hikayemsi saçmalamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikayemsi saçmalamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2017

Ağaçlar

her şey iyi giderken, hayat güzel güzel devam ediyorken bir gün durduk yerde normalden uzun bir yürüyüşe çıkmaya karar verdim. aslında bilinçli bir karar alma durumu falan yoktu, sadece yürümeye devam ettim. bu yolun sonu nereye varıyor görmek istedim. ağaçları izledim, yol boyu her yer ağaçlarla doluydu, sağımda, solumda, önümde ve arkamda her yer güzelim ağaçlarla doluydu. bu yolun sonu nereye çıkacak diye merak ederken birden kendimi yola değil de ağaçların dallarına, gövdelerine bakarken buldum. son zamanlarda zaten artan bir şekilde ağaçlara ilgi duyuyordum. hep gözüme takılıyorlardı. önceden yollar boyu yürüsem de fark etmiyordum ağaçları. ama günden güne arttı ağaç farkındalığım. o günkü uzun yürüyüş de ağaç sevdamın geldiği son noktaydı. yürüdüm sonsuz dallar, yapraklar arasında. her birinin şekli başkaydı, her ağaç bir sürü değişik ayrıntıdan oluşuyordu. içimde dev bir yalnızlık hissettim. dünya çok büyüktü, tüm ağaçlar bambaşkaydı ve baktığım her yerde bir sürü güzellik vardı. sonra aklıma öleceğim geldi. öleceğiz dedim ağaçlara bakarken. ağaçlar benden uzun yaşayacaklardı ama onlar da ölecekti. binlerce yaprak, o güzelim dallar, kocaman asırlık gövdeler... hepsi toprak olacaktı. gözlerim doldu, bunca güzellik ve bunca ölüm çok fazlaydı. bu yolun sonu nereye varacaktı bilmiyordum ama öleceğim kesindi. hayat güzel güzel devam ediyordu ve ben ağaçlara bakıp yürümeye devam ettim. yolun sonunu bulamadım ama ağaçlar iyiydi, ağaçlar güzeldi.

8 Ağustos 2016

Varoluşun Bitmeyen Dertleri

hayatımın bir döneminde aklımdan geçen her şeyi paylaşmak istediğim anlar çok fazlaydı. yazmak istiyordum, kendimi anlatmak istiyordum. durdurulamaz bir ifade etme isteğiyle boğuşuyordum. o yüzden blog yazmaya başladım sonra facebook çıktı ona sardım sonra da tabii twitterla kaynaştık ve aklımda ne varsa söylemek daha da kolaylaştı. ama uzun süredir o anlatmayı, hikayeleri ve anıları çok seven yanımla bağlantı kuramıyorum. bugün sonunda metroyla eve gelirken artık ne kadar da paylaşmak istemediğimi kendime itiraf ettim. anlatsam ne olacak, kime yararı var, boş işler bunlar, içimden gelmiyor vs... söyleyecek bir şeyim de yok sanki veya söyleyecek şeylerim olsa bile istediğim iletişim kurma şekli bu değil. belki yaş geçtikçe insan başka türlü bir iletişimin hayalini kurmaya başlıyor veya daha kötüsü artık herhangi bir iletişimin yararı olabileceğine inanmıyor. yaşa bok attığıma da bakmayın belki de bu durum sadece içinde bulunduğum ruh haliyle ilgili. böyle zamanlarda kendimden başka her şeye saldırasım ve davranışlarımı rasyonelize edesim geliyor, kendimi tutamıyorum. ama acaba  şöyle bi durup kendime baksam iletişim kurmama isteğimin nedenini aşırı yalnızlığıma ve artık bu yalnızlığa inanılmaz derecede alışmış olmama bağlayabilir miyim? mantıksız değil.

üniversite 2'deyken hayatımın en çılgın varoluşsal krizlerini yaşıyordum. o sıralar varoluşçuları okumaya da merak saldım. genelde varoluşsal psikolojiyle içli dışlıydım. Sartre'in da kitaplarını aldım. varoluşçuluğu kendisinden de okumak, iyice aydınlanmak istiyordum. ne yazık ki o yılın devamında ruh halim herhangi bir şey okumaya elverişsiz hale geldi. varoluşsal krizlerim ciddi hastalıklara falan dönüştü. kendime, dünyaya her şeye yabancılaştım. o dönemde Kafka'yı da daha iyi anlamaya başladım ama Sartre'ı bir türlü okuyamadım. sonra işte yıllar geçti okunacak hep başka kitaplar vardı, Sartre'ı unuttum. belki hayatımın o döneminde almış olduğum için o kitapları unutmak işime geldi.

Amerika'ya gelirken kitaplarımın büyük kısmını evde bıraktım. yanıma da 10 tane falan kitap anca alabildim. aldıklarım arasında iki tane Sartre var. Bulantı ve Duvar. Boston'a taşındıktan sonra yeni evimde okuduğum ilk kitap Bulantı oldu. 20 yaşımdayken alıp yıllarca beklettiğim kitap 'yıllardan ve yollardan sonra' elimdeydi. bilemiyorum neden kendime bu zamanı uygun görmüştüm,. belki 28 yaşımda, dünyanın öbür ucunda 20 yaşımdakinden daha olgunca varoluşsal krizlerin beni beklediğini seziyordum. her neyse kitabı okudum ve pek sevmedim, bilmiyorum çok başka bir şeyler bekliyordum sanırım. belki geçen yıllarda varoluşçuluk üzerine hiçbir şey okumamış olsam ve Bulantı okuduğum ilk varoluşçu eser olsa daha çok etkilenebilirdim. tabii ki inanılmaz zekice şeyler söylüyor Sartre ama söyleme şekliyle pek anlaşamdım sanıyorum ki. neyse iste, bu kadar uzunca kitaptan bahsetme sebebim de kitabın başlarında karakterin bi 5 sayfa falan yalnızlıktan bahsettiği kısım. o 5 sayfa belki de benim için kitabı kurtaran şeydi. uzunca yalnizligi anlatıyor.  o bölümü okurken uzun zamandır hissettiğim ama adını koyamadığım şeyi anlamama yardımcı oldu Bulantı. karakter uzun süredir yalnızdı ve yalnızlık arttıkça bir bataklıktaymış gibi daha çok derine gömülüyordu ama bi yerden sonra bu durum hoşuna gitmeye ve sonrasında da uyuşuk hissetmeye başlıyordu. yalnızlık sürdükçe yalnızlıktan kurtulmak da imkansız hale geliyordu çünkü artık yalnızlığı seviyordu ve yalnız olmamayı denemek için çok yalnızdı. yalnızlık bir kısır döngüye dönüşüyor, insan yalnızlaştıkça daha çok yalnızlık istiyordu. bir insana dert anlatmak, dert anlatmayı da geç ayaküstü ufak tefek muhabbet etmek bile büyük bir yüke dönüşüyordu. o zorunlu iletişim anlarında tek istediği yalnızlığına geri dönmekti.

sanırım ben de uzunca bir süredir aynen böyle hissediyorum. insanlarla hiç konuşmuyor değilim, gerektiğinde muhabbet ediyorum, bir şeyler anlatıyorum, soru sorarlarsa cevaplıyorum, hatta kendimi zorlayıp insanları dışarı çıkmaya falan bile çağırıyorum, ama bi süre sonra tekrar yalnızlığıma dönmek istiyorum. tek başıma dolaşmak, tek başıma yemek yemek istiyorum. susmak istiyorum. o kadar uzun süredir o kadar çok şeyi yalnız yapıyorum  ki başka türlü yapmak isteğimi neredeyse tamamen kaybettim. buraya yazmak da istemedim, twittera bakmak da istemedim. geri kalan her türlü sosyal medya sitelerine de eskiden kalma alışkanlıkla arada sırada bakıyorum ama çoğu zaman aklıma bile gelmiyor. başka insanların ne yaptığı beni mesela gerçekten hiç ilgilendirmiyor. herkes bir şeyler yazıyor, söylüyor; artık takip de edemiyorum. merak da etmiyorum. benim söyleyeceklerimin bir manası olmadığı gibi onların söyledikleri de hiçbir şey ifade etmiyor.

genel olarak dünyanın haline Türkiye'nin haline, umutsuz geleceğimize falan cidden üzülüyorum ama bunları kimseye anlatmak istemiyorum. belki gerçekten son zamanlarda olan her şey beni düşündüğümden daha fazla etkiledi. belki hepsi derin bir umutsuzluk ve çaresizlik yüzünden. belki de sadece fiziksel uzaklığın verdiği bir yabancılaşma yaşadığım için. Amerika'da yaşamakla ilgili hiçbir sorunum yok ancak burada Almanya'da hissettiğimden başka bir yabancılık hissediyorum.  anlatması zor, sanki insan kendisiyle, bildiği, tanıdığı her şey arasına bir okyanus koyunca (the national-england'a buradan sevgiler)  uzaklık hissi bin kat artıyor. Amerika'nın genel büyüklüğü de kendimi burada çok küçük hissetmeme sebep oluyor. anlatması zor, hiç görmediğim derecede büyük bir ülke. her yer her yere uzak. herkes birbirinden uzak. uzun ve hiç bitmeyen yollar var burada. tanıdığım, bildiğim her şeyden çok çok uzak hissediyorum ve bu uzaklık beni daha da yalnızlaştırıyor. burada insanlar bana Türkiye'yi soruyorlar mesela, hiçbir şey söylemek istemiyorum. kimseye ülkede insanların yaşadığı korkunç mutsuzluğu ve umutsuzluğu anlatmam mümkün değil, burdaki insanların anlaması ise hiç mümkün değil. konuşmak istemiyorum, bi anlamı yok. değişen bir şey yok.

neyse işte, bugün buraya bir şeyler yazmak istediğime göre belki benim için hala umut vardır, bilemiyorum. belki hala içimde az da olsa anlatma isteği kalmıştır. eski benle yeniden bağlantı kurabilirim belki de. ama bi yandan da biliyorum ki eskiden olduğum insandan çok uzağım. 20 yaşımdaki halimi zar zor hatırlıyorum. bambaşka bi insanım. yaşadığım değişimin boyutu beni biraz korkutuyor. geçmişimle bağ kuramamak beni korkutuyor. sanki yaşadığım her gün geçmişime dair bir şey ölüyor.

