öylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2017

Romantik

bizi hep bu romantik fikirler mahvetti. gençliğin masumluğu ve romantizmi yüceltme merakı kim bilir kaç kişinin içinde ne büyük ateşler yaktı, ne büyük hayal kırıklıklarıyla donattı o güzel kalplerini.
bazı gençlik düşüncelerime rastladım bu blogta geçmişe giderek ve içinde bulunduğum romantik akıl hastalığı hali beni cidden güldürdü. sanıyorum ki hayatımda annemi ve birçok yetişkini anladığım o kutlu ana sonunda ulaştım. bazı anları, mekanları ve insanları ölesiye romantize etme istegimin beni büyük ölçüde terk ettiğini fark ettim. ve bence bu gerçekten iyi bir şey.

3 Kasım 2016

Perfect Day



Bunu gördünüz mü? Görmediyseniz lütfen görün. Son zamanlarda dinlediğim en müthiş cover. Zaten Matt ne söylese güzel söyler, Andrew Bird de naif, güzel bi adam. İkisi bir araya gelince videodan bu tarafa doğru bir mutluluk yayılıyor sanki.

Geçen haftalarda bir pazar günü sonrası eve geldiğimde aklımda bu şarkı vardı, bazı günler ne güzel geçiyor ve o günler ne kadar da az diye düşünüyordum. 'İt's such a perfect day' diye bana şarkılar söyletebilecek günler oldukça nadir bu sıralar ama o pazar günü, tüm sıradanlığına rağmen eve döndüğümde bana değişik bir huzur hissettirdi; aynı bu şarkıyı dinlerken hissettiğime benzer bir ferahlık... Mükemmel bir gündü ve bitti. Birkaç gün sonra bu covera denk geldim. Böyle şeyler üst üste gelince de bi mutlu oluyorum. Sanki evren bana bir şeyler demeye çalışıyormuş gibi geliyor.Tabii ki evrenin beni umursadığı yok ama kısa süreliğine de olsa bu tarz düşüncelere odaklanmak mutlu ediyor. Güzel tesadüfleri seviyorum.

26 Eylül 2015

Run For Those Hills, Babe



bu şarkıyla ilgili bir sürü şey söylemek istiyorum ama sanırım söyleyebileceğim en mantıklı şey şu; bu şarkıyı ne zaman dinlesem başka bir yere gitmek istiyorum. nerede olduğum mühim değil, o an olmadığım bir yere gitmek istiyorum. tek başıma gitmek istiyorum. herkesi geride bırakmak istiyorum. kimseyi sevmek istemiyorum.

21 Mayıs 2015

Zaman vs. Mutluluk

insanın hayatında çok önemli şeyler olurken zamanın hızla geçip gidiyor olduğu gerçeğiyle barışması normal zamanlardakinden daha zormuş. en azından benim için şu sıralar durum bu. zamanı durdurayım, biraz soluklanayım, olana bitene uzaktan bakıp tadını çıkarayım istiyorum ama zaman çılgınca akmaya devam ederken bunların hiçbirini yapamıyorum. gerçekten zamanın hızı karşısında nefessiz kaldığımı hissettiğim günler yaşıyorum. siz ne düşünürsünüz bilmem ama bazı şeyler ağır çekim yaşanmalı bence. diğer türlü hissedilen mutluluğun ağırlığını zamanın hızı taşıyamıyor gibi geliyor bana. bilmiyorum, sanki sırf bu zamanın kalleşliği yüzünden mutluluğumu yeterince hissedemiyorum. belki zaman, sadece söz konusu duygu mutluluk olduğunda bu kadar çabuk geçiyor gibi geliyordur, neden olmasın. zaman, malumunuz bayağı karışık bi mevzu. benim kişisel olarak da çok meselem var kendisiyle. özellikle bu sıralar beni iyice deli ediyor. istiyorum ki sadece bir günlüğüne benim istediğim gibi aksın zaman; geçmişe gideyim, geri geleyim, aynı anları başa sarıp tekrar tekrar yaşayayım, zaman akmazken ben zamanın dışında bir yerde sakince durup bir şeyler elimden kayıp gidiyor stresini hissetmeden yaşadığım mükemmel anları saatlerce düşünüp beynime kazıyayım. biliyorum beyhude istekler bunlar ama insan gene de böyle şeyler hayal etmekten kendini alamıyor. neyse ki bunlar hep mutluluktan ve biraz da bir kere bu kadar mutlu olmuşken ya bir daha asla aynı şekilde hissedemezsem diye korkmaktan.

20 Ekim 2014

Pencere Serisi - Birinci Bölüm


Üç ay kadar önce yukarıda gördüğünüz ilk pencere fotoğrafını çektikten sonra aklıma pencereler ve pencereden gördüklerim üzerine bir seri başlatma fikri geldi. Bu temayı gerçekten seviyorum o yüzden instagram hesabımda paylaştığım dört pencere temalı fotoğrafı bloguma da koymak ve serinin ilk bölümünü oluşturmak istedim. İlk üç fotoğraf Almanya'dan dördüncü fotoğraf ise Çek Cumhuriyeti'nden. 
Pencerelerde beni çeken bir şeyler var, çoğu zaman hayran hayran ya pencerelere ya da pencerelerden dışarıya bakıyorum. Hatta zamanımın büyük çoğunluğu böyle geçiyor desem yalan olmaz. Pencere güzel şey, mutlu şey!
Instagram hesabıma göz atmak isterseniz de linki burada.

19 Ekim 2014

Kuzeye Giden Rüya

Rüyamda İskandinavya'da bir yere giden (neresi olduğu  meçhul) bir otobüste tek başımaydım ve camdan gördüğüm manzara karşısında büyülenmiş durumdayken yanımda oturan kız arka koltukta oturan kıza bakmamı istedi çünkü o kız mango taklidi (meyve olan) yapıyordu. Boş boş baktım kıza, sanırım bekledikleri tepki kahkaha falandı. Sonra uyandım. İskandinavya'da Oslo hariç hiçbir yeri görmedim ve otobüs camından gördüğüm şey de Oslo değildi kesinlikle. Ama tam da hayal ettiğim gibiydi, dağlar, deniz, dev bir sis. Sis şehirde olunca çok çirkinken dağların, akarsuların, denizlerin olduğu yerlerde dünyanın en muhteşem şeyi. Bu rüyadan çıkardığım sonuç ise benim İskandinavya'ya mutlaka gitmem gerektiği. Artık bu istek rüyalarımda bile rahat bırakmıyor beni. Mango taklidi yapan kızsa  bilinçdışımın espri anlayışı diye düşünüyorum, beni bile güldüremedi gerçi. Bu da benim hakkımda çok şey söylüyordur ama şimdi kendimi analiz etmeyle hiç uğraşamayacağım.

