugün buraya bir şeyler yazmak istediğime göre belki benim için hala umut vardır, bilemiyorum. belki hala içimde az da olsa anlatma isteği kalmıştır. eski benle yeniden bağlantı kurabilirim belki de. ama bi yandan da biliyorum ki eskiden olduğum insandan çok uzağım. 20 yaşımdaki halimi zar zor hatırlıyorum. bambaşka bi insanım. yaşadığım değişimin boyutu beni biraz korkutuyor. geçmişimle bağ kuramamak beni korkutuyor. sanki yaşadığım her gün geçmişime dair bir şey ölüyor.

5 yorum:

Anonim dedi ki...

o kadar kendimi okudum ki. amerika ve ingiltere kısımları hariç tabi. :) çok geç fark ettiğim bir blog. keşke daha çok yazsan ve benim anlamaya çalıştığım kendimi bana daha çok okutsan.

gokciii dedi ki...

daha cok yazmaya soz veremeyecegim ama blogu begenmene cok sevindim :)

Abdullah ÖZER dedi ki...

Mesele varoluşçuluk filan değil gökçe, ülkenin durumu. Nereden tutarsan tut elinde kalıyor. Sen haline şükret yurtdışındasın...

Sam Scarlet dedi ki...

Yazılarını çok özlemiştim, iyi geldi, hem de kendini anlatarak başka bir sürü insanı anlatmışsın, kendimi buldum. <3

evrim dedi ki...

kac yildir su blogu acmiyodum, bi bakayim dedim. en son biraktigim yerde baska bi ulkeye gidiyordun ve cok umutluydun :) amerika degil daha gecmisten bahsediyorum. neyse ben aslinda sunu soylemek icin geldim. tum hayatini yalnizligi sorgulayarak, bi yandan ona alisip, bir yandan onu seven, bi yandan da icten ice ne zaman bitecegini sorgulayan insanlar olarak, evet sorun bizde. hayata ve insanlara bakis acimiz yanlis, beklentilerimiz yanlis, her sey karsisinda beklemeyi secmemiz yanlis. o yanlislari bulup degismek gerek.