13 Temmuz 2010

Sorrow Waited, Sorrow Won

Ne zaman canım sıkılsa bloğa madde madde bir şeyler yazasım geliyor.

Son günlerdeki hayatımdan hiç hoşlanmıyorum. Mülakatlar, sınavlar, iş bulamama kaygısı vesaire ile hayattan soğumuş durumdayım. Sürekli reddileceğim korkusuyla yaşamak ağır geliyor ve sonunda öyle olacak biliyorum. Mezun olmak bok gibiymiş.

En kötüsü de istediğim işi yapamayacak olmam. Bir şeylere razı olmak ve para kazanmam gerektiği için kıt seçeneklerle yetinmek zorunda kalmak hiç hoş değil.

Dexter'ı izlemeye başladım. Öyle üst üste çok bölüm izleyebildiğim diziler gibi değil dexter. Maksimum 3 bölümü kaldırabiliyorum. Kasvetli geliyor bana ama kasvet iyi bir şeydir. Sadece diziyi bitirme sürem uzayacak.

The National'ın yeni albümü High Violet'i ve Glee'nin soundtrackini dinliyorum bu günlerde. Başka bir şey dinlemiyorum hatta neredeyse. O kadar güzel o kadar tatlılar ki onlarla yatıyor onlarla kalkıyorum. Hele the national'ın sorrow ve runaway diye iki şarkısı var , ah o şarkılar var ya yerim onları ben.

Ne zamandır sinemaya gitmiyorum ben ya.François Ozon'un ölüm üçlemesinin üçüncü filminin yakında geleceği haberini almıştım. Gelse de ona gitsek. İlk ikisi de pek süperdi, izleyin, izletin.

Ölüm demişken; bir ortamda ölümden bahsedin ve insanların tepkilerini gözlemleyin. Herkes o kadar rahatsz ve tedirgin oluyor ki; özellikle bir yakınınızın ölümü ile ilgili bir şeyler söylerseniz herkes bi affallıyor ve kimse o konuyu uzatmıyor. Bir anda değişiveriyor başlık. Tüm insanların üzerine aynı tepkileri verdiği ender konulardan biri de ölüm. Ben uzunca bir zamandır gözlem yapıyorum ve durum bu. Tabi ki de anlaşılabilir bir şey . Birincisi ölüm konusu kişinin kendi ve sevdiği insanların ölümünü hatırlattığı için rahatsız edici. İkincisi bir yakınınızın ölümü üstüne size söyleyebilecek hiçbir şey düşünemiyorlar kısa zamanda. Yine gergin hissediyorlar. Böyle zamanlarda yapılacak en iyi şeyse konuyu değiştirmek oluyor haliyle.

Bir de ben bazen insanlardan çok sıkılıyorum. Konuşuyorlar, bir şeyler anlatıyorlar, gülüyorlar ve ben o sırada hiçbir tepki vermek istemiyorum. Ne işim var ki benim burada diyorum, nedir bu kadar komik olan, üzerinde bu kadar kelime harcamaya değer konu ne ki diye düşünüyorum. J.D gibi hayal alemine dalıyorum sonra. Üstelik o insanlar sıkıcı olduğu için bile değil, sadece ben sıkılıyorum, belki de sıkıcı olan benim, o yüzden böyle oluyor. Bazen de kendi kendime çok güzel espriler yapıyorum ama onları kimseye anlatmıyorum, kendi kendime gülüyorum. Belki de kimse bana çok komik gelen esprilere gülmez diye düşünüyorum. Bazen aslında kimsenin umrumda olmayacak konular üzerinde saatlerce konuşmak istiyorum ama kimsenin umrunda olmadığı için konuşmuyorum. Herkese ilginç gelen şeyleri dinliyorum ama kafamın içinde bana ilginç gelen konuları düşünüyorum. Her zaman olmuyor tabi bunlar ama oluyor işte bazen. Keşke böyle olmasaydım.

4 yorum:

Anıl dedi ki...

Dexter müthiştir bak. Hele hele dördüncü sezonda öyle bir sezon finali yaptılar ki otur ağla :) Senin gibi diziler üzerine master yapmış biri bu zamana kadar nasıl es geçmiş, anlayamadım :) Neyse, geç olmuş ama güç olmamış.

Madde madde yazmaya gelince... Bundan sonra seni "Salı Notları" paklar. İsmi böyle olmasın tabii. Yani, ben olsam yapmazdım :)

arcoiris dedi ki...

ya valla sen böyle diziler üstüne master yapmış diyince düşündüm de keşke o masterı yapabileceğim bir yer olsa. çok hoş olurdu cidden :) dexter'a anca sıra geldi naparsın bitmiyır ki diziler. evet 4. sezon finali çok süpermiş hep duyuyordum ama umarım spoiler duymam yani. çok üzülürüm sonra :)

ben öyle seriler yazamıyorum. çok sorumsuz ve dağınığım. her hafta her hafta yazmam gerekir onu da yapamam kendime gıcık olurum sonra. :)

Anıl dedi ki...

Merak etme, ben gıcık oluyorum kendime :)

Spoiler görme zaten, ısrarla kaçın.

sade olsun dedi ki...

mrb ankara da nerde rakı içilir?herkesten öneri alıyorum?rakı kültürünün bekası için yardımlarınızı bekliyorum...