Şu an bir otobüs gelip beni evimin önünden alsa İskandinavya'ya götürse ve tüm yol boyunca kulaklarımda şu şarkı çalsa, kutup ışıklarını da görmeden dönmesem kuzeyden. Çok güzel olmaz mıydı o zaman hayat?

20 Haziran 2014

Olmaz mı?

yıllar yıllar önce the sims oynamaya çok meraklıydım. bilgisayar oyunlarıyla genel olarak pek iyi anlaşamasam da the sims her zaman benim en güzel istisnamdı. bana sorarsanız eğer, sims'i çok sevmeme rağmen bence ben sims oynama konusunda başarılı değildim, hiçbir zaman çok güzel evler inşa edemezdim, ne kadar uğraşırsam uğraşayım en düzgün duvar kağıdını seçemezdim. şöyle harika bahçeler yaratmaya çalışırdım da hiçbir halta benzemezdi. şu an kendi evim olsa büyük ihtimalle ayı şekilde bir yarım yamalaklık hissiyatı olur içimde; beceremiyorum. ilginçtir ev ve eve dair her şey kadınlıkla kodlanmış durumda toplumda ama ben hiçbir zaman kendimi evle ilgili bir şeylerde başarılı hissetmedim, başarıyı da geçtim eve dair şeyler hiçbir zaman umrumda olmadı. güzel tabaklardan, mumlardan, dekorasyondan zerre anlamıyorum. beni paşabahçeye götürdüklerinde sadece kupalarla ilgileniyorum, ve o tarz dükkanlarda kendimi çok aptal hissediyorum çünkü çoğu şeyin ne işe yaradığını bilmediğim gibi adlarını dahi bilmiyorum. acaba bir gün evlenmeye karar verirsem bir anda içimden bambaşka bir insan çıkacak ve tabaklardan peçeteliklerden anlamaya, onlarla ilgilenmeye başlayacak mıyım, çok merak ediyorum. belki herkesin hayatında o tarz bir eşik vardır, hiç bilemeyeceğim ama şimdilik evle ilgili her şey bana fersah fersah uzak.

aslında benim bahsetmek istediğim şey de biraz önce yazdığım şeylere fersah fersah uzak. sims ile giriş yaptığım için zihnim beni başka çağrışımlarla oyaladı fakat benim bahsetmek istediğim şey aslında yalnızlıktı. evet alakasızlıkta bir markayım biliyorum ama biraz önce kendimi çok yalnız ve inanılmaz asosyal hissettiğim için evde dolanırken ağlamaya başladım, sonra sims'teki insanların sosyallik puanları düştüğü zaman durup dururken evin içinde dolandıkları sırada, bir anda iç çekerek ağlamaya başladıkları görüntü belirdi gözümün önünde. bir bire aynısıydım. beni o bilgisayar oyununa koysalar, saçımı kıyafetimi de bana uygun seçseler kimse demez ki bu gökçe değil. gökçe duvar kağıtları bile olmayan yavan evinin içinde bir haftadır annesi dışında kimseyi görmediği için, kendini nefes alamayacak kadar yalnız hissettiği için ağlıyor. bari sims oynayan kişi adımı değiştirse de başka bir insan olsam. olamıyor muyum gerçek hayatta? ya da kim kontrol ediyorsa benim karakterimi bir parti falan düzenlese, sonra seçtiği her insanın üzerine tıklayıp, sarıl, şakalaş, gıdıkla falan gibi şeyleri üst üste milyon kez seçip sosyallik puanlarıma tavan yaptırsa, olmaz mı? olsaydı güzel olmaz mıydı? neyse.

14 Kasım 2013

Güzel Havalar*



sanırım ben yine blogu bir şarkı paylaşma platformuna çevirdim. yazmak istemediğimden değil de sanki söyleyecek çok sözüm yokmuş gibi geliyor bu sıralar bana. normal normal yaşıyorum, tez yazıyorum, az da olsa kitap okuyorum, sevdiceğimi özlüyorum, hayaller kuruyorum, bir de geçen seneyi deli gibi özlüyorum haliyle de sürekli fotoğraflara bakıyorum.
geçen günlerde otuzuncu doğum günümü güney amerika'da kutlamaya karar verdim. daha beş yıl var, ve bu beş yılda sadece güney amerika'ya değil yıllardır hayalini kurduğum bir yıllık dünya turuna yetecek parayı biriktirmek istiyorum. yani bu da demek oluyor ki iş bulmam lazım, -çok yakında bulacağım.- ama önce şu tez bi bitsin. bu tarz hayallerimi paylaştığımda insanların beni çok ciddiye almadıklarını da fark ediyorum ama benim için sorun değil, ciddiye alınmak için yaşamıyorum neticede hayatımı. hayallerimi gerçekleştirmek için yaşıyorum. her zaman dediğim ve de hep hissettiğim gibi kariyer benim için bir şey ifade etmiyor, para kazandığım sürece yaptığım işin bir önemi de yok. çalışmak benim için bir araç, hayatta gerçekten yapmak istediğim şeylere beni ulaştırsın diye kullanacağım bir şey. ha tabii ki beni mutlu edecek birkaç meslek var ama eğer şartlar beni o mesleklerden uzak tutuyorsa da oturup ağlamam, başka bir iş yapar, bir süre ruhumu sıkar sonra da gerçekten istediğim işleri yapabilmenin yollarını ararım, kendime fırsatlar yaratmaya çalışırım. umarım gerçek hayat beni bu konuda çok fazla zorlamaz ve hayal kırıklığına uğratmaz ama şimdilik hayaller güzel, hayat güzel. ankara'da olmak yerine bambaşka yerlerde olmayı isterdim tabii ama olsun o kadarına da ses etmeyeyim şimdilik.

bir de gezi bloglarını çok seviyorum, internetle oyalandığım zamanın çoğunu gezi blogları okuyarak ve yenilerini keşfederek geçiriyorum. bu sıralar kafamda gezi blogu açmak gibi de deli fikirler var, altından kalkabilir miyim bilmiyorum ama işte deli gönül istiyor. geçen yıl gezdiğim yerler ve genel olarak seyahat hakkında yazma fikri aklıma geldikçe beni mutlu ediyor. sanki o konuda söyleyecek bir şeylerim varmış gibi geliyor. başka konularda beni terk eden cümleler belki oradan tekrar hayatıma girmeyi bekliyorlardır. işte böyle blog, şimdilik benden bu kadar. şarkı çok güzel ama şarkıyı unutmamak lazım. the head and the heart'ın yeni albümünü de yakın zamanlarda dinledim o da pek tabii ki çok şükela bir albüm olmuş. önümüz kış, dinleyecek böyle yeni ve güzel albümlerin olması da en büyük temennimiz. müzik çok güzel şey.