6 Aralık 2013

Ağaç

Binaların çok eski olduğu şehirlerde ağaçlar da hep yaşlıdır. O şehirlerde yaşayan insanlar, binalar yalnız ve yaşlı görünmesin diye ağaçlara hiç dokunmazlar. Ağaçların binaları koruyup kolladığını, tarihe tanıklık ettiklerini, binlerce sırrı bilip de kimseye söylemediklerini düşündüklerinden belki, bir ağacı kesip tarihi de silip yok etmek istemezler. Şimdi siz benim herkesin bildiği bir gerçekten bahsediyormuşum gibi konuştuğuma bakmayın, olabilir ya, belki de böyle düşünen bir tek benimdir, çünkü ben tarihi binaların karşısında durup bekleyen o eski koca ağaçların tesadüfen hayatta kalmış olabileceklerine inanmak istemedim hiçbir zaman. O kentin insanlarının da benim fark ettiğim bu sırrı içten içe bilip ona göre davrandıklarını, hatta o ağaçların yanından geçerken benim yaptığım gibi onlara bir selam verip, içlerinden ağaçlarla bir iki kelam ettiklerini hayal etmeyi seviyorum. Hatta bazen o yaşlı, kocaman ağaçlara sorular sorup, kendi sorularıma cevaplar uydurmaya bayılıyorum. Diyorum ki, kocaman ağaç, kim bilir bunca yıldır ne çok şey gördün. Belki hiç hareket edemedin, gezip dolaşamadın ama yanından geçip giden, sana sarılan, sana dokunan, senin gölgende oturup ağlayan kaç insan oldu? O insanları teselli etmek isteyip elin kolun bağlı olduğu için hiç çaresiz hissettin mi? Eminim hissetmişsindir.

Bir keresinde yine çok eski binaların olduğu eski bir şehirde yürürken görkemli bir binaya bakan çok güzel yaşlı bir ağaç görmüştüm. İnsanlardan önce ağaçlara odaklanan bir insan olduğumdan ağacın altında oturmuş ağlayan adamı fark etmem biraz zaman almıştı. O an adamdan çok ağacın içinde bulunduğu duruma üzülmüştüm. Eli kolu bağlı sessizce adamın ağlamasını dinlemekten başka yapacağı bir şey yoktu, belki teselli etmek, birkaç güzel söz söylemek ya da sarılmak isterdi ama yapamıyordu. Öylece kıpırdamadan durmak zorundaydı. Yüz yılı böyle geçirmişti o ağaç, kimseye bir şey söylemeden, kimseyi teselli edemeden. Gelip gölgesine oturan insanlarla dertleşemeden... Ben bazen gidip dertlerimi anlatıyorum ağaçlara, benden sıkılıyorlar mıdır bilmem ama benim dünyamda ağaçlar çok empatik, çok sevgi dolular. İnsanlara yardım edemedikleri için üzülen varlıklar ağaçlar. Halbuki belki de çok vurdumduymazlar ya da insan dilinden anlamıyorlar. Onlar için rahatsız edici bir gürültüden başka bir şey değil bizim konuşmalarımız, ağlamalarımız. Belki de onların çok daha mühim problemleri var, belki hayatın anlamını bulmaya çalışıyorlar sessiz ve derinden. Belki sadece kuşların dertlerini dinlemeyi seviyorlar... Kim bilebilir? İnsanların bilemeyeceği kesin ama benim dünyamda ağaçlar hiç sahip olamadığım arkadaşlar, sorgusuz sualsiz dinleyen, yardımcı olmak için çırpınan ama elinden bir şey gelmeyen. Öyle olmasalar da ben kendini önemseme hastalığına kapılmış insan ordusunun bir bireyi olarak ağaçların beni önemsediklerini düşünmeyi tercih ediyorum. Ağaçlar için önemli olmak istiyorum.

16 Eylül 2013

Herhangi Bir Hikaye: İkinci Bölüm

(Aylarca önce yazıp nedendir bilinmez taslaklarda çürümeye terk ettiğim bu yazıyı buldum bugün. Kendi tarihime düşmek istediğim notlardan olduğu için bulunsun istiyorum burada.)

Onun hakkında yazmak istediğim binlerce şey var çünkü o, gerçekten var olduğuna asla inanamayacağınız adamlardan. Bir kitapta okusanız, bir masalda dinleseniz, bir filmde görseniz; böyle insanlar da ancak kurgularda yaşıyor diyeceğiniz bir insan o. Belki de bu yüzden uzunca bir süre onun gerçek olup olmadığını sordum kendime. Acaba yeni bir kısa hikayeye konu olsun diye uydurduğum sonra da gerçek olduğuna inandığım bir karakter mi diye düşündüm. Ciddi bir şekilde düşündüm. Akıl sağlığım konusunda her zaman kendimden az da olsa şüphe ettiğim için bu tarz düşüncelerle uğraşmak çok zor olmadı. Sonra onun gerçek olduğuna ikna oldum. Beni ikna etti. "ben buradayım, gerçeğim," dedi, "hiçbir yere gitmiyorum." Gidecekti elbet ama gerçekti. Evinde kocaman dünya haritaları vardı. Gittiği yerleri yeşil, gitmek istediği yerleri kırmızı iğnelerle işaretlemişti. Dünyayı görmek istiyordu. bana dünyayı gösterecekti. beraber hayaller kurduk. Haritaları açtı önüme, seçelim dedi, dünya bizim, görülecek çok yer var. "Her yeri görmeden öleceğim diye korkuyorum" dedi. Dünyanın en güzel korkusunu paylaşıyorduk. Aynı korkulara sahip olduğum insanları sevmekten başka yapılabileceğim ne vardı. Sevdim ben de. Bir insanı böyle sevmek ne güzeldi. Sonra bir gün ben ona neden bana bu kadar iyi davranıyorsun diye sordum. "çünkü hak ediyorsun," dedi. Doğduğum günden beri bunu duymayı bekliyordum, o bana kendimi sevmeyi öğretiyordu. Nedendir bilinmez beni çok seviyordu. Söyleyemiyordu bir türlü, söylemek için debeleniyordu ama biliyordum seviyordu. Beni mutlu etmek istiyordu; beni güldürmek, yedirmek, beni korumak, benim sevdiğim kitapları okumak, sevdiğim filmleri izlemek, boş konuşmalarımı dinlemek, bana bakmak, benimle dans etmek istiyordu. garipti, beni mutlu ediyordu durmadan. Hiç bıkmadan, usanmadan.

Sabahın yedisinde daha hava bile aydınlanmamışken Lüksemburg'un ıssız bir sokağında yürüyorduk; en sevdiği diziden bir sahneyi anlattı bana. Karakterin taklidini yapmak için durdu, karakter bi süre sessizce uzağa bakıp gülümsüyor sonra da "çünkü seni seviyorum" diyordu o sahnede. Biliyordum ki bana söylüyordu. Bana dinlettiği tüm şarkılar her zaman söylemek istediklerini özetliyordu. Ben şarkıları dinlerken o bana bakıyordu. her tepkimi beynine kazıyordu. Kulağıma fısıldıyordu şarkıların sözlerini. Anla beni diyordu, bu şarkılar hep senin için. Sonra bir gün gerçekten söyledi, buz pateni yapan insanları yukarıdan beraber izlerken, Münih'in buz gibi havasında, ben sana aşığım dedi. Aşık olmak ne güzeldi. Sonrası da iyilik güzellik tabii. Beni sevdiğini söylemediği tek bir gün olmadı.

Haritaları mükemmel kareler yapacak şekilde katlıyor, kuzeyin nerede olduğunu hiç çaba harcamadan bulabiliyordu. Yürürken bana hikayeler anlatıyordu. Bana hikayeler anlatmak için yaşıyordu. Zaten ben ona tam bir hikayenin ortasında aşık olmuştum, ona bunu hiç söylemesem de aslında ben onu cümleleri için sevmeye başlamıştım. Kahve sevdiğimi bildiği için her sabah ilk iş bana kahve alması mesela onu dünyanın en mükemmel insanı yapmaya yetiyordu. Londra'ya gitmeyi ne çok istediğimi bildiği için doğaçlama bir İngiltere gezisi planlayabiliyordu anında. İzin versem Londra'yı bile alırdı bana." Seni mutlu etmek istiyorum" dedi. "Sen mutluyken ben de o sırada yanında olabilirsem ne mutlu bana." Önümüzdeki 70 yıl beni seveceğine söz verdi, 71. yılda duruma bakarız dedi. 70 yıl garanti olduğu için sesimi çıkardım. Çok uzunca bir süre seni sevmeyi planlıyorum belki öldüğümde bile seni severim  ama belki de bir geleceğimiz yoktur birbirimizi başka kıtalardan sevmeye devam ederiz, şimdiden beni bir ömürlük sevdin bu bile bana yeter dedim cevap olarak. Ne de olsa bazen bir insanı kaybetmek onunla hiç tanışmamış olmaktan iyidir değil mi? Ya hiç tanışmasaydık bana sevmeyi kim öğretecekti, kim yalnızlığımı silip süpürecekti.

Herhangi Bir Hikaye Birinci Bölüm

13 Ağustos 2013

Ömür

Almanya'ın güneyindeki bir evde, bir kanepede uzanıyoruz. Onun elinde bir Poe kitabı var, bir şiir açıp okumaya başlıyor, bir yandan bana sarılıyor, kelimelerin İngilizce vurguları ne ilginç diye düşünüyorum. İçinde bulunduğum duruma tamamen yabancıyım, o an kendim bile değilim, çok uzatan bakıyorum yüzüme, mutlu görünüyorum biraz da dalgın. O, şiiri okumaya devam ediyor, bir kış günü kanepenin üzerine örtülmüş battaniye ve benim üzerime örtülmüş kolları sıcak. Sesini yükseltiyor şiirin bir bölümünde, ne kadar da garip. Ah bu Poe, söyleyecek ne de çok sözü varmış, bitmiyor sözcükler. Bana kimse bir şiiri sesli okumamıştı bundan önce, böyle şeyler bence sadece filmlerde ya da kitaplarda olurdu çünkü. Acaba her şeyi ben mi hayal ediyordum, ama hayal etsem Poe'yu seçmezdim ki, biliyorum, başka bir şair seçerdim, tahminen Türkçe cümleler duyuyor olurdum. Hayal dünyamda bile başka dillerde şiir dinlemek gelmezdi aklıma. Gerçeğin hayalden daha hayali olması da ne demekti? Çözemedim. Gerçeği, hayali bi kenara bırakıp onun sesini dinledim. Bir ömür o kanepede bir Poe şiirinin içinde yaşayabilirim dedim. Ömür dediğim hepi topu bir şiir ederdi zaten. Bir ömrü güzel bir sesten dinleyerek yaşamanın ne kötülüğü olabilirdi ki?

