mutsuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutsuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2011

Tren

çoğu zaman bitirmenin başlamaktan daha zor olduğunu düşünüyorum ama bazı zamanlar başlamak öyle zor ki, bir yazıya bile başlayamıyor insan. ilk cümleyi bulamıyor mesela son cümlesi aklındayken. içinde bulunduğum durum tam olarak bu. bir şeyler yapmak istiyorum ama başlayamıyorum. sanki sürekli görünmez bir duvara tosluyorum. gün içinde tek istediğim eve gelip bilgisayar ekranına bakmak, mümkün olan en az seviyede hareket etmek ve mandalina yemek. ekranda birileri hareket ediyor, birileri şarkı söylüyor ve ben onlara bakıyorum. çok az tepki veriyorum, tepki vermeyi bile başlatamıyorum. gülmüyorum mesela çok komik hadiselere. çok komik olduğunu fark edebiliyorum ama gülmeyi başlatamıyorum. bilgisayarın renginden, şeklinden, arka planda oynayanlardan sıkıldığımda masamın üzerinde bir yığın halinde duran kitaplarıma bakıyorum. okusam diyorum, herhangi birini, hangisi olduğu da fark etmez. kitabı elime alıyorum, kapağına bakıyorum sonra yavaşça masaya bırakıyorum. okumaya başlayamıyorum. oysa eminim ki o kitaplarda benim gibi karakterleri anlatacak yazarlar, belki de bana hiç benzemeyen insanları. en azından bir hikayeye başlamış olacağım, bir hikayeye tanık olacağım. olamıyorum. bu yazıyı bile yazmaya başlamam saatlerimi aldı. yazmak istiyorum, inan istemediğimden değil blog , neden bu haldeyim bilmiyorum. bazen başka şeyler de istiyorum. hiç olmayacak şeyler. herhangi bir insana saatlerce sarılmak istiyorum mesela, hiç konuşmadan, sadece saatlerce sarılmak, sarılarak uyumak. dünya yıkılsa bana bir şey olmazmış gibi hissetmek, canımı acıtacak kadar sıkı sarılmak istiyorum. bazen inanılmaz bir fiziksel izolasyon içinde olduğumu hissediyorum, o kadar zor ki bunu anlatmak, sanki buharlaşmak üzereyim, sanki etten kemikten değilim, sanki yokum. sanki hiç olmamışım. bu sıralar eksikliğini hissettiğim şeyler var, ne olduklarını bilmiyorum. anlayamıyorum ama çok yanlış bir şeyler var. sanki olmaması gereken bir şey oldu sanki bir şey birden bire ortadan kayboldu veya zaten hep kayıptı, ben yeni yeni anladım yokluğunu. bazen herhangi bir canlıyla iletişim kurmak istiyorum, anlaşılmak istiyorum. söylediklerim o canlı için anlamlı olsun, hatta konuşmamam bile anlamlı olsun istiyorum. insanların duygularını görebilmek istiyorum.onların duygularını sevmek istiyorum. sevilmek istiyorum, nedensiz.

6 Aralık 2011

"buradan dışarı çıkmanın bir yolu olmalı" dedi soytarı hırsıza.