22 Mayıs 2013

Zaten Her Şey Biraz Dondurma Değil Midir?

üç makine çamaşır yıkamakta hiçbir sorun yok zira çamaşırı makine yıkıyor ama sonrasında o dağ gibi çamaşırı ayırmak, katlamak özellikle de çorapları eşleştirmek işkencelerin en büyüğü. henüz bunları yapacak bir şeyin icat edilmemiş olması da insanlığın en büyük ayıplarından biri benim nazarımda. bu teknoloji eksikliği yüzünden şu an içinde bulunduğum durum dağ gibi çamaşır yığınıyla bakışarak iç geçirmekten hallice. birazdan  muhtaç olduğum kudreti damarlarımdaki asil kanda arayıp bulacağıma inanıyorum ama o zamana kadar size güzel şeylerden bahsedeyim.

bu hafta sonu hayatımın neşesiyle birlikte (bir insana böyle hitap etmek yavan mı bilmiyorum ama hissettiğim şey tam manasıyla bu olduğu için böyle şeyler söylemekten çekinmiyorum bu sıralar) Milano'ya gideceğiz. Como Gölü'nü ve Torino'yu da göreceğiz. Sınırsız sayıda kahve içmek ve gelato yemek en birinci planım, sonrasında pizza ve makarna geliyor tabii ki. İtalya'yı yemek ve kahveye indirgediğim için kusuruma bakmayın ama benim dünyamda İtalya haritasının üzerinde kocaman bir domates var, ne yapayım. koskoca ülke adeta dev bir domates, bir şişe zeytinyağı, külahlarca dondurma ve litrelerce kahveden oluşuyor, sırf bu yüzden İtalya'da yaşamayı ciddi ciddi düşünebilirim, her gün domatesleri zeytinyağına banıp yer, aşırı kahve tüketiminden hiç uyumayan ve uyumadığı zamanları da pizza yiyerek değerlendiren bir insana dönüşebilirim. herkesin hayalidir sonuçta böyle bir insan olmak. bir de kendime dondurma ile ilgili bir iş bulursam değmeyin keyfime. sanırım tüm kariyer planımı şu anda değiştirdim. neyse ki değiştirmesi çok kolay bir kariyer planım vardı, bu genişliğim, bu açık fikirliliğim, bu anında yaratıcı çözümler üretebilme becerilerimle zaten istediğim her dondurmacıda rahatlıkla iş bulabileceğime inanıyorum. neyse şimdilik dört günlük yeme, içme, gezme ve mutluluk bana yeter, kariyer planlarını yine belirsiz bir geleceğe erteleyebilirim. sahi ya ben o kadar mutluyum ki gelecek kaygıları falan canımı hiç sıkmıyor bu aralar. nasılsa bir şey oluruz diyip geçiyorum, ve de hatta şöyle ki; bir şey olmasam ne olur. herkes de illa bir şey olmak zorunda mı yani? tamam, evet dondurma sektöründe bir işim olsa belki çok mutlu olabilirim ama olmazsa da gene mutlu olacak bir şeyler illa ki bulurum, dondurma yemek gibi mesela. nasıl da derin çıkarımlar yapıyorum bugün yine, hayatla ilgili duymak istediğiniz her şey bende.

kariyeri geçtim, sırada ilişkilerle ilgili çok acayip laflar etmek var. bu sıralar her şeyi aforizmalarla anlatmaya çalışan gençlik için de okuması kolay bir şeyler olsun değil mi ama. bu aşk dediğimiz olayı da dondurma üzerinden anlatacağım birazdan, nefeslerinizi tutun  ve aforizmaya hazırlanın: aşk da dondurma gibi bir şey, çok seviyorsun. ama mesela yazın daha çok seviyorsun, kışın da gene seviyorsun. hasta edecek bile olsa yemeden duramıyorsun fakat diğer yiyecekler gibi höt zöt de yapamıyorsun, narin olmak şart, akıp ziyan olmasın diye de dikkatli oluyorsun. dikkatli olmaynca eline yüzüne bulaşıyor çirkin oluyorsun, çikolatadan bıyığın oluyor mesela, bir de peçete bulacağım diye dönüp duruyorsun sonra. işte size kitaplar dolusu cümlenin anlattığı şeyi üç cümlede özetledim, aforizma edebiyatına da böylece yavaştan bir giriş yaptığıma inanıyorum. "aşk dondurma gibidir, düzgün yemezsen çikolatadan bıyığın olur." bu cümlemi de italyancaya çevirip, iş yerimin duvarına asacağım kısmetse.

edebiyat tarihine geçecek bir performansım var bugün, okurlar elbette bu yazıdan kendilerine ait çıkarımlarda bulunacaklardır, bu kadar derin yazıların özelliği bu değil midir zaten,herkes kendine göre bir şeyler bulur, özdeşim kurar, eleştirir vesaire ama ben bu yazıyla ilgili kendi çıkarımlarımı paylaşmak isterim, bir son söz gibi düşünebiliriz bunu.
 -gökçe dondurmayı çok seviyor. - gökçe mutluluktan şımarıyor. - gökçe'nin canı çamaşır katlamak istemediği için kendine eğlenceler yaratmaya çalışıyor. -gökçe'nin karnı açıkmış. -gökçe dondurmayı gerçekten çok seviyor. -gökçe çok aşık.