8 Kasım 2012

Herhangi Bir Hikaye

Onu en çok bana hikaye anlattığı zaman sevdim. "Hikayenin tamamını duymak istiyor musun?" dedi.
Tabii ki dedim, ben her zaman tüm hikayeyi dinlemek isterim.
Sonra anlattı. Hikayenin sahibiymiş gibi anlattı. Tüm dünyaya yaşama sevinci kavramını yeniden tanımlamak için gönderilmiş bir insan gibi anlattı. Hayatı boyunca bu anı beklemiş gibiydi, bana hikaye anlatacaktı...
Ben onu dinledim, uzun uzun konuştu.
Neden bu kadar mutlusun, dedim.
"Mutlu olmakta ne yanlışlık var," dedi. "Mutluyum."
Bir yanlışlık yok elbette dedim. Sanki tüm dünyadaki en mutlu insan sensin.
"Sen mutlu değil misin?" dedi.
Burada mutluyum, dedim.
"Burada değilken nasılsın? Anlatsana bana," dedi.
Boşver dedim, her zaman burada kalacakmışım gibi yapalım.Yürüdük, sokaklar sisliydi.
"Ben böyleyim ne yapayım, hayata olumlu tarafından bakıyorum, ne yapabilirim yani,"dedi.
Bir şey yapma dedim.
Elimi tuttu, cebine soktu. "Üşüme" dedi. "Ellerin çok soğuk."
Sonra diğer elimi tuttu, biri ısınırken diğeri soğuk kalmasın diye.
"Ellerin ellerim için özel olarak yapılmış gibi," dedi. Sustum.Sarhoştu, keşke ben de sarhoş olsaydım.
"Güzelsin." dedi. İnanmadım. Bir daha dedi; güzelsin, güzelsin, çok güzelsin... İnanmadım. Gülümsedim.
"Yarın arkadaşlarını ara ve benim çok güzel olduğumu düşünen bir adam var de," dedi. "Herkese söyle."
"Yakınımda dur," dedi. "Uzağa gitme, sen yanımdayken üşümüyorum."
Uzağa gitmek istedim, elimi kalbine koydu.
Sokaklar bomboştu. Dans etmeye başladı. "Ben her yerde dans edebilirim, biliyorsun, dedi. Elimden tuttu, dans ettik. Sokaklarda neden bu kadar çok sis vardı.
Sonra, "Çavdar Tarlasında Çocuklar" dedi, "en sevdiğim kitap." Kitaptan bir cümle söyledi. Dünyanın en mutlu insanıydı.
Kitabın ilk cümlesini ne çok sevdiğini anlattı. "Gerçeği bilmek istersen" dedi, "ailemden nefret ediyorum."
Bir cümleye "gerçeği bilmek istersen" diye başlamanın neden güzel bir şey olduğunu anlattı bana. Herkesin herkese her zaman yalan söylediğini...
Kimse gerçeği duymak istemiyor çünkü, dedim.
Holden'ı dürüst olduğu için seviyorum, dedi. Yalan söylediğinde bile dürüst sanki; çünkü başkalarının duymak istediği yalanları değil kendi söylemek istediklerini söylüyor, dedi.
Bir akşam için ne kadar da çok şey söyledi. Ben ona kitabın son cümlesini söyledim. Ona rağmen anlatmaya devam etti.
"Herkesi özlemeye başlıyorsun sonra" hala anlamadın mı, dedim. Sustu. Ben ona pek bir şey anlatmadım, şimdi durup dururken özleme ne gerek vardı.
"Gerçeği bilmek istersen." dedi, "ailemden nefret ediyorum, geri dönmek istemiyorum."
Ben de istemiyorum, dedim. Kalalım, bir yolunu buluruz. Biz diye bir şey yoktu. O ve ben ayrı yollar bulurduk elbet kendimize.
Abimle anlaşamıyorum dedi sonra birden bire. Hemen ardından Holden'ın neden iyi bir abi olduğunu anlattı bana. Ben kitabı daha önce hiç okumamışım gibi anlattı, hiç okumamış gibi dinledim. Çocukların masumiyetinden bahsetti,Holden'ın kendinde koruyamadığı masumiyeti kardeşinde sakladığını söyledi. Belli ki abisi ondaki masumiyeti korumaya hiç çalışmamıştı. Ya da kaybettiği şeyler için suçlayacak birine ihtiyacı vardı.
"Yakınımda dur" dedi, "uzağa gitme." "Mutluysam ne yapabilirim, bunda ne yanlışlık var." dedi.
Gerçekten duymak istiyorsan eğer dedim; Yalnızsın. Yalnızlığını gizlemeyi beceremiyorsun. Bir de bana gelmiş yakınımda dur diyorsun, bu kadar yakından çok fazla görünüyorsun, yalnızlığını gizleyemiyorsun. Ben görüyorum çünkü ben de yalnızım dedim.
Sarıldı bana. 5 dakika daha kal dedi. Saatine bakıp 5 dakika tuttu, 5'ten geriye dakikaları fısıldadı kulağıma. "Elimde olsa seni sabaha kadar öperim." dedi. "Gitme."
5 dakika kaç yalnızlığa yeterdi. Gitmem lazım, dedim. Gitmek bir alışkanlık olmuştu. Gidemeden duramıyordum.
"Ben seni korurum" dedi, "her şeyden, herkesten..."
Benim korunmaya ihtiyacım yok dedim.
"Senin ihtiyacın olmadığını biliyorum ama benim seni korumaya ihtiyacım var," dedi. "Senin fikrini sormuyorum bile, ihtiyacım var, korurum."
Beni kötülüklerden koruyacak, sarıp sarmalayacaktı. Hangi yarayı iyileştirmeye çalışacak, kim bilir ne zaman koruyamadığı bir şey yerine beni koyacaktı. İyi hissedecekti kendini, kaybettiği bir şeyi buldu sanacaktı. Masumiyetin başka bir insanda korunup saklanamayacağını ona söylemedim. Gerçeği duymak istediğini sanmıyorum.

Çimlerin arasından eve doğru yürürken sokak lambaları tek tek söndü. Kilise saat başını haber veren çanlarını kulağımızın dibinde çalmaya başladı. Kapının önünde durduk, beni öptü. Teşekkür ettim ona.
"Bana söz ver bir daha görüşeceğiz diye," dedi.
Görüşürüz dedim, neden olmasın.
"Beni unutmayacaksın değil mi," dedi. "beni unutmandan korkuyorum"
Seni unutmayacağım, dedim. Merak etme. Ben istesem bile insanları unutamam.

***

Gerçeği bilmek isterseniz hikayenin her zaman iki hali vardır. Biri tamamen gerçektir, diğeri ise hikayeyi nasıl anlatmayı seçtiğinize göre değişir. Hikayenin ikinci halinin birinciden daha az gerçek olacağını ise kimse iddia edemez. O da en az salt gerçek kadar gerçek olabilir. Çünkü insanlar birbirlerine her zaman yalan söyleseler de dikkatli bakan herkes gerçeğin bir parçasını yakalayabilir, hava sisli de olsa, sokak lambaları gözünüzün önünde birer birer sönse de görebilirsiniz. Bazen de başkalarının duymak istediği değil sadece söylemek istediğimiz yalanları söyleriz, bize özel yalanlardır onlar. Doğrusu, en güzel yalanlar da hep onların arasından çıkar. Ben bu hikayeyi böyle anlatmayı seçtim; gece yatmadan önce kendime anlatabileceğim bir hikaye olsun diye.

***

Bir de kar yağmaya başlamasın mı? "Hadi kar topu yapalım ve kar toplarını elimizde tutalım" dedikten sonra bir insan, onu unutmak nasıl mümkün olabilirdi ki zaten. Kar toplarını yaptık, o elinde tuttu, ben yere fırlattım. Sanırım biraz geç kalmıştım. Bazı şeyleri zamanında yapamadıktan sonra yapmanın ne manası vardı. Bir kar topu daha yaptım, bu sefer sımsıkı tuttum elimde. O bana nabzımı bulmayı öğretti. Yaşıyorsun dedi. Yaşamak güzeldi.

13 Temmuz 2012

Gri

havanın çok sıcak olduğu bir akşam üzeri şehrin en çok geçtiğiniz sokağından yürüyorsanız ve moraliniz bozuksa etrafta mutlaka pis bir koku da olur. ya nereden geldiğini bir türlü anlayamadığınız ağır bir kızartma kokusudur bu ya da şehrin altında başka bir dünya olarak var olmaya devam eden kanalizasyonun varlığını hatırlatmaya çalıştığı için yukarıdaki dünyaya gönderdiği tehdit mesajlarıdır duyumsadığınız. her şey yerli yerindedir; sıcak hava, eve doğru yürüdükçe kaybolacakmış gibi hisseden bir kadın, etrafı saran pis koku, sokaklarda öylesine oturan ve çay içen insanlar, sıcaktan bayılmış köpekler ve tozlanmış kaldırım taşları... hepsi size bir şeyler anlatmaya çalışır. yıllardır önünden geçtiğiniz bir dükkan kapanmıştır, kepenkleri gridir ve hayattaki her şey  gri gelmeye başlar. çay içen insanlar gridir mesela, lağım kokuları grileşir, havanın sıcağı bile gri bir sıcaktır. hüzün dedikleri şey özünde hardal sarısıyken bir anda griye dönüşür siz tozlu kaldırımlarda yürürken. bir dükkanın kapanması neden bu kadar önemlidir ve neden bir dükkan kapandığında şehrin o dükkana yakın yerlerinde yaşayan birileri kızartma yapmaya karar verir?