bazen birileri yavaşça yaklaşır yanınıza, fark ettirmeden, tarihçenizde yer edinirler bir şekilde. belki de hayatları boyunca birçok kez yaptıkları bir şeyi yaparlar, belki alelade bir cümle kurarlar. onların dünyasında bunların hiçbir manası yoktur, sıradandır her şey, her zamanki halleridir. belki bir başkasına da aynı şekilde davranacaklardır. ama insanın şu öznelliği yok mu onun gözü kör olsun; birileri için sıradan olan şey bir başkası için hep olağanüstüdür, anlatılmaya ve hatırlanmaya değerdir. üstelik hatırlamak herkese eşit derecede acı da vermez. kimisi gülüp geçer, kimisi bir kitabın satır aralarında yakalar o ayrıntıları ve hatırlamak kelimesi üzülmenin yerine geçer birkaç dakikalığına. sanki farklı şeylermiş gibi kandırırız kendimizi. daha fazla üzülmüş olmayalım diye, daha fazlası mümkün değilmiş gibi gelir ya ondan hep. kırık tarihçemin çetelesini tuttum bugün, veciz sözleri okuyup bitirdikten sonra. "en az yaşanan en çok hatırlanır" demiş bir yerde, oraya takılıp kaldım. bir kitabın çağrışımları bambaşka olabiliyor. geçmişe dönüp bakmaya zorladı beni barış bıçakçı, yine.
sinemaya gittiğimizde bir twix alıp twixinin benimle paylaştığı an sevmeye başladığım bir insan vardı mesela. ilk o geldi aklıma. twix'in benim için sinemayla eşleşmiş bir şey olduğunu bilmiyordu, hiç söylememiştim, sonra iki tane yerine bir tane alıp paylaşmayı sevdiğimi de söylememiştim ama o bilmişti. onun için sıradan olan bir, sinemada çikolata yeme hadisesi benim için kafamdan asla silinmeyecek bir anıya dönüştü. ne gereği var sanki, kimin ihtiyacı var böyle bir anıya. kimsenin ihtiyacı yok tabi ama gel sen bunu hafızaya anlat. sonra martılardan korktuğunu söyleyen ve ninja kaplumbağalar üzerine konuşmayı seven bir insan tanımıştım. martılardan korkması çok değişikti, neden korktuğunu ve martıların neden korkunç olduğunu da anlatmıştı bana. bir insan size bir korkusunu anlattığında onu nasıl sevmezsiniz ki zaten. onu seversiniz, korkusunu bile seversiniz. bazen insanlar sadece korkulardan meydana gelseydi diyorum o zaman onları hep sevebilirdik. bir diğeri odama girip, "senin ne çok rujun varmış" demişti ojelere bakarak. sonra da "pardon ya bunlara oje deniyor değil mi, ben hep karıştırım ikisini" diyip gülmüştü. kitaplığın önündeki fotoğrafa bakmıştı uzunca, o fotoğrafta nerede olduğumu sormuştu. sonra da "hadi açsın sen gel pizza yiyelim" demişti ya da ona benzer bir şey. hepsi bu. hepsi hepsi bu. şapşal bir tavır. şimdiyse geriye dönüp bakıyorum ve görüyorum ki bu insanlarla ilgili aklımda kalanlar sadece bunlardan ibaret. onların sıradan davranışlarına, sıradan cümlelerine yüklediğim anlamlar. o an yüzlerine bakıp belli belirsiz gülümsemem. tanıdıklık hissi, "ben bu insanı severim bence, sevdim bile hatta" duygusu. elimizde kalanlar bunlar işte. beğendiniz mi, beğenmediniz tabi. işin dramatik tarafı ne biliyor musunuz; bu insanlarla ilgili meseleleri uzun süre içimde taşıma nedenimin tam da bu ayrıntılar olması. sadece bunlar yüzünden uzun zaman üzüldüğümü ve onları özlemeyi sırf bunlar yüzünden bırakamadığımı düşündüğümde durum çok vahim görünüyor. ne ki bunlar diyebilirsiniz, haklısınız da bir şey değiller. ama sanıyorum ki ben herhangi bir insanı öyle bir anda sevebilirim. tek bir cümlesi, tek bir hareketi için. bir şarkıyı sevdi diye sevebilirim birini, kahve üzerine konuştu diye, yazı yazmayı seviyor diye. çantasında kitap taşıyor diye... benim kafamın dışındaki dünya da böyle bir yer olabilseydi keşke. keşke başka insanlar da birbirlerini bu kadar kolay sevebilselerdi. daha hiç konuşmadan birbirlerini sevmeyeceklerini düşünmeselerdi. önyargı bariyerine takılmadan bakabilselerdi başkalarına. bu kadar çok duvar olmasaydı aramızda. ya da neyse ne. yine imkansız isteklerin, cevapsız soruların peşine düşmüş gidiyorum. neyse işte.

yazıyla alakasız olabilir ama bunları yazarken kafamda çalan şarkı buydu. mükemmel bir şarkı tabi, alakasız olması mükemmeliğinden bir şey götürmüyor.