" l'amore è come il gelato"

4 Mart 2013

True Love Waits*

yazmaya dönmek. bölüm bir.
uzun zamandır hiçbir şey yazmıyorum, hayatta en sevdiğim şeylerden biri olduğu halde bilgisayarın ya da bir defterin başına oturup adam akıllı bir şeyler yazmayalı çok uzun zaman oldu. eskiden, ne düşündüğümü, ne hissettiğimi anlamam için önce yazmam gerekirdi, ancak yazdıklarımı okuduktan sonra anlıyordum tam olarak neler olup bittiğini. hayatımı kendime bir hikaye gibi anlatmazsam yaşamamışım gibi geliyordu herhalde. tabii şöyle bir gerçek de vardı ki ben zaten yaşamıyordum. var olmanın yaşamak olduğunu zannedip birbirinin aynı günlerimin içinden hikayeler çıkarmaya çalışıyor, perişan zihnimin süzgecinden geçirdiğim şeyleri bir de yazı süzgecinden geçiriyordum. çok mutsuzdum, mutlu olduğum zamanlarda bile mutsuzdum ve bunu ancak gerçekten mutlu olduğumda anladım. bir zamanlar mutluluk zannettiğim şeyin aslında sadece ortalamanın üstü bir gün geçirmek olduğunun ayrımına vardım. anlık neşeleri uzatmaya çalışıp çalışıp kendime mutluluk diye kakaladığımı fark ettim. bu farkındalık sonrası geçmişteki halime acımak gibi saçmalıklar içine de girmedim. geçmişim için üzülemeyecek kadar şu anda yaşıyorum ve doğrusunu isterseniz; geçmişimde geçmişim için fazlasıyla üzülmüştüm. belki tüm geleceğime yetecek kadar üzülmüştüm. yaşam enerjimi sömüren, babamın elli yıldan fazla yaşayıp öldüğü bu şehirde, kendime bir türlü istediğim hayatı kuramadığım bu yerdeyim şimdi. delice sevdiğim ankara'dayım. odamda oturmuş kendime bakıyorum. bir zamanlar olduğum insana ve hala olabileceğim onlarca farklı insan alternatifine... mutlulukla ilgili laflar ederken hayatımda ilk defa mutluyum. gelmeyecek bir gelecekteki hayali kovalamıyorum. bazı hayaller gerçek olduktan sonra olayın özü tamamen değişiyormuş, nereden bilebilirdim?

bir şarkı. bölüm iki.
öyle şarkılar var ki ilk dinlediğim anda sabit kalıyorlar. sanki zamanda bir buz küpü haline geliyorlar. tüm anlar, tüm zaman eriyor sadece bir şarkılık zaman donuyor o çizgide. sonra her dinlediğimde hayatımın o donmuş anısına dönüyorum, her şey tamamen aynı orada, herkes olduğu yerde, kimse uzaklara gidememiş. bir şarkının içinde donup kalmışlar. bir sabah birlikte tavana bakmıştık, işte bir şarkılıktı hepsi hepsi. http://youtu.be/3Kh09MuIfIU

true love waits. bölüm üç.
radiohead'in böyle bir şarkısı var bilirsiniz. herkes bilir. "ben yaşamıyorum, sadece zaman öldürüyorum" diyor şarkda thom yorke. arada lütfen gitme de diyor ama giden gitmiş bile. o zaten bekleyecek ama gitme demesi de lazım. o illa ki denir. sonra hayat hep biraz bekleme modu. yaşamak zorlaşır ve zaman öldürülünce çabuk geçen bir şeydir.bunu da herkes bilir, thom yorke da tabii... zamanı öldürerek mesafelerden intikam mı almaya çalışırız yoksa? ondan da pek emin değilim. ama bazen zaman da mekan da sadece birer kelimedir çünkü true love waits.
*http://youtu.be/zbjMEUmwp2o

11 Eylül 2012

Şehir

Beş gündür Bamberg'deyim. Burada zaman nasıl geçiyor bilmiyorum, bazen çok hızlı gibi geliyor bazen de inanılmaz yavaş. Şehre indiğimde ya tarih tünelinin içinde kaybolmuş bir bahtsız ya da geçmişe gitmeye karar vermiş tarihin ilk zaman yolcusu gibi şanslı hissediyorum kendimi. Şehrin tamamı ama tamamı eski binalardan oluşuyor, 500 yıldır var olan bira bahçeleri var burada ve 500 yıldır aynı birayı aynı yerde servis ediyorlar. Bir köşeyi dönünce Hegel'in evinin önünden geçiyorum ve sanki o hala pencerenin önünde oturuyormuş gibi geliyor.Modern giyimli insanlar ya da apple mağazaları falan olmasa kendimi 1700lü yıllarda yaşıyor gibi hissedebilirim, öyle hissetmem normal bile olur. Her şey öyle tarihi ki ben bile sanki tarihin bir parçası haline geldim burada. Beş gündür her gün sokaklarda yürüyorum, hiç sıkılmadım, sanıyorum ki önümüzdeki 6 ay içinde ayak basmadığım sokak kalmayacak.

Bugün kimsenin geçmediği çok dar ve yokuşlu sokaklardan yürürken aklıma eskiden o yollardan geçen at arabaları geldi, nedense at arabaları gözümün önüne geldiği an hayalimde hava da karardı ve kapandı. At arabalarının karanlıkla bir alakası olmalı. Aslında geldiğimden beri güneş var ama hava puslu olduğunda ya da yağmur yağdığında Bamberg nasıl görünecek çok merak ediyorum. Belki de ortaçağ'a karanlık çağ dedikleri için sanki bu tarihe karanlık hava daha da yakışırmış gibi bir şeyler düşündüm bugün, ha güneşten hiç şikayetçi değilim yanlış anlaşılmasın ama etraf daha karanlık olduğunda buradaki gotik havayı daha iyi anlarım gibi geliyor sadece. Bunalır mıyım? Sanmıyorum. Bu şehirle münasebetimiz ilk görüşte aşk ile başladığından, kolay kolay bıkmayız birbirimizden.

Anlatılacak bir sürü şey var hem şehirle hem de Almanya'ya özgü garipliklerle ilgili. Onları bi ara teker teker anlatırım, büyük kültür şoku yaşadığımı söyleyemem ama gerçekten çok şaşırdığım bazı minik hadiseler olmadı değil, neyse ki uyum sağalamak da zor değil. Hatta bezen her türlü ortama bu kadar kolay uyum sağlayabiliyor oluşumuzu çok garipsiyorum. Buraya gelir gelmez kendime özgü bir rutin yarattım bile. Yattığım yatağa alıştım, hangi lambaları yakıp hangilerini yakmayacağıma hemen karar verdim. Dolapları benimsedim, nereye ne koyacağımı hemen belirledim. Bunların bu kadar kolay olması iyi bir şey mi yoksa kötü mü onu da bilmiyorum. Yaşadığım yeri kendi yerim haline getirmeye çalışmak, başka birinin yerini öylece benimsemekten daha mı iyi yoksa beyhude bir çaba mı onu da bilmiyorum. Gelişine yaşıyorum. Odamın penceresinden sabahları kilisenin yolunda bisiklet süren insanları izliyorum. Herkes her yere bisikletle gidiyor, bir bisikletim yok diye gizliden içleniyorum. Şehrin ruhuna hayat veriyor sanki bisiklet tekerlekleri, ben şehre hayat veren şeyin dışında kalmamalıyım diyorum. Belki önümüzdeki günlerde sepetli bir bisiklet alırım. Bir de at arabam olsaydı şehrin her zamanının ruhuna hayat verebilirdim. Neyse o da başka bir zamana, gerçek zaman yolculuklarına kalsın.