21 Şubat 2012

Kolay zordur.

bu akşam okuldan çıkıp otobüs durağına doğru yürürken istatistik hocamın "kolay zordur, aslında bu hep böyledir." cümlesini düşündüm. ders boyunca birkaç kez tekrarladı bu cümleyi, "kolay zordur çocuklar" dedi, sanki yeterince söylerse hepimiz inanacaktık. inandık da. ben inandım. çünkü biliyordum kolayın zor olduğunu, kolay olması gereken şeylerin aslında her şeyden daha zor olabileceğini. ama o söyleyince, sanki bu cümle gökten yeni inmiş bir cümleymiş ve bizi inanılmaz derecede aydınlatmış gibi hissettim. kısa aydınlanma anları... hayat boyu o anları biriktirip duruyoruz, elimizde bir tek onlar kalıyor. bizi toplamda ne kadar aydınlattıkları ciddi bir tartışma konusu olmakla birlikte o yaşanan kısa anları aydınlık yaptıkları bir gerçek. "kolay zordur, bu aslında hep böyledir" dedim içimden buz gibi havada yürürken. hoca bu cümleyi aslında sadece istatistik bağlamında kullanmıştı, oysa bendeki etkisi hayatın her alanına, tüm derslere, tüm insanlara uzanacak kadar büyük oldu. kolay şeyleri düşündüm, zor şeyleri düşündüm. bir yerden sonra bunlar arasındaki farkı anlayamamaya başladım. ne kadar çok düşündüysem o kadar kayboldu sınırlar. sonra hepsi çok zor dedim içimden. kolay da zor zor da zor. zor kelimesi kulağıma anlamsız gelene kadar içimden tekrarladım, zor, zor, zor, zor, zor... işte bitmişti, bunu anlatmak için yeni bir kelime bulmalıydım artık. sonra o da anlamını yitirecekti nasıl olsa ama yine de o an bu kavramın kelime karşılığı olmaması bana cidden rahatsız edici geldi. bazı soruların cevaplarının olmamasının rahatsız ettiği gibi. sanki her şeyi bilmek zorundayım. değilim tabii ki ama istiyorum. hep istiyorum. sonra biraz daha yürüdüm, otobüs durağına gelmiştim ama durmak istemedim. durursam bitecektim. yaptığım her eylemi sürekli devam ettirmek isterken buluyorum bu sıralar kendimi. yürüyorsam hep yürümeli, oturuyorsam hep oturmalıyım. ya hep susmalı ya da sürekli konuşmalıyım. yaptığım eylemi yarıda kesersem düşerim. içimdeki ölüm korkusunun böyle eylem boyutunda ortaya dökülmesi ne garip. yarıda kesmek istemiyorum hiçbir şeyi, devam etmek istiyorum ama bunun da çocukça bir istek olduğunu biliyorum. ölüm sokaklarda benimle yürüyor, istersem günlerce susayım yine de devam edemeyeceğim. kimse edemeyecek. bazen, ölümden korkmasaydık büyük bir çoğunluğumuzun intihar edeceğini düşünüyorum. sanki ölüm korkusu bizi hayatta tutan şey. insan soyunun tükenmemesi için kullanılacak en güçlü silah. çünkü korkmasak çoğumuz dururduk, düşerdik. umrumuzda bile olmazdı. bir şeyleri devam ettirme güdümüz olmazdı zaten. o zaman daha mı mutlu olurduk acaba? korkudan değil istediğimiz için devam ettirirdik bir şeyleri, bazı şeylerin yarım kalması da önemsiz olurdu zaten. her gün onlarca insan köprülerden güle oynaya atlar, birçok kişi karşıdan karşıya geçerken önce sağa, sola sonra tekrar sağa bakmadıkları için ölürdü. belki insanlar kendi kalplerine rahat bir şekilde bıçak saplayabilirlerdi. yas diye bir şey de olmazdı. bunların hepsi son derece olağan gelirdi bize. tüm bu yalnızlığı, yetersizliği, debelenip durmayı ölüme rağmen çekiyor olduğumuz gerçeğini ölüm korkusu gözlükleri olmadan görebilirdik. o zaman bambaşka görünürdü belki her şey. korkunun olmadığı bir dünya... çünkü ölüm korkusu olmazsa başka hiçbir korku da olmaz. ütopyalar ne kolaydı. bunları düşünürken yürümeye devam ettim, durmuyordum. soğuğa rağmen duramazdım, durmamalıydım. dükkan tabelalarının üzerime düşmesinden ne kadar çok korktuğum geldi aklıma, kendime güldüm. her şey gibi manasız bir şeydi bu da ama herhangi bir şeyden manasızca korkmayı da durduramıyordum. o da devam etmeliydi. ölmek aslında ne kolay dedim kendi kendime ama " kolay zordur, bu hep böyledir."

30 Ocak 2012

Bu bir mektupmuş gibi yapalım. Yeniden.

merhaba okur,

uzun zamandır sana mektup yazmıyordum. nereden başlarsam başlayayım sonuç hep aynı olacak ama sen yine de oku sonuna kadar. bilmem biliyor musun, buralarda her şey eskisi gibi. tüm mektuplarıma bu şekilde başlıyorum değil mi? şikayet etme lütfen, gerçekten farklı bir şey olsa ben sana söylemez miyim? ben de istemez miyim çok ilginç olay hikayeleri anlatmayı. lisede aklımıza sokmuşlar bi kere durum hikayesi ve olay hikayesi diye bir ayrımı. şimdi benim tüm hikayelerim durum hikayesiyse bunun suçlusu ben miyim yoksa 15 yaşımda böyle ayrımları kafama sokan eğitim sistemi mi? tamam kabul ediyorum burada biraz abarttım okur, ama sen anlarsın beni, azıcık abartıdan kimseye zarar gelmez ki. zaten hayatta öyle çok şey var ki kimseye zararı olmayan. tabii bir de zararlı şeyler var. herkes sağlığa zararlı şeyleri düşünüyor zararlı diyince, o da gereksiz bir ayrım aslına bakarsan. belki de sağlığa zararlı her şeyin ruhum için yararlı olduğunu düşündüğümden böyle rasyonalize ediyorum. tamam hadi bir anlaşma noktası bulalım, sağlığa zararlı her şey ruhum için iyi değil kabul ediyorum ama zararlı şeyleri sevdiğim gerçeğini değiştirmeyecek bu kabul ediş. ne güzel bir anlaşma noktası buldum değil mi? eminim içten içe beni takdir ediyorsundur. merak etme tüm anlaşma noktalarım böyle değildir, rahat ol.

bugün gözlerimi düşündüm. işte sana garip bir cümle. neden kendi gözlerimi düşünüyorum değil mi? bu tarzda cümleler kuracaksam aslında insanlar romantik laflara bayıldığı için "bugün gözlerini düşündüm" şeklinde kurmalıyım ki daha çok dikkat çeksin, bilmem sen ne dersin?sahip olmadıkları şeyler neden bu kadar romantik geliyor insanlara, hiç bilmiyorum; tek harfle romantizmi kaçırıyorum o yüzden ama zaten romantik saçmalıklar ve daha çok dikkat çekmek benim başarılı olduğum alanlar değil. anlamışsındır belki bunları şimdiye kadar ama olur ya belki anlamamışsındır diye ben yine de söyleyeyim. ne diyordum, evet kendi gözlerimi düşündüm. benim gözlerimden biri daha büyük, sağ gözüm. bazı fotoğraflarda komik bir gariplik yaratıyor bu durum. aslında fotoğraflarda çok da fark edilen bir şey değil, ben bildiğim için görüyorum sağ gözümün büyüklüğünü, garip komikliğini. gerçek hayatta daha göz önünde tabii gözlerim. eskiden gözlük takıyordum ve çok dikkatli bakmayan insanlar bu durumu anlayamazlardı. şimdiyse azıcık dikkatli insanlar rahatlıkla görebilir bu garipliği. böyle olmamdan dolayı bir üzüntü duymuyorum yanlış anlama, nasıl göründüğüme dair kavgalarımı çok gerilerde bıraktım. neysem oyum, değiştiremeyeceğim şeyler üzerine dertlenmenin bi yararını ne zaman gördüm ki zaten. her neyse neden gözlerimi düşündüğüme gelelim, bugün izlediğim filmdeki kız ölünce vücudunu bilime bağışlamak istediğine söyledi çocuğa. çocuk da seni parçalara bölüp inceleyecekler, bu çok kötü bir şey dedi. kızsa gözlerimi bir kavanozda görmeyi çok isterdim, sen gözlerimi ziyaret etmeye gelmez miydin diye sordu. gelirim dedi çocuk, gelirim, kavanozdaki gözlerini görmeye. bu diyalog yüzünden düşündüm gözlerimi, yamuk gözlerim acaba bir kavanozda nasıl görünürlerdi ve kimse onları ziyaret etmeye gelir miydi? acaba insanlar yamuk gözleri de yamuk olmayan gözler kadar seviyorlar mıydı? kavanozda dururken onların eşit olmadığı anlaşılır mıydı yoksa sadece yüzümde mi gözlerin eşitsizliği bir anlam ifade ediyordu. düşündüm düşünmesine ama cevabını hiçbir zaman öğrenmeyeceğim çıkmaz yol sorular işte, klasik sorularım, yararsız ve cevapsız. bi keresinde bir adam gözlerimizi değişelim demişti bana. senin gözlerin benim olsun. bunu bir iltifat olarak mı algılamalıydım bilmiyorum. ama istememiştim gözlerimi kimseyle değişmek, neden değişeyim ki. yamuk falan ama gözlerimi verirsem dünyamı da verecektim ona. ben ona kavanozdaki yamuk gözlerimi bile vermezdim ki. bazı cümleler vardır, söylendiği anda beklenenden farklı bir tepki veremezsiniz. insanlar size herkes tarafından güzel olduğu düşünülen bir şey söylediklerinde gülümseyip başınızı sallamanız gerekir. çünkü diğer türlü davranırsanız dünyanın en beter insanı olursunuz. böyle cümlelere herhangi ters bi tepki vereceğimden de değil aslında, zaten o tepkileri hayal edebiliyorum, yazabiliyorum, göstermeme ne gerek var değil mi? yine de bazı şeyler değişse, muhteşem olduğu düşünülen şeylerin aslında o kadar da muhteşem olmadıkları bir çeşit dünyada yaşayan insanlarla birlikte olsam mesela, o zaman her şey daha muhteşem olabilirdi. muhteşemlik benim işim değil ki, bakma sen bu laflara. neyse sen yine de boşver bunları okur, kimsenin gerçekten umrunda olmayan dertler, tasalar bunlar.

bir de her şeyi aniden özetleyen cümleler var. çok garip zamanlarda kafamın içinde dolaşmaya başlıyorlar, sonra günlerce aynı cümleleri tekrarlıyorum içimden. o kadar manalı ki bu cümleler, neredeyse benim tüm varlığımdan daha değerliler. o cümlelerin esiri olmak beni üzmüyor o yüzden. mesela "yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık, bir ovanın düz oluşu gibi bir şey" diyor cemal süreya. ben bu cümleyi günlerce içimden tekrarlamışım ne gam ne keder. her şeyi bu kadar az kelimeyle nasıl bu kadar aşık olunacak şekilde anlatıyorsunuz be adamlar diye sitem bile ediyorum bazen, ne haddime şairlere sitem etmek değil mi? yapıyorum işte böyle şeyler ara sıra okur, boşver sen beni. şairleri düşün. şairler, ah şairler... öyle minicik şeyleri sanki aslında devlermiş gibi gösterebiliyorlar ki bu onların neredeyse tanrılar olduklarının kanıtı. birinin uzağa bakmasını, bir insanın çay içmesini 5 kelimeyle sanat haline getirebiliyorlar. şimdi ben şairlere tanrı demişim çok mu?

söyleyecek daha çok şey var, biliyorsun bu durum hikayesi hiç bitmiyor, her saniye akmaya devam ediyor. aklım yerinde olduğu sürece de devam edecek ama aklımın hep yerinde olacağına kim garanti verebilir ki? ben garanti veremeyeceğime inanıyorum mesela. hiçbir şey için garanti veremem ve hayatta inandığım tek şey bu olabilir, ha pardon bir de şairler ve tanrılık durumu var. belki düşünürsem birkaç şey daha bulabilirim inanabileceğim. ama ben pek de inanç insanı sayılmam hani, inanılan şeyleri önce düşünmeyi tercih ettiğimden. düşünmeyi seviyorum yapacak bir şey yok. sadece merak ediyorum acaba inanmak, dedikleri gibi boşlukları dolduran, bizi daha bütün varlıklar yapan bir şey mi? sanmıyorum ama bunu kesin olarak bilmemin de imkanı yok değil mi okur? o zaman ben susayım ve şairlerde kalayım. "saat kaç? yıldızlar evet diyor uzaklarda."