16 Kasım 2011

my fading voice sings of love, but she cries to the clicking of time


bu videoyla kafayı bozmuş durumdayım. günde bir defa izliyorum en azından. jeff'in I don't see myself ten years from now" diyişi her izlediğimde tüylerimi diken diken ediyor, birkaç kez ağladım hatta. ne diyeyim.

3 Temmuz 2011

"Yazık ya" dediğim kadın karakter.














Mutsuzluk şöyle bir yerde dura dursun son günlerde ben baya baya çaresiz hissediyorum. Öyle anlar oluyor ki, aynı anı bir filmde izliyor olsam o filmin kadın karakterine çok üzülürdüm diyorum sürekli. Gerçekten bazen bir şeyler söylüyorum, bazen öyle bakıyorum, gülümsüyorum ama o kadar zavallıca ki tüm bunlar, o cümleleri filmdeki kız kursa, o öyle bakıp gülümsese onun adına çok üzülürdüm. Ciddi ciddi gözlerim dolardı sonra ağlardım.Olayları yaşarken, yaşamayı bırakıp o anın dışında bi yerlerde durup bunu fark edebiliyor olmam da yeterince kötü zaten ama nedense bir filmde izlesem çoktan zırlamaya başlayacağım anları yaşarken tek düşündüğüm bunun film versiyonuna üzüleceğim. Sanki gerçeği yeterince dramatik değilmiş gibi. Sanki ben o yazık dediğim kadın karakter değilmişim gibi.

benim bir kalemim bile yok, neyse nabalım.

22 Mayıs 2011

Görünmez

bazı anlar görünmezliğimden yorulduğum oluyor, doğrudur. fark edilmeyen silik bir insan olmak hayattaki en basit insani ilişkilerde bile sizin yok sayılmanız demek. ama sırf birileri beni fark etsin diye sürekli olmadığım bir heyecan seviyesinde veya içinde kendini iyi hissetmediğim bir uydurulmuş hal- tavır elbisesiyle yaşamam mümkün değil. ben buyum değişmem arkadaşım sabit fikirliliği de değil bu anlattığım. bazen sesim soluğum çıkmaz bazen yürürken iyice küçülürüm, zaten oturduğumda neredeyse içime kaçacakmışım gibidir vücut dilim ve sanırım gerçekten küçülerek yok olmayı istediğim bazı günler ve haftalar da var. ama bu aklımın da sessiz içimin fırtınasız olduğu anlamına gelmez veya çok konuşan, çok gülen sürekli hareket halinde olan bir insandan daha az fark edilmeye değer olduğum anlamına da. herkes tarafından fark edilmek gibi bir isteğim de yok gerçekten ama en azından 5 dakika boyunca dibinde durduğum bir insanın "seni görmedim ben burada mıydın" demesi veya yanından yürüyerek geçtiğim insanların beni görmediği için birden dönüp bana kafa veya tokat atması gibi olayları yaşamak istemediğim için artık isyanım. yani o derece mi yokum ki ancak fiziksel bir temasta bulunduğumda var olabiliyorum. veya sürekli ses mi çıkartmam lazım boynuma çanlı tasma mı takayım yani ne bileyim. belki de ben çok abartıyorum ama öyle çok yaşadım bu olayları ve bazılarına komik gelecek hikayeleri, iyice absürd bir kafada yaşıyormuşum gibi geliyor bana. çok daha sembolik bi yerden baktığım için belki de. ufak tefek olaylar bende çok daha büyük bir yanlışın yansıması olabiliyor. bazen bu huyumdan nefret ediyorum.