13 Temmuz 2012

Gri

havanın çok sıcak olduğu bir akşam üzeri şehrin en çok geçtiğiniz sokağından yürüyorsanız ve moraliniz bozuksa etrafta mutlaka pis bir koku da olur. ya nereden geldiğini bir türlü anlayamadığınız ağır bir kızartma kokusudur bu ya da şehrin altında başka bir dünya olarak var olmaya devam eden kanalizasyonun varlığını hatırlatmaya çalıştığı için yukarıdaki dünyaya gönderdiği tehdit mesajlarıdır duyumsadığınız. her şey yerli yerindedir; sıcak hava, eve doğru yürüdükçe kaybolacakmış gibi hisseden bir kadın, etrafı saran pis koku, sokaklarda öylesine oturan ve çay içen insanlar, sıcaktan bayılmış köpekler ve tozlanmış kaldırım taşları... hepsi size bir şeyler anlatmaya çalışır. yıllardır önünden geçtiğiniz bir dükkan kapanmıştır, kepenkleri gridir ve hayattaki her şey  gri gelmeye başlar. çay içen insanlar gridir mesela, lağım kokuları grileşir, havanın sıcağı bile gri bir sıcaktır. hüzün dedikleri şey özünde hardal sarısıyken bir anda griye dönüşür siz tozlu kaldırımlarda yürürken. bir dükkanın kapanması neden bu kadar önemlidir ve neden bir dükkan kapandığında şehrin o dükkana yakın yerlerinde yaşayan birileri kızartma yapmaya karar verir?

11 Temmuz 2012

Gitmek ve Hayali Kökler

gitmek üzerine bir yazı mı yazsam diye düşündüm bugün, hemen ardından da gitme konusunun bana artık hiç de dramatik gelmediğini fark ettim. olayın doğası beni çok mutlu ediyor bu sıralar. gitmeyi bekleme kısmı bile yeterince iyiyken gitme eyleminin kendisini gerçekleştirdiğimde ne biçim iyi hissederim bilemiyorum. hayatımın gitmelerle barışık bu pek şirin aşamasına gelebileceğimi de pek tahmin etmiyordum doğrusu. hatta 17 yaşımdaki ben şu halimi görse o dandik lisenin bahçesinde benim için bir tur sevinçten koşardı. elbette bir yıl süreyle dalga konusu olurdu ama o durumu da pek umursamazdı. o zamanlar gitme hayalleri kurmadığımdan değil, çocukken bile, kökleri çok sağlam şekilde toprağa tutunmuş bir aileden geldiğim halde, hatta hayatımın hatırladığım kısmında HİÇ taşınmadığım halde her zaman uzakları hayal ederdim. o ihtimali hep çok sevdim ama köklerim çok sağlamdı. benim yolculuklarım bir yere kadar hep hayaliydi, ihtimallerin yollarını zihnimde katettim. bir yanım gitme fikrine aşıkken bir yanım hep çok korktu. güvenli alanımı, nereye kadar uzandığını tahmin bile edemediğim köklerimi toprağın altında bırakıp uzaklaşmak imkansız gibi gelirdi. sevdiğim ülkelerle ilgili fotoğrafları dergilerden kesip yıllardır uyuduğum odamın bir çekmecesinde sakladım uzunca zaman. ufak tefek gidip görüp yine aynı eve, aynı şehre, aynı odaya döndüm. neden korktuğum hakkında çok geçerli bir açıklamam yok, ha oturup analiz ettiğimde bir sürü ıvır zıvır açıklama bulabiliyorum ama bik bik psikolojik açıklamalar yapmaktan da dinlemekten de sıkıldım. ayrıca geçmişteki bir düşünce ya da eylemin nedenleri hakkında kafa yormak yerine şu anki bir duygunun peşinden gitmeyi tercih eden bir insana dönüşme çabamı da göz önüne alarak, net bir şekilde söylüyorum ki; kim takar geçmişteki yanlışları. şu an için kendimle ilgili bildiğim şey, korkunun kaybolduğu, gitmenin ve uzunca bir süre burada olmama fikrinin bana inanılmaz iyi geldiği, ayrılık sahnelerinin zihnimdeki dramatik renginin giderek solduğu, köklerin aslında tamamen hayali bir toprakta gömülü olduğu, gerçek hayatta ise dilediğim kadar bağlı, dilediğim kadar da kopuk olabileceğim gerçeği. gerçeğin hayalden daha kolay gelmesi (ne garip) ve gitmenin somut olarak gerçek olduğunun tam ayrımına vardığım anlarda hissettiğim şeyin salt bir neşe ve heyecan olması... bunlar tek tek küçük aydınlanmalar belki ama bir arada olduklarında masamın üzerinde yığınlar halinde birikmiş bir sürü kitabın çağrıştırdığı şey kadar büyük ve etkili olabiliyorlar benim için: ihtimaller, ihtimaller... ihtimalleri hala çok seviyorum, sadece bu kez ihtimallerin yollarını kafamın içinde değil dışarıdaki dünyada da katedeceğim. yollar her zaman güzel, bazen dönebileceğin bir evin olduğunu bilmek güzel ama bazen evsiz olmak, köksüz olmak ve kopmak da güzel. kimi zaman yeni bir ev ihtimalinin kendisi güzel. geçmişte bir şeyi neden yapamadığın üzerine kafa yormayı bırakıp ilerleyebilmek de güzel. belki de insan bunu yapmayı başarabildiği an hayali köklerinden de kurtulmaya başlıyordur.