13 Ocak 2012

Bütün Hikaye

napıyorum ben burada?

gittiğim en manasız yerlerde, hayattaki en anlamsız olayları yaşarken, uyumaya çalışırken, uyanırken ve hatta genel olarak bu hayatta ne olduğuna dair düşüncelerimle kavga ederken her zaman kendime sorduğum yegane soru bu. mütemadiyen soruyorum ancak çok nadir olarak cevap verebiliyorum. belki de soru sorma aktivitemdeki bahsedilmeye en değer kısım da bu cevapsızlık. yoksa bir insanın kendine soru sormasında öyle olağanüstü bir durum yok. zaten genel olarak benim yaptığım veya düşündüğüm hiçbir şeyde olağanüstü bir durum yok, çoğumuz gibiyim ben de. bence ben her zaman herkes gibiyim, öyle arkamdan şiirler yazılacak bi halim de yok, zaten hayatımda bir nazım da yok. bu da her zaman herkes gibi olduğumun en güzel kanıtlarından biri ama her neyse. bugün okuldan çıkınca, okula çok yakın bir alışveriş merkezine gittim. kapıdan içeri girip biraz yürüdükten sonra napıyorum ben burada? diye sordum. neden orada olduğumu hatırlayamadım iki dakika boyunca. sonra sinemaya gitmek amacıyla orada bulunduğum aklıma geldi. yukarı çıktım filmlere baktım, dandik bir romantik komedi filmi vardı, bilet alma aparatlarından seanslara baktım. 13.50 tl ye bir bilet alabiliyordum, dedim ki yavan romantik komedileri tek başıma izlemeyi sevmiyorum bile neden bu parayı şimdi bu filme vereyim. zaten film çok yüksek ihtimal berbat çıkacak o parayla sevdiğim bir filmin dvdsini alırım, en azından on kere izlerim, güvenli alanıma bir film daha eklerim gider gelir ona sığınırım. alışveriş merkezinde sinemaya gidip yapayalnız dandik bir filmi izleyeceğime bir arkadaş alırım kendime. başka film de almadım gerçi ama olsun. sinemadan koşar adım uzaklaşıp manasızca yürümeye başladım. birkaç mağazaya bakayım dedim ama her yerde indirim vardı. indirim zamanları alışveriş yapmaktan nefret ederim, bu size bir züppelik gibi gelebilir, haklısınız da belki ama indirime girmiş mağazalar bana nedense çok hüzünlü ve mide bulandırıcı geliyor. sanırım temelde indirimleri sevmeme nedenim bu. kimsenin normal değerini vermeyi istemediği bir sürü kazak, pantolon, tişört; üst üste atılmış, onlarca kere denenip çıkarılmaktan buruşmuş yorulmuşlar. kimse, normalde durdukları yerlerine asmaya bile uğraşmamış onları. öylece bırakmışlar. bu görüntüde çok hüzünlü bir şeyler var. bazı insanların da indirimli satışlardaki kazaklar gibi olduğunu düşündüğümden belki de. herkesin çok isteyip parasına bakmadan aldığı kazaklar olamayan, yüzde yetmiş indirime girdiğinde bile insanların sadece deneyip kabinde bıraktıkları kazaklar. sadece giyilip çıkartılan, o derece ucuzken bile kimsenin kendine yakıştıramadığı... o insanlar var, aramızdalar, hepimiz gibiler. bir de o insanların zihinlerinin içinin indirimdeki mağazalar gibi olması ironisi var. o mağazalar gibi karman çorman, üst üste atılmış tişörtlerin arasından hiç bulunmayacak bir şeyi arayan teyzeler var içlerinde. her şey buruşmuş ve pis görünüyor. hepimiz gibiler. ben gibi. ben napıyorum burada? diye soruyorlar kendilerine belki her gün.

indirimli mağazaların önünden midem bulanarak geçtikten sonra ben burada gerçekten ne yapıyorum? sorusu artık kafamın içindeki tek şey haline gelmeye başladı ve hızlı bir şekilde mağazalardan uzaklaştım. bazen göz görmeyince gönül gerçekten de katlanıyor. bazı şeylere yeterince uzak olmak bile çok güzel bir şey, en azından bir süreliğine. boşuna demiyorum uzaklığa ihtiyacım var diye, tam da böyle durumlarda uzak olmaktan tatlısı var mıdır? sonra kahve dedim, kahve içmeli. son bir aydır içtiğim bardaklarca sade kahve yüzünden midem eski alışkanlıklarına dönmeye çalışıyor bu sıralar, belki annemin kehanetleri gerçek oldu ve midemi deldim bilemiyorum ama beni kahve içmekten vazgeçirebilecek kadar büyük bir hasar olamaz, olsa da kabul edemem. oturdum, kitabımı çıkarıp masaya koydum ama okumadım. kahvemi içtim sadece, kıpırdama isteğimi tamamen kaybederek. yine hiçbir şey hissedemediğim o boşluk anlarından birine yakalanmıştım, öylece durdum bir süre. sonra buradan çıkmam lazım dedim, napıyorum ben burada? böyle durumlarda hep yaptığım şeyi yaparak montumu giymeden dışarı çıktım, biraz yürüdüm. hiçbir şey hissedemediğim zamanlar kendimi üşümeye mahkum ediyorum, bir şeyler hissedebilmek için, ellerim karıncalanıyor mesela, yüzüm kesiliyor ve ben o hisleri o kadar çok seviyorum ki. yaşıyorum diyorum, ben yaşıyorum, ama neden. ben burada ne yapıyorum? yine cevap veremiyorum kendime, sadece üşüyorum. eve kadar da üşüdüm. işin kötüsü kendimi buna o kadar alıştırdım ki artık eskisi kadar üşüyemiyorum bile, herkesin montla donduğu havalarda üzerimde tek bir hırka hiçbir şey hissetmeden duruyorum, sonra sen nasıl bir insansın, neden üşümüyorsun diye soruyorlar, onlara tüm hikayeyi anlatamıyorum, nasıl anlatırım zaten, sen napıyorsun burada derler sonra bana. ben ankaralıyım, kış çocuğuyum diyorum, yalan da değil öyleyim ama bilmiyorlar ki ben iki yıldır kendimi üşütüyorum sırf yaşamak olsun diye. belki de üşürken ben neden üşüyorum diye sormak zorunda olmadığım için. temel fiziksel tepkilerin en sevdiğim özelliklerinden biri de bu; onları sorgulayamıyoruz. yaşadığımıza dair ipuçları olarak görüp geçiyoruz, analiz etmiyoruz onları. çünkü bu doğamız. peki doğamız sürekli ben burada ne yapıyorum? sorusu sormanın da doğal bir şey olduğunu mu düşünüyor? yoksa bu soruyu soranlar değil de ona cevap veremeyenler mi hayattan bir şekilde eleniyor? belki de çok fazla üşümekten, farkında olmadan eleniyorlardır, tam o sırada, üşümenin tam ortasında, sorgulayamadan.

napıyoruz biz burada?

6 Aralık 2011

"buradan dışarı çıkmanın bir yolu olmalı" dedi soytarı hırsıza.

bazen birileri yavaşça yaklaşır yanınıza, fark ettirmeden, tarihçenizde yer edinirler bir şekilde. belki de hayatları boyunca birçok kez yaptıkları bir şeyi yaparlar, belki alelade bir cümle kurarlar. onların dünyasında bunların hiçbir manası yoktur, sıradandır her şey, her zamanki halleridir. belki bir başkasına da aynı şekilde davranacaklardır. ama insanın şu öznelliği yok mu onun gözü kör olsun; birileri için sıradan olan şey bir başkası için hep olağanüstüdür, anlatılmaya ve hatırlanmaya değerdir. üstelik hatırlamak herkese eşit derecede acı da vermez. kimisi gülüp geçer, kimisi bir kitabın satır aralarında yakalar o ayrıntıları ve hatırlamak kelimesi üzülmenin yerine geçer birkaç dakikalığına. sanki farklı şeylermiş gibi kandırırız kendimizi. daha fazla üzülmüş olmayalım diye, daha fazlası mümkün değilmiş gibi gelir ya ondan hep. kırık tarihçemin çetelesini tuttum bugün, veciz sözleri okuyup bitirdikten sonra. "en az yaşanan en çok hatırlanır" demiş bir yerde, oraya takılıp kaldım. bir kitabın çağrışımları bambaşka olabiliyor. geçmişe dönüp bakmaya zorladı beni barış bıçakçı, yine.
sinemaya gittiğimizde bir twix alıp twixinin benimle paylaştığı an sevmeye başladığım bir insan vardı mesela. ilk o geldi aklıma. twix'in benim için sinemayla eşleşmiş bir şey olduğunu bilmiyordu, hiç söylememiştim, sonra iki tane yerine bir tane alıp paylaşmayı sevdiğimi de söylememiştim ama o bilmişti. onun için sıradan olan bir, sinemada çikolata yeme hadisesi benim için kafamdan asla silinmeyecek bir anıya dönüştü. ne gereği var sanki, kimin ihtiyacı var böyle bir anıya. kimsenin ihtiyacı yok tabi ama gel sen bunu hafızaya anlat. sonra martılardan korktuğunu söyleyen ve ninja kaplumbağalar üzerine konuşmayı seven bir insan tanımıştım. martılardan korkması çok değişikti, neden korktuğunu ve martıların neden korkunç olduğunu da anlatmıştı bana. bir insan size bir korkusunu anlattığında onu nasıl sevmezsiniz ki zaten. onu seversiniz, korkusunu bile seversiniz. bazen insanlar sadece korkulardan meydana gelseydi diyorum o zaman onları hep sevebilirdik. bir diğeri odama girip, "senin ne çok rujun varmış" demişti ojelere bakarak. sonra da "pardon ya bunlara oje deniyor değil mi, ben hep karıştırım ikisini" diyip gülmüştü. kitaplığın önündeki fotoğrafa bakmıştı uzunca, o fotoğrafta nerede olduğumu sormuştu. sonra da "hadi açsın sen gel pizza yiyelim" demişti ya da ona benzer bir şey. hepsi bu. hepsi hepsi bu. şapşal bir tavır. şimdiyse geriye dönüp bakıyorum ve görüyorum ki bu insanlarla ilgili aklımda kalanlar sadece bunlardan ibaret. onların sıradan davranışlarına, sıradan cümlelerine yüklediğim anlamlar. o an yüzlerine bakıp belli belirsiz gülümsemem. tanıdıklık hissi, "ben bu insanı severim bence, sevdim bile hatta" duygusu. elimizde kalanlar bunlar işte. beğendiniz mi, beğenmediniz tabi. işin dramatik tarafı ne biliyor musunuz; bu insanlarla ilgili meseleleri uzun süre içimde taşıma nedenimin tam da bu ayrıntılar olması. sadece bunlar yüzünden uzun zaman üzüldüğümü ve onları özlemeyi sırf bunlar yüzünden bırakamadığımı düşündüğümde durum çok vahim görünüyor. ne ki bunlar diyebilirsiniz, haklısınız da bir şey değiller. ama sanıyorum ki ben herhangi bir insanı öyle bir anda sevebilirim. tek bir cümlesi, tek bir hareketi için. bir şarkıyı sevdi diye sevebilirim birini, kahve üzerine konuştu diye, yazı yazmayı seviyor diye. çantasında kitap taşıyor diye... benim kafamın dışındaki dünya da böyle bir yer olabilseydi keşke. keşke başka insanlar da birbirlerini bu kadar kolay sevebilselerdi. daha hiç konuşmadan birbirlerini sevmeyeceklerini düşünmeselerdi. önyargı bariyerine takılmadan bakabilselerdi başkalarına. bu kadar çok duvar olmasaydı aramızda. ya da neyse ne. yine imkansız isteklerin, cevapsız soruların peşine düşmüş gidiyorum. neyse işte.

