6 Kasım 2011

Hep Yalnızlık Yavrum,

yüksek taburelerde oturmayı severim, hem de çok severim. bir nedenim yok. zaten sevginin bir nedeni olduğu nerede görülmüş. bir şeyi neden sevdiğimizi söyleme çabasında olma eğilimimizi de neye bağlayacağım bilmiyorum, neden böyle yaratıklarız, bilmiyorum. "çünkü seviyorum" cevabıyla yetinmememiz gerektiğini ne zaman öğrendik acaba? kim öğretiyor böyle şeyleri bizlere? her neyse, yüksek tabureler güzeldir. bir yerde yüksek tabure, sandalye vesaire varsa ben hep onlara oturmak isterim, bazen oturmam ama aklım hep onlarda kalır. her zaman gittiğim bir kahvecide de var yüksek taburelerden, daha çok sandalye kategorisine giriyorlar aslında ya neyse, teknik detaylara önem verdiğim nerede görülmüş. yüksek taburelere uygun yüksek masalar da var tabi. genelde bu kahveciye kitap okumak için gidiyorum ben, hep tek başıma ve her zaman aynı yere oturuyorum. köşede duran yüksek sandalye ve masa, benim yerim. bu zamana kadar da orada oturan başka bir insan görmedim, ne zaman gitsem boş olur, neden bilinmez. ama bugün tam benim oturduğum yerde bir adam oturmuş kitap okuyordu. bir süre durup ona baktım. yaptığım şeyin saçmalığını fark etmem biraz zaman aldı. neden oturan bir insanın karşısında durup gözümü dikmiş ona bakıyorsam, dedim, oturabilir tabi. benim yerim, benim yerime oturmak isteyecek bir insan bulmuşum daha ne istiyorum. sonra, doğam bu ya, benim yerime oturan kişiyi merak ettim. aynı yeri gözümüze kestirip, o yerde kitap okumak istiyorsak mutlaka biraz da olsa benzememiz lazım diye düşündüm. düşüncelerin gözü kör olsun, neden böyle şeyler düşünüyorsam, düşündüm işte. sonra uzaktaki başka bir yüksek sandalyeye oturdum onu görebilecek ama rahatsız etmeyecek şekilde. beni görmesin sadece ben onu görebileyim istedim. her zaman isterim ya böyle şeyler, hem bazen sadece fark edilmeden uzun süre bir insana bakabilmeli insan. birine uzaktan ve uzun süre bakmak ona yakından bakmaktan çok daha iyi. aradaki mesafe hayallere imkan tanıyor, belki sadece o mesafede yaşayabiliyor hayaller. yakınsa hayal edilemeyecek kadar gerçek. gerçek kimi zaman çok yavan, çok mutsuz. mesafeye ihtiyacım var. yakınlığın hayalleri öldürmesini sevmiyorum. gözden kaybolmayacak kadar mesafe tabi, her şeyin bir dengesi vardır derler ya, belki de vardır.

sonra o adamı seyrettim oturduğum yerden. kitabı benim yaptığım gibi kucağında tutuyor, kafasını eğerek okuyordu. kafası yorulunca kitabı yukarı kaldırıp öyle tutuyordu. ara sıra kitabını kapatıp uzaktaki bir noktaya bakıyordu, aynı benim gibi. sonra biraz daha okuyor bu sefer de sağa sola bakınıyordu. acaba o da okuduklarını kafasından tekrar edip iyice hissetmeye mi çalışıyordu? hangi kitabı okuduğunu göremedim, belki çok da merak etmedim. ayaklarını uzatıyordu yavaşça, bir süre sonra oturuşunu düzeltiyordu ve yine uzakta bir noktaya bakıyordu. kahvenin son yudumunu bardakta bırakmamak için seri bir hareketle kafasına dikti, ben her zaman dibinde bir yudum bırakırım mesela ama o sanki kahvenin son yudumuna dünyadaki her şeyden daha çok ihtiyaç duyuyor gibiydi. biraz daha kitap okudu sonra uzun, koyu saçlı bir kadın geldi, adam ayağa kalktı, konuştular, gülümsüyordu. tekrar oturmadan kitabını aldı masadan sonra masasının üzerindeki çöpleri çöp kutusuna attı. masasındaki çöpleri çöp kutusuna atan erkek, çalışan insanları düşünen erkek. o kadar güzeldi ki masasının üzerindekileri çöpe atması... çöp kutusu çok yakınımdaydı, o bana doğru yaklaşırken kafamı kaldırıp bir an ona baktım sonra başımı öne eğdim, başım öyle kaldı. o ve uzun, koyu saçlı kadın beraber yürüyüp gittiler, bu sefer arkalarından baktım. iki insan yan yana nasıl yürürse öyle yürüyorlardı bir olağanüstülük yoktu hallerinde. kitap okuması kahveyi içmesi kadar normaldi yürümesi de. yerim boştu artık ama oraya geçmedim. bir yerin anlamı nedir ki zaten, altı üstü bir boşluk. en azından o varken doluydu diye düşündüm. sahi, boşluklar bu kadar kolay dolabilir miydi? bir insan sadece oturmak için seçtiği yerden, kitabı tutuşundan, çöpleri atışından anlaşılabilir miydi? belki de sadece bunlarla anlaşılabilirdi bir insan, geri kalan her şey uzun ve gereksiz bir hikayeydi. belki de uzun, koyu saçlı kadın değil ben tanıyordum onu, kim bilir, nereden bilebiliriz? bazen bir insanla konuşmakla başlıyor her şey bazen de konuşmakla bitiyor. bazen susmak ve bir insana uzaktan bakmak gerekiyor. biraz zaman geçti, kitabımı kucağıma koydum, biraz okudum biraz onun oturduğu yerdeki boşluğa baktım. kahvenin son yudumunu içmedim. masamdakileri çöpe atıp eve yürüdüm. yürürken yalnızlık ömür boyu çalmaya başladı, uzakta bir noktaya baktım. bu şarkıların da gözü kör olsun ama kızmaya gerek yok, yalnızız.

2 yorum:

Supertramp dedi ki...

senin bu izlenim yazılarını çok seviyorum.

arcoiris dedi ki...

ben de senin böyle bir şey söylemiş olmanı seviyorum.