9 Temmuz 2012

Ağ

insanlığın birçok teknolojik çabası başkalarını anlayabilmek üzerineyken neden bir türlü bunu başaramıyoruz çok merak ediyorum. telefonun icadını düşünüyorum mesela, bize uzak olan insanlarla konuşabilme imkanımız olsun diye telefon gibi bir şey icat ediyoruz. konuşabilelim, birbirimizi anlayalım, sesimiz uzaklarda da duyulsun diye. sonra o yetmiyor interneti icat ediyoruz. dünyadaki tüm insanları birbirine bağlayalım, tanıdığımız tanımadığımız herkesle iletişim halinde olabilelim, dünyanın bir ucunda çekilen acıları da canlı canlı görelim diye böyle bir şey yaratıyoruz. dilleri birbirine çeviriyor her dilde yazılan kitapları kendi dilimizde okuyabiliyoruz. sürekli anlaşmaya, sürekli birbirimize ulaşmaya çalışıyoruz. insanlığın tüm tarihi birilerine ulaşmak üzerine kurulu. düşünceleri aktarmak, uzakları da görebilmek, tanıyabilmek üzerine... bu kocaman insanlık macerasında tüm çabalar bunun üzerineyken neden hala bu kadar uzağız? birbirimize kablolarla, wirelessla telefonla mektuplarla, kitaplarla bağlı olduğumuz halde neden hala bu kadar yalnızız. neden anlaşamadık? neden dünyanın bu ucunda da öbür ucunda da insanlar hala mutsuz? tüm bu bağlantıları insanların üzüntüsünü görebilmek ama bunun hakkında hiçbir şey yapamamak için mi kurduk? o kadar çok araç, yollar, uçaklar, cep telefonları, sms, sosyal medya, posta teşkilatı, kitaplar, televizyon... acaba bunların hepsi sadece kendimizi anlatmak için mi? anlamaktan çok söz sahibi olmak, sadece kendimizi ifade edip rahatlamak için mi? yoksa "bir şekilde birbirimize bağlıysak o zaman aslında yalnız değilizdir" gibi bir fikirden yola çıkarak kendimizi kandırmaya mı çalışıyoruz? belki de tüm çabamız imkansız bir şeyi gerçeğe dönüştürme inadımız yüzündendir. öylesi çok mümkün görünüyor ki; farklı bedenlerin içinde yaşayan insanların her birinin dünyası bambaşkadır ve tüm dünyayı geçtim, iki insanın bile birbirini anlayabilmesi sadece bir ütopyadır. teknik olarak birbirimize bağlı olmamız, pratik söz konusu olduğunda sadece bir ayrıntıdır. ya da ben yine çok karamsarım.

18 Haziran 2012

Zaman

hayatımın 2 yılını seksenlerde 10 yılını doksanlarda ve 12 yılını iki binlerde geçirmiş biri olarak geçen gün defterime 2012 diye tarih atarken kendime yabancılaştım. hayatımın çoğunu 2000li yıllarda geçirmiş olduğum halde 2012 yılında yaşıyor olmak çok garibime gitti . tarihi düşündüm, insanların günlüklerine yazdıkları tüm tarihleri düşündüm. insanlık ve zamanın bitmeyen mücadelesi... 2000 yıldan fazla bir süredir bir yerlere tarih yazılıyor olduğunu fark etmek kendimi çok çaresiz hissetmeme neden oldu. bunca yıl boyunca insanlar bir kağıdın üzerine günleri ayları ve yılları yazdılar. sonra o gün,ay ve yıllar geçti, sadece defterlerde kaldı tarihler. tarihler bir yerde kalmaya uygun değil ki, var oldukları bile şüpheli. ama ben ve benim gibi insanlar miladi takvimin başlangıcından beri bi yerlere yılları yazıp duruyorlar. o yıllar birike birike 2012'ye kadar da ulaşıyor ama ben defterime yazdığım tarihe bile inanamıyorum. ne var ki inatla tarih atmaya devam ediyorum. yazılı olan şey gerçektir değil mi? öyle olması gerek, ama söz konusu tarih olduğunda bunu hissedemiyorum. hayatımın on iki yılını 90lardan sonra yaşadım ama sanki yaşamadım. tarihsel boyuttan düşündüğümde 2012'yi görmek bana hiçbir şey ifade etmiyor. zamanı bir türlü yıllarla düşünemiyorum. tabii ki hayatımı dönemlere bölüyorum, matematiksel hesaplar yapabiliyorum, tarih sorulduğunda hiç şüpheye düşmeden cevap verebiliyorum ama bunu derinden hissedemiyorum. hayatım boyu zaman birimleriyle kavga edip durdum, bi yerden sonra herhangi bir şeyle kavga etmenin manasız olduğunu kavradım ve kavgaları bıraktım ama kavgayı bırakmış olmam zamanla ilgili meselelerimi çözdüğüm anlamına gelmiyor ne yazık ki. zamanla ilgili meselelerimi çözemedim.

zaman benim için hep bir gariplik. günlüklere yazılan tarihlerin garipliği gibi. geriye dönüp bir günü gün olarak hatırlayabiliyor mu insan ? hatırlayamıyor. bir duyguyu, bir olayı, bir insanı hatırlayabiliyor ama bir günü, bir ayı, bir yıl zamansal olarak hatırlayamıyor. çünkü öyle bir şeyin imkanı yok. o zaman neden zamanı mümkün olan en küçük parçalara bölüp, onları bi yerlere not ediyoruz? ne değişecek ki? 2012 yılında 24 yaşımda olmam nedir ki? 1940'da yazılan bir kitabı okurken bunu yazan insanın benden 100 yıl önce doğduğunu düşünmenin ne yararı var. insanların saplantılı şekilde zamanı kontrol etme çabaları bazen çok acınası geliyor bana. çünkü bunca çabaya rağmen kontrol edemiyorlar. her şeyi bin parçaya bölsek de o parçaları birleştirip bir bütün elde edemiyoruz. zamanın bizden bağımsız olduğunu kabul edip günlüklere zaman yazmayı bırakmak en doğrusu belki. bunu yapamayacağımı biliyorum ve bu yüzden kendime de acıyorum. çünkü  yaşadığım yılla ayla ve günle bağlantı kuramayacağımı bildiğim halde her seferinde zamanın bir şey ifade etmesini istemeye ve her şeyin anlamlı geleceği bir gün görebileceğime dair umudu barındırmaya devam edeceğim. belki ani bir aydınlama yaşayıp zaman birimlerinin önemini falan anlarım gibi boş umutlarım var. hiçbir şey anlayamayacağım çok açık ama ne yapayım ben de insanlık dramının bir parçasıyım. zaman ve umut kavramlarını öyle şıp diye silemem ki hayatımdan. gariplik devam ederken ben defterlere tarih yazmaya devam edeceğim. yaşlanacağım, yaşlanmamı yıllara bile bağlayacağım belki. "yıllar geçti gitti yaşlandık be çocuklar" diye başlayan konuşmalar bile yapabilirim, kim bilir.

13 Haziran 2012

Doktor Yine Özet Geçmiş.























Bu dizinin cevap veremeyeceği hiçbir şey yok.
Artık iyice eminim.