yazıyla alakasız olabilir ama bunları yazarken kafamda çalan şarkı buydu. mükemmel bir şarkı tabi, alakasız olması mükemmeliğinden bir şey götürmüyor.

6 Kasım 2011

Hep Yalnızlık Yavrum,

yüksek taburelerde oturmayı severim, hem de çok severim. bir nedenim yok. zaten sevginin bir nedeni olduğu nerede görülmüş. bir şeyi neden sevdiğimizi söyleme çabasında olma eğilimimizi de neye bağlayacağım bilmiyorum, neden böyle yaratıklarız, bilmiyorum. "çünkü seviyorum" cevabıyla yetinmememiz gerektiğini ne zaman öğrendik acaba? kim öğretiyor böyle şeyleri bizlere? her neyse, yüksek tabureler güzeldir. bir yerde yüksek tabure, sandalye vesaire varsa ben hep onlara oturmak isterim, bazen oturmam ama aklım hep onlarda kalır. her zaman gittiğim bir kahvecide de var yüksek taburelerden, daha çok sandalye kategorisine giriyorlar aslında ya neyse, teknik detaylara önem verdiğim nerede görülmüş. yüksek taburelere uygun yüksek masalar da var tabi. genelde bu kahveciye kitap okumak için gidiyorum ben, hep tek başıma ve her zaman aynı yere oturuyorum. köşede duran yüksek sandalye ve masa, benim yerim. bu zamana kadar da orada oturan başka bir insan görmedim, ne zaman gitsem boş olur, neden bilinmez. ama bugün tam benim oturduğum yerde bir adam oturmuş kitap okuyordu. bir süre durup ona baktım. yaptığım şeyin saçmalığını fark etmem biraz zaman aldı. neden oturan bir insanın karşısında durup gözümü dikmiş ona bakıyorsam, dedim, oturabilir tabi. benim yerim, benim yerime oturmak isteyecek bir insan bulmuşum daha ne istiyorum. sonra, doğam bu ya, benim yerime oturan kişiyi merak ettim. aynı yeri gözümüze kestirip, o yerde kitap okumak istiyorsak mutlaka biraz da olsa benzememiz lazım diye düşündüm. düşüncelerin gözü kör olsun, neden böyle şeyler düşünüyorsam, düşündüm işte. sonra uzaktaki başka bir yüksek sandalyeye oturdum onu görebilecek ama rahatsız etmeyecek şekilde. beni görmesin sadece ben onu görebileyim istedim. her zaman isterim ya böyle şeyler, hem bazen sadece fark edilmeden uzun süre bir insana bakabilmeli insan. birine uzaktan ve uzun süre bakmak ona yakından bakmaktan çok daha iyi. aradaki mesafe hayallere imkan tanıyor, belki sadece o mesafede yaşayabiliyor hayaller. yakınsa hayal edilemeyecek kadar gerçek. gerçek kimi zaman çok yavan, çok mutsuz. mesafeye ihtiyacım var. yakınlığın hayalleri öldürmesini sevmiyorum. gözden kaybolmayacak kadar mesafe tabi, her şeyin bir dengesi vardır derler ya, belki de vardır.

sonra o adamı seyrettim oturduğum yerden. kitabı benim yaptığım gibi kucağında tutuyor, kafasını eğerek okuyordu. kafası yorulunca kitabı yukarı kaldırıp öyle tutuyordu. ara sıra kitabını kapatıp uzaktaki bir noktaya bakıyordu, aynı benim gibi. sonra biraz daha okuyor bu sefer de sağa sola bakınıyordu. acaba o da okuduklarını kafasından tekrar edip iyice hissetmeye mi çalışıyordu? hangi kitabı okuduğunu göremedim, belki çok da merak etmedim. ayaklarını uzatıyordu yavaşça, bir süre sonra oturuşunu düzeltiyordu ve yine uzakta bir noktaya bakıyordu. kahvenin son yudumunu bardakta bırakmamak için seri bir hareketle kafasına dikti, ben her zaman dibinde bir yudum bırakırım mesela ama o sanki kahvenin son yudumuna dünyadaki her şeyden daha çok ihtiyaç duyuyor gibiydi. biraz daha kitap okudu sonra uzun, koyu saçlı bir kadın geldi, adam ayağa kalktı, konuştular, gülümsüyordu. tekrar oturmadan kitabını aldı masadan sonra masasının üzerindeki çöpleri çöp kutusuna attı. masasındaki çöpleri çöp kutusuna atan erkek, çalışan insanları düşünen erkek. o kadar güzeldi ki masasının üzerindekileri çöpe atması... çöp kutusu çok yakınımdaydı, o bana doğru yaklaşırken kafamı kaldırıp bir an ona baktım sonra başımı öne eğdim, başım öyle kaldı. o ve uzun, koyu saçlı kadın beraber yürüyüp gittiler, bu sefer arkalarından baktım. iki insan yan yana nasıl yürürse öyle yürüyorlardı bir olağanüstülük yoktu hallerinde. kitap okuması kahveyi içmesi kadar normaldi yürümesi de. yerim boştu artık ama oraya geçmedim. bir yerin anlamı nedir ki zaten, altı üstü bir boşluk. en azından o varken doluydu diye düşündüm. sahi, boşluklar bu kadar kolay dolabilir miydi? bir insan sadece oturmak için seçtiği yerden, kitabı tutuşundan, çöpleri atışından anlaşılabilir miydi? belki de sadece bunlarla anlaşılabilirdi bir insan, geri kalan her şey uzun ve gereksiz bir hikayeydi. belki de uzun, koyu saçlı kadın değil ben tanıyordum onu, kim bilir, nereden bilebiliriz? bazen bir insanla konuşmakla başlıyor her şey bazen de konuşmakla bitiyor. bazen susmak ve bir insana uzaktan bakmak gerekiyor. biraz zaman geçti, kitabımı kucağıma koydum, biraz okudum biraz onun oturduğu yerdeki boşluğa baktım. kahvenin son yudumunu içmedim. masamdakileri çöpe atıp eve yürüdüm. yürürken yalnızlık ömür boyu çalmaya başladı, uzakta bir noktaya baktım. bu şarkıların da gözü kör olsun ama kızmaya gerek yok, yalnızız.

13 Şubat 2011

Is it still raining everywhere you are, Jolene?

Jolene'i bilemeyeceğim ama benim olduğum yerlerde hala yağıyor yağmur. Jolene'i de çok sevdim. o içeri girdiğinde içeride bile yağmur yağıyormuş çünkü, ne kadar muhteşem bir insandır kim bilir. ben o kadar olamadım hiçbir zaman, bu yüzden Jolene'i kıskandım. Jolene'le çok iyi arkadaş olabilrdim. beraber baya bi yağdırırdık, sel olurdu. sonra odanın içinde yağmur yağmasını düşününce aklıma eternal sunshine geldi. oturma odasında yağmur yağmaya başlıyordu da clementine kitabı kafasına götürüyordu. benim en sevdiğim sahnelerden biridir. sanırım yağmurla ilgili meselelerim var çözemediğim. içinde yağmur geçen her şeyi seviyorum nedensiz. bence Jolene'in olduğu yerlerde de hala yağmur yağıyordur, öyle olmalı. ayrıca jolene benden çok daha şanslı, birileri onun için şarkılar yazmış, onun yağmurla ilişkisi birileri için önemli olmuş. ah jolene ne şanslı kadınsın ve sen clementine sen de öylesin. çünkü diyor ki şarkıda;
"Now there's sunshine and flowers everywhere
And I don't care."



bir de bunu herhangi bir yere yazman lazımdı, o kadar güzel ki sadece kitapta altı çizili kalsın istemiyorum. son günlerde içimden sürekli tekrarlıyorum zaten, şimdi de defalarca okuyacağım burada olduğu için:

"Benimle igili hayallerin benim hayallerim değildi, dedi. Belki de o hayaller senin için." Patti Smith - Çoluk Çocuk