nereden aklıma geldi şimdi tüm bunlar ondan da emin değilim. galiba kendimi gözünde var etmek için çok uğraştığım ama bir türlü başaramadığım bir insan vardı aklımda bunları yazarken. ama o bambaşka bir olay yukarıda yazılanlardan, ilginçtir ki. -çağrışımları durdurmak da mümkün değil işte, keşke olsaydı.- bir "kill yourself for recognition" durumuydu o . gerçekten beni görsün istiyordum hala da istiyorum galiba ama görmüyor. boynuma çanlı tasma da taktım, her daim ben buradayım diye gözüne parmağımı da soktum ama sonuç olarak yenildim ve dün gece oturduğum yerde bu sefer kendime bile görünmez geldim, sanki hiçbir anlamım yoktu. bir koltukta oturuyordum ama ben bile orada olduğumdan emin değildim. ilk defa kendime tokat atmak istedim sırf yaşayıp yaşamadığımdan emin olmak için. evet biliyordum ki yaşıyordum, sadece onun için değil. iki insan arasındaki mesafenin sonsuz olduğu o durumlardan biriydi işte, ne çok var onlardan. gözümü kapadım bir resim canlandı hemen kafamda; tekli koltukta oturan bir kız, denizin ortasındaki bir dubanın üzerine bırakmışlar onu koltuğuyla beraber, hava kararmış ve sağa sola bakınıyor koltuğuna yapışmış bir şekilde. rüzgar sesinden başka da bir şey yok. bu resim beni biraz güldürdü yalan değil, üzgün şeylere gülümsemeyi bir savunma mekanizması haline getirdim bir süredir. belki üzgün şeylerde mükemmel güzellikler gördüğüm tezini pekiştirmek için kullandığım bir yöntemdir bilemiyorum. sonuçta gülümsedim, ayağa kalktım ve su içtim. yaşamayan şeyler su içmezdi, ben içtim. o gitti. uyudum. sabah uyandım hastaydım. bence insanın yaşadığını kendine ispat edebilmesi için hasta olması en geçerli yoldur. hastaysan yaşıyorsun çünkü fiziksel olarak acı çekiyorsun, bu derece düz bir mantık. benim anlamadığımsa fiziksel olarak hasta olduğum zamanlar ruhumun da hasta olması. öyle hissettiriyor. bir şekilde burnumun akmasına paralel gözlerim de dolabiliyor nedensiz yere. midemi üşütmem sanki duygudurumu düzenleyen yerimi de üşütmeme neden olmuş gibi. çok ilginç. başka türlü modern family'de ağlamamı da açıklayamıyorum çünkü. niye ağlıyorsun diye sorsalar grip oldum diyebilirim sadece. kim inanır bilmem, ben bile zor inanıyorum.

denizin ortasındaki koltukta otururken, rüzgar bittiğinde bu şarkı çalmaya başlıyor nedendir bilinmez, hayallere söz geçirmek ne mümkün ama bu şarkı çok kötü. çok fena kötü.

How My Heart Behaves? by Miss Loveletter

8 Mayıs 2011

Rol

annemle kavga etme nedenimizin benim mutsuzluğum olduğunu söylediğimde "rol yapamıyor musun?" dedi bi arkadaşım. ben de "yapıyorum, zaten tüm hayatım rol yaparak geçiyor ve eve geldiğimde artık rol yapacak halim kalmıyor" dedim. o da insan bazen kendisine bile rol yapmalı dedi. rol yapmayı hiç bırakmamalı evde okulda hatta uyurken bile. sonuçta sadece mutsuz olduğum için kavga edebiliyorduk, böyle bir dünyada yaşıyorduk. sürekli rol de yapabilirdik karşılıklı. ve annem bana" senin mutsuzluğunu kabul etmiyorum ben" dedi. konuşma orada bitti. ben mutsuzum dedim o da ben bunu kabul etmiyorum. dedi. ee noldu şimdi, nereye vardık bilmiyorum . ama galiba ben rol yapmaya karar verdim bazen kendime bile. ne kadar yorulsam da evime geldiğimde mutluymuşum gibi yapmalı 20dklık dizilerimi açıp kahkaha atmalıyım. günlük olayları sanki yaşamaktan çok keyif alıyormuş gibi anlatmalı , yediğim yemekleri son yemeğimi yiyormuşum gibi yemeli ve ağlayasım geldiğinde tuvalete falan kaçmalıyım. birçok insanın yaptığı gibi düşünmeyi bırakıp uyuşmalı ve içim sıkıldığında kuruyemiş falan yemeliyim. sıkıcı konuşmalarda kafamı çok umrumdaymış gibi sallamalı, insanları çok içten dinliyormuş gibi gülümsemeliyim. ancak bu şekilde hayatta kalınıyor belli ki. zaten bunu çok önceden anlanış ve anlatmış wilco. bak ne diyor adamlar: -onlar yalnızlık diyor ama kavramlar arasında dağlar yok, yalnızlık için geçerli olan mutsuzluk için de öyledir.-

how to fight loneliness
smile all the time
shine your teeth to meaningless

and sharpen them with lie
s

başka çok güzel bir şey daha diyorlar ama bence onun konuyla doğrudan alakası yok.