2 Haziran 2012

Geleceğin Hayaleti

Belki de hayatımda ilk defa pazartesi gelsin diye bekliyorum. Gerçekten de bekliyorum.Yaptığım şey bundan ibaret. Pazartesi gününe yazmam gereken bir makale ve sınav için okumam gereken 400 sayfa olduğu halde cumartesi günü bu saatte ben daha makale için iki sayfa yazıp kitaptan da sıfır sayfa okudum. Başarısızlık gibi bir kaygım olmadığı şu halim ve tavrımdan net anlaşılıyordur. Artık öyle yoruldum ki umursayacak enerjim bile kalmadı; çok güzel bir durumdayım yani. Sadece bekleme kısmı kötü. Pazartesi bittikten sonra ise okulla ilgili sonuçları düşünmeden etmeden bir süre duvarlara bakarak beynimi yerine getirmeye çalışacağım, çünkü sanıyorum ki bu dönem biraz yerinden oynadı. Biraz da değil, ciddi şekilde yer falan değiştirdi, hatta beynim kalbimin olduğu yere kadar düşmüş olsa ona bile şaşırmam. Birkaç gün sakinlikten sonra birkaç aydır okuyamadığım kitaplarımı okuyacağım, iki tane yeni diziye başlayacağım, bir de ingilizce hiçbir şey okumak istemiyorum mümkünse. Makale okuma devrini üç aylığına kapatıyorum, en azından umudum bu yönde. Sonra bu yaz vize işleriyle falan uğraşacağım, onlar biraz gözümde büyüyor olsa da o işin sonu beni çok mutlu edeceği için söylenmiyorum şimdilik. Ama uğraşırken canım çok sıkılırsa diye söylenme hakkımı saklı tutuyorum. Her neyse dertleri ve tasaları gelecekteki Gökçe'ye iletiyorum, o ilgilensin artık. Bugünün Gökçesi sadece beklemekle meşgul olabilir çünkü. Bir de gelecekteki ben'e buradan naber la diyorum, umarım mutlusundur gelecekteki ben. Sonbaharın ve kışın çok eğlenceli geçmiş olmalı. Seneye ilkbahar geldiğinde bunları aklından çıkarma. Ha bir de gittiğin yerlerde en az otuz çeşit bira denemezsen hiç gelip de yüzüme bakma.Gerçi ben geçmişte kalacağım için yüzüme bakma şansın olmayacak ama hadi neyse lafın gelişi konuşuyorum, sen anladın beni. Avrupa dediğin yerin yarısı şarap ve bira diğer yarısı da güzel binalar. İlk yarısı için beni hayal kırıklığına uğratma. Ha belki bi de çok sevdiğin ama buralara uğramayan müzisyenlerin konserlerine de gidersin. Gitsen ne güzel olur. Neyse gelecekteki ben, konuşacak daha çok zamanımız var. Üç ay boyunca sana yazmaya devam ederim, şimdilik beklemedeyim. İmza: şimdiki zaman Gökçe.

Ben kendimin çeşitli versiyonlarıyla muhabbet ederken siz de pazartesiye kadar şu şarkıyı dinleyin. Yani tabii isterseniz, öyle emir veriyormuşum gibi değil. Herkesin takip ettiği bir hayalet vardır elbet, kimi de böyle zavallı gibi kendi hayaletini takip ediyor. Ama valla özünde iyi bir hayalet. Sizin takip ettikleriniz de özlerinde iyi hayaletlerdir, ben biliyorum.

17 Nisan 2012

Sarı Yaprak

savrulmak çok güzel bir fiil. güzel sıfatından kısmen tiksinmeye başlamış olsam da bazı şeyleri en iyi niteleyen sıfat yine de o. ama gerçekte, dili yavaş yavaş öldürdüğünü düşünüyorum güzel kelimesinin, bizi yeni kelimeler bulmak konusunda tembelleştiriyor. her şeye güzel diyoruz, her ismin önüne getiriveriyoruz hop oluyor bitiyor, -içinde güzel cümleler olan çok güzel bir kitap okuyordu- hatta fiillerin önüne de rahatça koyuyoruz. -topa çok güzel vurdu ve top yerde duran yaprakları hızlıca savurdu- ama savrulmak öyle mi? değil tabii, niyeyse çok az kullanılan bir kelime. halbuki tam olarak, bütünüyle insan hayatını anlatıyor bence. insanlar kendilerini tam olarak anlatan şeylere uzak durmayı sever aslında, buna o kadar şaşırmamalıyım ama savrulmak'a haksızlık etmesek ne iyi olurdu. -şu sarı yaprağa baksana, ne güzel savruldu. - hiç durmadan savrulurken arada durup, derin bir nefes alıp savrulmak kelimesinin güzelliğini düşünüyorsam kendimden umut kesmeme henüz gerek yok galiba. -şu sarı yaprağı gördün mü? havada savrulurken bir anda yere düştü, sonra bu sefer yerde ordan oraya savrulmaya başladı. yerde savrulan tek bir yaprağın bu kadar güzel olması mümkün olabilir miydi?-