9 Aralık 2010

Üşümek

Kendimi üşümekle cezalandırdığım günlerin birinde, üşürken kafamın daha iyi çalıştığını görmem üşümenin ceza kısmını baya bir etkisiz hale getirmişti. Neden havanın buz gibi olduğunu bile bile incecik bir montla ve neredeyse çorapsız dışarı çıktığımı sorgularken, bir yandan kendime işkence etmek istediğimi biliyordum bir yandan da üşümeyi hissetmek istiyordum çünkü son zamanlarda ne hissettiğimi ayırt edebilmek gittikçe güçleşiyordu, üşümek ise çok yalın inkar edilemez bir gerçekti. Üşüdüğümü her zaman tüm fiziksel ve zihinsel bileşenleriyle köküne kadar hissediyordum. Sonunda bir şey kendi kontrolümde gibi geliyordu kendimi üşümeye mahkum ediyor bundan garip bir zevk duyuyordum. Aklım çok daha açık bedenim çok daha rahatsız bir şekilde Ankara'nın herhangi bir caddesinde kimseyi görmeden yürürken hissetmem gereken diğer şeyleri seçip ayırmaya çalışıyor onlara bir isim bir cisim bulmak istiyordum. Ne yazık ki üşümek kadar kolay değildi hiçbir şey. Bölük pörçük birkaç anının hatta anı bile denemeyecek görüntülerin esiri olmuştum ne zamandır . Aklımda hep aynı sahneler dönüp duruyordu. Gözümün önüne iki yıl önceden bir gün geliyor, tüm düşüncelerim bu görüntünün işgali altında kalıyordu. İki yıl önce sanırım bir Mayıs günü hasta bir şekilde evde oturuyordum ve saatlerdir ağlıyordum. Birden evin hiçbir yerinde güvende hissedemediğimi fark ediyordum, içimde tarifi imkansız bir rahatsızlık vardı, birazdan öleceğim veya her şey bir anda duracak gibi geliyordu. Yapacak hiçbir şeyim yoktu evdeki 1500. turumu atıyordum, yürüdükçe iyi olacağımı zannediyor aksine sanki biraz daha deliriyordum. Sonra kardeşimin odasını kapsınıa geldim, kapıyı çalıp içeri girdim. Bana baktı, hayalet gibi solgun bir yandan da gözleri ağlamaktan buruşmuş bir insanı görüp bir şey diyememişti, bilgisayarında dizi izliyordu. Yatağını göstererek ben şuraya kıvrılabilir miyim dedim? Kafasını salladı, Onun yatağının ayak ucunda yorgana sarılıp minnacık oldum ve o dizisini izlerken ben onun yanında oracıkta gözlerimi kapadım. Mutlu değildim sadece artık dünya yavaşlıyordu. Biraz huzura benzer bir şey vardı o yorganda ve odanın içinde. Sonra bir de karın çılgınca yağdığı bir akşam Güvenpark metro çıkışındaki yürüyen merdivenle yukarı çıkarken gökyüzüne baktığımda, ortamı sanki gece değilmiş gibi aydınlatan kocaman sokak lambasının ışığında milyonlarca kar tanesi aşağı doğru akıyordu. Ben yavaşça yukarı çıkarken onlar da yavaşça yüzüme doğru geliyorlardı. Etraf bembeyazdı, ışık gözümü alıyordu, gereğinden fazla beyazdı. Sadece merdivenden yukarı çıktım. İşte zihnimi işgal eden bu iki görüntü beni başka bir şey düşünemez hale getirmişti. Neden bu görüntüler şimdi aklıma üşüşüyor veya neden sadece ikisi hiç bilmiyordum. Mutlaka bir ilişkisi vardı ama o ilişkiyi bile düşünüp bulamıyordum. Sanırım bir şeyler çok yanlış gidiyordu ve ben yeniden kendimi sokaklara atıp üşümek istiyordum. Neyseki önümüz baya bir kıştı belki kafamın daha iyi çalıştığı kış günlerinde asıl problemimi bulur belki onu çözmeye bile yaklaşırdım. Şimdilik bununla ilgili söyleyebileceğim bir şey yok. Zamanla ve belki karlı ayazlı günlerin sonrasında ben de aradığımı bulurdum.

17 Ağustos 2010

Perde

Koltuğa ölü gibi uzanmış kafamı kaldırmadan perdenin rüzgarda aldığı şekilleri izliyorum. Sabahın 7sinden beri hiç durmadan müzik dinliyorum, kulağımda duruyor öylece; aslında dinlemiyorum bile ama o kulaklığın orada durmasına öyle çok ihtiyacım var ki buna bir mantık bulamıyorum. Perde rüzgarda ağır çekimde koşan bir insanmış gibi hareket ederken kendimle ilgili bir şeyler düşünüyorum. O an için dünyanın en sevilmez ve istenmez insanı olduğumu hayal ediyorum, kanepede yaşayan bir bitkiyim ben. Hatırlanmaya değer anıları unutmuş, sevdiği insanlar hakkındaki detayların beyninden uçup gitmesine engel olamamış, ağlayan ve göz yaşlarını silmeye üşenen bir zararlıyım ben. Ölsem ya diyorum burada, böylece mezara koyarlar beni, zaten yaşamıyorum. Kulağımdaki müziği duymaya bu yüzden ihtiyacım var belki de; yaşadığımı hatırlatsın bana diye. O olmasa sessizlikte boş gözlerle perdeye bakan bir salak olacaktım şimdiyse müzik dinlerken perdeye bakan bir salağım. Çok ince bir ayrıntı değil mi. Belli ki önemli ama, beni yaşar kılıyor. Ağlıyorum ama neden, üzgünüm yüksek dozda ama neden? Bunları düşünmeye bile üşeniyorum, perdenin aldığı şekiller şu anda tüm hayatım, başka hiçbir şey yok. Şimdi burnum aksa annemin minderlerine, bana neler söyler acaba diye geçiyor içimden bir anda. Bu pislik halimle nasıl yaşadığımı soracak bana, ben de "aynen anne" diyeceğim nasıl yaşıyorum ben. Salinger'ın kitaplarındaki karakterlere hiç benzemiyorum, salinger bu halimi görse bana gıcık olurdu diye düşünüyorum, bana gıcık olmasını hiç istemiyorum. Belki de bir tür franny'imdir diyorum ama olmadığımı çok iyi biliyorum. Neden olamıyorum. Rüzgar hiç bitmiyor, bu perde yüzünden sonsuza kadar burada kalacağım, yatar şekilde taşlaşacağım. Sonra belki insanlar hikayeler anlatacak hakkımda, taşlaşmamı çok romantik nedenlere bağlayacaklar, dilden dile dolaşacak ve efsane haline gelecek perdeleri izlerken taşlaşan kız. Ama kimse o anda aslında efsanevi bir şeyin yaşanmadığını bilemeyecek, sadece durmayan bir rüzgar, ağır çekimde hareket eden bir perde ve sümüğü yastıklara akan bir yararsızdan başka bir şey olmadığını bir ben bileceğim, ne yazıktır ki kimseye anlatamayacağım.

18 Aralık 2009

Yeni Yıl Şarkısı

A Fine Frenzy Oh Blue Christmas adıyla bir ep çıkarmış christmas şarkılarını yorumlamış, pek tatlı pek güzel. Ben oturmuş bu şarkıları dinlerken çocukluğumun yılbaşı günlerine döndüm. Ne zaman dinlesem tatil şarkılarını çocukluğumu hatırlarım zaten. İşin garip tarafı çocukken bu şarkıların hiçbirini dinlememiş olmam. O dönemi hatırlatması için hiçbir neden yok, anıları yok ama ne var ki çocukluğumun yılbaşlarına yapılan seyahetlerde mutlaka fon müziği olmuştur bu şarkılar.

Bizim evde yılbaşı hep aynı ritüelle kutlanırdı. Plastikten kocaman eski bir ağacımız vardı, dalları eski püsküydü, insanda bir yaşanmışlık hissi bırakır her yılbaşında biraz daha eskir dalları kopar yaprakları yolunurdu. Biz inatla o ağacı salonun köşesine koyar ve süslerdik. Her yıl aynı süsleri aynı poşetin içinden çıkarır, o tüylü uzun süslerle ağacı baştan başa sarıp ışıklar koyardık. Aslında tüm bunlara kardeşim ve ben çok özendiğimiz için katlanıyorlardı anneme kalsa o eski püskü ağacı fırlatıp atacaktı, çok toz yapıyordu zaten bir süre sonra annem attı o ağacı. Ama yine de hatırladığım kadar uzun süre bizle kaldı. Sonra salonda iki avize arasına parlayan iplerden gerilir uçlarına parlak toplar takılırdı. Yılbaşı günü annem tüm maharetlerini göstererek her yıl aynı menüyü masaya koyardı. Hindi, pilav, zeytinyağlı yaprak sarması, rus salatası, marul salatası, biber patlıcan kızartması, kuruyemiş. Menü asla değişmedi, hala değişmez bu bizim yılbaşı adetimiz haline geldi. Yılda sadece bir kere yapıldığı için de hep özel hissettirdi, ailecek patlayana kadar yemek yiyip, televizyon izleyerek kutladık yeni yılları. Annemin cin tonikleri içerek kafayı bulduğuna sadece o geceler tanık olabildik. Belirli bi saatten sonra komşuların gelip, parasına heyecanla tombala oynadığımız ve gerçekten tombala oynarken heyecanlandığımız zamanlardı. Çok daha küçük olduğum yıllarda babaannem yaşarken, bize geldiklerini hatırlıyorum, o zaman yerde balonlar da olurdu ben hep balonların üstüne otururdum, her şey yerde dururdu. Yine ağacımız, süslerimiz olurdu ve sanki o zamanlar yeni bir yıla girmek daha bi anlamlı daha bi heyecanlıydı. İşin güzel yanı ne zaman çocukluğumun yılbaşlarını hatırlasam aklıma tek bir kötü anım bile gelmez. Hep mutlu ve güvende hissederim kendimi geçmişe baktıkça. Düşünüyorum sonra ve diyorum ki gerçekten mutlu bir çocuktum ben, süper olmasa da iyi bir ailemiz vardı, aile geleneklerimiz vardı ve insan kendini sarıp sarmalanmış hissediyordu. 90lardı, televizyon daha eğlenceli ve ilginç, hava daha soğuk ve daha karlıydı.

Çirkin eski püskü ağacımızı attıktan sonra da minaytür bi tane aldık ama artık eskisi gibi değil yılbaşı günü takıyoruz fişe, sarı ışıkları var sadece. Artık yılbaşlarında pek kar yağmıyor ankaraya, annem içki içmiyor o gece ve tombala oynamıyoruz oynasak da zevk almıyoruz. Bazen kardeşim olmuyor evde bazen de ben olmuyorum. Büyüdük işte bazı şeyler sadece anılarda kaldı hatırlandıkça iyi hissettiryor, zaten olması gereken de bu herhalde. Her şeyi aynı şekilde devam etse neyi özleyeceğim, kendimi yalnız hissettiğimde nasıl çocukluğumu geri çağıracağım.