9 Nisan 2012

Havuz

ingilizce'deki I'm in pain kalıbını çok seviyorum, bir sürü şey çağrıştırıyor bana ve nedense bu cümleyi türkçe'ye çevirdiğimde aynı hissiyatı yakalayamıyorum. acı içindeyim olmuyor, acı çekiyorum da karşılamıyor. I'm in pain bambaşka bir şey ve ne zaman bir yerde duysam bu cümleyi, gözümün önüne bir havuz geliyor. kocaman bir havuz... havuzun içinde tek başına duran bir insan imgesi canlanıyor hemen kafamda. dışarıdan havuza ilk girdiğinde çok üşümüş, o ilk an havuzdan çok nefret etmiş ama zaman geçtikçe suyun sıcaklığına alışmış hatta bir süreliğine havuzda oradan oraya yüzebiliyor olmaktan memnuniyet duymuş bir insan. sonra zaman geçtikçe elleri ayakları buruşuyor. sadece suyun içinde bulunma durumu bile onu rahatsız etmeye başlıyor. bu onun için bir durum artık; nefes almak gibi, ılık suyun içinde öylece duruyor. belki zamanla buna alışıyor ama o hiçbir zaman o suya da ait olamıyor. bir balık olsa mesela havuz içinde her şey normale dönecek ama balık olmayı öğrenemiyor. insan olarak bir türlü öğrenemiyoruz balık olmayı. balıkları biliyoruz, balıkları izleyebiliyoruz, bir dereceye kadar balıkları taklit bile edebiliyoruz ama balık olmayı bir türlü öğrenmiyoruz. bir şey olamayınca da o şeye yabancı olmak zorunda kalıyoruz otomatikman; insanlığın dramlarından biri daha. yabancı olmak bu kadar kolayken balık olmak o kadar zor işte. sonra o insan suyun içinde gün be gün daha çok buruşuyor ama su hep ılık; belki buz gibi olsa ya da etini yakacak kadar sıcak olsa bu kadar rahatsız hissetmeyecek ama o ılıklığın verdiği durağanlık ve neredeyse sonsuzluğa eş bir sakinlik yavaş yavaş delirtiyor havuzun içindeki insanı. dışarı çıkamıyor, merdivenin yerini bilmediği için. bir gün o merdiveni bulma umuduyla ılık suyun içinde durmaya devam ediyor. sonra belki bir gün merdivenini bulup havuzdan çıkıyor, çıkıyor ama bir daha asla havuza girmeden önceki insan olamıyor, balık da olamadı zaten. bir şey oluyor elbet, insan illa ki bir şey olmak zorunda; hiçbir şey olamasa yabancı oluyor, ne yapsın, kurtulamıyor olmalardan. ya da belki havuzun içinde tek başına duran insan o merdiveni hiç bulamıyor. sonsuzluk gibi rahatsız eden ılık suyun içinde ölüyor yavaşça, çok yavaşça. ancak öldüğünde balıklara eş olabiliyor. çünkü balıklarla insanlar sadece öldüklerinde eşittirler. artık ikisi de ölüdür. ölmek insanın balık olmayı başardığı tek durumdur. çünkü o zaman balıklar da insan olur.


4 Nisan 2012

Çocukluk Rüyası

çocukken gördüğüm ve asla unutmadığım bir rüya var. sanırım 5 yaşındaydım bu rüyayı gördüğümde, daha önce bile olabilir, tam kestiremiyorum yaşımı. hala ne zaman bu rüyayı düşünsem gözlerimi kapattığım an canlı bir şekilde resmedebilirim tüm ayrıntılarıyla. rüya şöyle: çok yüksek inşaat vinçlerinin birinin üzerindeyim. oraya babamla beraber çıkmışız. gündüz vakti demirlerin üzerinde yürüyoruz ve en ucuna geliyoruz. sonra babam ortadan kayboluyor ve birden gece oluyor. ben tek başıma o vincin en ucunda kalıyorum. uzun süre tek başıma orada duruyorum. çok yüksek ve karanlıktan başka bir şey göremiyorum. hayatımın sonuna kadar orada kalacağımı düşünüyorum rüyada, bir de çok büyük bir korku var. korkuyu çok net hissediyorum. ertesi gün oluyor, sabah hala vincin tepesinde tek başımayım ve ağlıyorum. rüzgar esiyor, ayağımda ise sarı botlar var. sarı bot imgesi çok canlı. sarı botlara bakıyorum, demirler arasında yürürken dikkatim hep botlarda. rüyayı tam olarak böyle hatırlıyorum ve gözlerimi kapadığımda kendi çocukluğumu o vincin tepesinde görebiliyorum. bu zihnimin bir yanılsaması mı bilmiyorum ama yıllar içinde hiçbir ayrıntı değişmeden hatırladığım bu. birçok rüya ertesi gün çok net hatırlansa bile birkaç gün sonra neredeyse hiç görülmemiş gibi silinir aklımızdan fakat bu rüya nedense silinmedi aklımdan. sürekli tekrarlayan rüyalardan da değil üstelik, sadece bir kere gördüm ama unutmadım.

insanların hatırlayabildiği en eski anıların önemli olduğunu söyleyen bir psikolog vardı kim olduğunu hatırlayamıyorum şimdi, onun bu düşüncesi doğruysa belki ilk anı gibi hatırlanan en eski rüyanın da aydınlatıcı bir manası vardır. analiz etmek lazım tabii ama ben yıllardır o kadar içindeyim ki rüyanın, dışarıdan bakıp analiz edemiyorum çünkü bu rüyayı her düşündüğümde rüyadaki o yoğun korku ve yalnızlık duygularına kapılıyorum; kafam çalışmıyor, sembolleri kestiremiyorum. neredeyse 20 yıldır sahip olduğum, yanımda taşıdığım bu rüya acaba bana bir şey anlatmak istediği için mi bu kadar zamandır beni terk etmedi? acaba bir misyonu olduğu için mi hep aklımda. belki de çözmem gereken bir şey var ve onu çözdüğümde kendimle ilgili bir şeye anlam vermiş olacağım. gerçi düşünüyorum da çocukluğumda görüp hiç unutmadığım iki farklı rüya daha var ve oldukça anlamsız geliyorlar bana, kendimle ilgili bir bilmecenin parçası olamayacak kadar sıradanlar. bir tanesinde bir cips paketinden iki kişi aynı anda cips yiyorduk ve yokuş aşağı yürüyorduk. öyle manasız bir rüya ki bunu da yıllardır hatırlıyor olmam inanılmaz saçma. yediğimiz cipsin turuncu kaplı doritos peynirli olduğunu bile hatırlıyorum üstelik. üçüncü rüyada ise uçuyorum, bir de mavi uçurtma var, o kadar. üçü arasında bir bağlantı kurabilsem çocukluğumdan aklımda kalan bu rüyaları biraz daha aydınlatabilirim belki ama hiçbir bağlantı göremiyorum. sanırım bu rüyalar benim için muamma olarak kalmaya devam edecekler. yaşamım boyunca bunları hatırlayacak, gözlerimi kapadığımda hep çocuk halimle vincin tepesinde korkmuş beni görüp, yokuş aşağı inerken cips yiyeceğim. ve galiba sadece çocukken mavi uçurtmalarla uçmam hatırlanmaya değer olacak. keşke bilebilseydim neden sadece bu 3 rüyayı bu kadar net hatırladığımı ve ilk rüyanın neden hala üzerimde bu kadar korkunç etkileri olduğunu. acaba bundan 20 yıl sonra sadece 20li yaşlarımdan hatırladığım rüyalar da olacak mı? acaba bazı dönemleri rüyalarla mı kodluyoruz? insanın rüya haritası yaşam haritasına tekabül eder mi? belki de bundan sonra gördüğüm rüyaları not ederek kendi rüya haritamı çıkarmalıyım. belki diğer parçaları tamamlayınca çocukluk rüyalarım anlam kazanacaktır. yaşayıp öğreneceğim, yapacak başka bir şey yok. belki bir gün büyük resmi görürüm ben de.