Bu yıl nasıl geçer yılbaşı gecesi bilmiyorum belki evde olurum belki olmam ama annem her koşulda aynı menüyü koyacaktır sofraya, sonra akşamdan kalan etlerle sabah çorbasını da yapacaktır ve ben yemeği kaçırsam bile o çorbayı mutlaka içip yeni yılın benim için bir anlam ifade etmesini dileyeceğim içimden. Öyle yeni yıl kararlarıymış, beklentilermiş onlara hiç girmiyorum. Her yıl kendine sözler verip tutamayınca da hayal kırıklığına uğrayan insanlardan olmak istemiyorum zaten hayatta yeterince hayal kırıklığı var kendiliğinden bir de benim kendi ellerimle yenilerini eklememe gerek yok.

En bi sevdiğim yeni yıl şarkısını paylaşayım sizlerle, herkes söylemiş bu şarkıyı ama otis redding bi başka söylüyor:



ya şimdi 100 greatest Christmas Songs listesinde görünce çok sevdiğim ve filmlerde kullanılmasına bayıldığım bir diğer şarkıyı da eklemeden edemedim. Muhteşem ya çok tatlı.

5 Eylül 2009

Gerçeksiz

Ben çok iyiyim dersin , süperim, üzülmüyorum, ağlamıyorum artık,
Sonra bir akşam, 11 gibi
Aklın herzamanki uğraşlarındayken, -müzik dinliyorsundur mesela-
-Ya da blogunda bir yazıyı bir milyonuncu kere okuyorsundur-
Birden gözlerin senden bağımsız bir şekilde
Islanmaya başlar.
Ağlamak bile denmez ya buna
Bomboşsundur çünkü, ne üzgün ne sinirli
Artık hiçbir şey hissedemezken
Bir tarafın sen istemeden isyan eder bir şeylere
Gören, duyan, fark eden biri olmak mıdır güzel olan
Yoksa hissedemeyen bu yüzden mutlu olduğunu sanan
Bir insana dönüşmek midir gerekli olan
Belli ki senden bi parça, farkında olamdığın bir şeyleri göstermeye çalışıyordur
Ya da her şey gibi, herzamanki gibi bu da aklının oyunlarından biridir.
Sonra bir başka akşam için kasvetle dolar
Bir sağa bir sola yürürsün başka birinin evinde
Zayıf yanlarını görmesinler diye bir köşede ağlarsın tek başına
Kimse gelmeden silersin gözyaşlarını
Hem kimse görmezse gerçek olmaz ki dersin.
Bu sefer kararlısındır gerçeğe dönüşmeyecektir hiçbir şey
Vazgeçersin o karanlık odada
Bir süre istemişsindir, dilmeişsindir ama artık önemi kalmamıştır
Ona ihtiyacın yoktur ve belki hiçbir zaman da olmayacaktır
-belki zaten hiç olmamıştır-
Aynı kabusu tekrar tekrar görmek istediğin dönem kapanmıştır.
Kaybetmekten hala zevk alıyor olabilirsin
Hala "hüzne benzer mutluluklar" arıyor olabilirsin
Ama bir yerde durman gerektiğini de bilirsin.
Seni iyi edecek şeyi başkalarında arama isteğini bir kenara bırakırsın o akşam
hala aklında "i was hoping we could heal each other" sözleri vardır ama
Çoktan geçmiş zamanda yaşlanmaya başlayan bir umuttur bu.
Yeni hayatın için yapman gerekeni çok uzun zamandır bilip
Hayata geçirmek için adımlar atmışsındır zaten.
Böyle akşamlar her zanan olacaktır, bunun farkındasındır şimdi
Gözlerin senden bağımsız içini dökecektir ara sıra
Ama sen artık muhtaç değilsindir.
Kimseye, hiçbir şeye.
Tek başına, düşe kalka varolacak ve yaşayacaksındır.
Sonlara alışacak, kabul etmeyi öğreneceksindir.

5 Nisan 2009

Teoriler, Hikayeler, Sonlar ve Mutlu Sonlar

Hayat ne garip vesaire diye düşününce hemen vapurlar falan dememek lazım, bazen gerçekten garip, valla. Mesela benim bir yerde sabit olarak durulduğu zaman, o sabit durulan zaman aralığı içinde en az 10 tanıdık görebileceğimize ilişkin bir teorim vardı, hatta bu teoriyi sınamak için en uygun yerin sakarya caddesi olduğunu söyler dururdum. Bugün bu teoriyi sınama şansım oldu, yaklaşık 9 saat boyunca bir yerde sabit durdum (sakarya değildi ama olsun) ve çok alakasız 7 tane tanıdık gördüm. (10 a ulaşamdım ama başlangıç için hiç de fena değil.)1 tanesini 3 yıldır, 3 tanesini 1 yıldır hiç görmüyordum hatta. Yapmamız gereken lokasyon değiştirmeden sabit durmak ve etrafa bakmak, insanlar geçecektir mutlaka, hele Ankara gibi bir şehirdeyseniz. Hoşuma gitti de bu olay o sebepten bloğumla paylaşayım dedim, teori üretme konusunda bir Barney Stinson değilim ama kendi teorilerimle de çok gurur duyarım ayıptır söylemesi :)

Bugünün bir diğer süper yanı da Anathema konserinde görüp aşık olduğum ve kendisine "kirpik wonderland" ismini layık gördüğüm süper insanla yaklaşık 2,5 ay sonra çok alakasız bir yerde karşılaşmamdı. Yüzü beynime öyle bir kazınmış ki görür görmez tanıdım hatta kendisine çok garip bir şey görüyormuşum gibi baktım ki bu benim en rahatsız edici davranışlarımdan birisi, bazen insanlara saçma sapan bir şekilde bakıp, yaptığımın salaklığını anlamadan uzun süre bakmaya devam ediyorum. Kalma durumu var bende, tepkilerimi ayarlayamıyorum kimi zaman. Neyse bu durum üzerinde çalışacağım, kendimi geliştireceğim. Sonra ben çocuğa bakarken, o da "bu kız niye bana bakıyo lan" bakışını atarken ipod'da "it had to be you" çalmaya başladı. Romantik komedilerden bir sahne yaşadım yani, sonra kendime güldüm, universe garip bi oyun mu hazırladı acaba bana dedim, evime kadar "it had to be you"u dinleyerek yürüdüm. Bir daha karşıma çıkarsa merhaba diyeyim bari o an mutlu son olsun, bu da böyle bi mutlu hikaye olsun, aslında hikayenin gergin bir giriş kısmı da var ama fazla miktarda gereksiz düşünce ve gereksiz insan içerdiği için anlatmıyorum, olayın sadece güzel yanını analttım, sizin zihinlerinizi sağlıklı tuttum. Romantik komediler de böyle değil midir, mutlu sonla biter devamını asla öğrenemeyiz, belki "the end" yazısı göründüğü saniyeden itibaren birbirlerinden nefret etmeye başladılar ve çirkin laflar söylediler, nerden bilebiliriz. Ama romantik komediler bizi mutlu etme görevi görüp, görevlerini tamamladıkları anda da hayatımızı terk ettikleri için böyle oluyor. Bazı şeyler de böyle olsun, başı,sonu ve ne olacağı ile ilgili karamsar düşünceler yerine, yaşanan anın hikayesini dinlemek böyle bi umut verici, mutlu edici vesaire. Neyse hadi son noktayı koyuyorum. THE END.
Ama Harry'nin Sally'i niye sevdiğini söylediği sahne ne kadar güzeldi, ne süperdi değil mi? Ah böyle şeyler olmuyor ki, Harryler yok, Sallyler o partide tek başlarına oturup kalıyor.

23 Mart 2008

Hayal etmek bana yeterdi.

Cılız bacaklı bembeyaz bir çocuktu.Yüzünde her daim sevgiye muhtaç,sarmalanmaya hasret bir ifade vardı.Ne zaman görsem onu ,içimden ona kocaman sarılmak,sarılmak ve sarılmak geçerdi.Kafasını koysun göğsüme,sonsuza kadar o şekilde kalalım,onun ihtiyacı olan tüm sevgiyi tek seferde vereyim isterdim.Mutluluk nedir diye sorarlar ya gereksiz bir şekilde işte ben o gereksiz soruya bile cevap verirdim.Ona sarılmaktı mutluluk ve asla elde edilemeyecek olandı .Sadece onu sevmenin hayali bile en büyük mutluluk kırıntılarını yağdırıyordu üzerime.Salt mutluluğa erişemiyordum sadece.Beyaz cılız çocuk uzaklardaydı ama yakındaydı.Benimleydi ve ben onu seviyordum.Kimse inanmaz, öyle böyle değil çok seviyordum.Hayatımı onu severek geçirebilirdim.O hasret dolu baktığı gözlerindeki beni sevmelisin ifadesine kurban olabilirdim.Yaşamanın bir anlamı varsa eğer bu olmalıydı.Ben zaten önemli bir şeyin parçaları olmalıyız düşüncesinden çoktan vazgeçmiştim. Hayat daha basit ve istenince anlamlanan bir şeydi.Bunu biliyordu cılız çocuk da.Bir insanı sevmek demekti her şey.Anlam buydu. Tek bir insanı sevebiliyorsak eğer herkesi sevebiliriz.Her zaman bir umut vardır,insanlık için bile.Ama umursamıyorduk insanlığı,ben umursamıyordum.Onu sevmek benim bulup bulabilceğim tek anlamdı.Diğer insanları da severdim ya, o başkaydı.Kendimden daha büyük severdim onu.Beni ne kadar seviyorsun diye sorsa 3 yaşındaki çocuklar gibi kollarımı açıp dünyalar kadar seviyorum seni demezdim.Kendimden daha büyük seviyorum seni derdim,beynimin algılayabileceğinden daha çok,dünyadaki tüm insanların birilerine olan sevgilerinin toplamından daha çok seviyorum derdim.Sormadı hiç.Ben yine de söyledim ara sıra boşluklara bağırarak.Sanki bir kere sarılsam eğri duran bir şey tak diye yerine oturacakmış gibi hissediyordum.Onun sevilmeye muhtaç ufak korunmasız bir çocuk olduğunu biliyordum.Sevsem onu çok ,acısını alabilsem, mutlu edebilsem,yalnızlıkta ortak olsak...

Kendi kendime sayıklıyordum yalnız bir gecede.Beyaz çocuksa cılız bacakalrıyla koşuyordu bir yerlerde,hala acı çekiyor ve acısını dindirecek birini bekliyordu.O kişinin ben olacağına neden inanmıştım ,bilmiyordum.Sadece doğru gelmişti belki de.Hayat devam ediyordu neticede,etmeliydi.Sadece sevmek de yeterdi, hayallerimde sarılsam yeterdi.Hayal etmek bana yeterdi.Ne de olsa yalnızdık her şekilde.

Hayal ettiğimizden fazlası değil ki hayat, düşüncelerimizden farklı bir şey değil ki anlam.Ah zaman olmasaydı...