9 Nisan 2011

Bu bir mektupmuş gibi yapalım.

merhaba sevgili okur;

günlerim burada hep birbirinin aynı. keşke sana anlatabileceğim ilginç gelişmeler olsaydı ama yok. her sabah uyanıyor yüzümü yıkayıp üzerimi giyiniyorum. bunları yaparken gerçek manada hiçbir şey düşünmüyorum. önceden belirlenmiş komutlara göre davranan bir robotum; her gün aynı saatte uyanmaya ve üzerime herhangi bir şey giymeye programlanmışım sanki. bugün de giyinmesem ne olacak diye bile düşünmüyorum, giyinmek dünyadaki en doğal şeymiş gibi bir hal tavır içerisindeyim. halbuki düşününce hiç doğal olmayan bir şey, ama işte bunu sadece buraya yazarken fark edebiliyorum. günlük hayatımda bu tarz düşüncelere hiç yer yok. günlük hayatımdan nefret ediyorum.

sonra hergün aynı yoldan yürüyorum hatta bazen gözlerim kapalı yürüyorum. aşinalığımın boyutlarını sana bu şekilde anlatayım; gözlerimi tamamen kapatsalar da her gün ama istinasız her gün yolumu bulurum. bazen düşünmüyor değilim uyurken yürüyebilen ve ulaşmak istediği noktaya varabilen canlılar olsaydık ne güzel olurdu diye. arada yolculukla geçirdiğimiz o gereksiz zamanı, yarım saat fazla uyumak için kullanabilirdik. ama ben ne bilirim, hayattan beklentisi yürüdüğü yol süresi boyunca uyumak olan bir insanım neticede, kendi kendmi bile ciddiye alamıyorum.

şu gözler kapalı yürümek mevzusuna gelince, o işin bir de başka bir hali var; bazen hiç bilmediğim sokaklarda, yollarda, binalarda da gözlerimi kapıyorum yürürken, bir nevi kumar. ne olacağını bilmediğim, neyin bana doğru geldiğini görmediğim belki ayağımın altında duran taşı fark etmediğim, müziği son seste açıp arabaların geliş gidişini duymadığım o birkaç dakikada kendimi karanlık bir boşlukta yürüyor gibi hissediyorum. o kadar huzurlu ki o boşluk belki 3 saniye sonra ölebileceğim, bir çukura basıp kafamı kaldırıma vurabileceğim, kocaman bir kamyonun önünde çöp bacaklı bir kukla gibi titrek durup ve bir anda binbir parçaya ayrılabileceğim gerçekleri beni rahatsız etmiyor. umrumda bile olmuyor. ölürsem de en azından son hissettiğim şeyin mutluluğa benzer bir şey olacağını bilmek içimi rahatlatıyor hatta. birkaç dakikalığına bile iyi hissetmek büyük bir riski almaya değer sanki. zaten genel olarak kumar davranışını düşününce başka bir sonuca ulaşmak mümkün değil. sonunda kaybetme ihtimalinin daha yüksek olduğu bir şeye insanların delice sarılması bana çok anlamlı geliyor artık. mantıklı diyemem belki ama anlamlı. önemli olan da anlam zaten. sonuçta insanlar ufacık bir umudun biraz beklentinin peşinde bir anda büyük servetler harcayabiliyorlar. ben de iki dakika düşünmemek, azıcık farklı hissedebilmek için hayatımı riske atabilirim. hayatım riske edilmeye değmeyecek bir değer taşımıyor zaten, ve bana sorarsanız kimseninki taşımıyor. çok sıradanız. her şey gibi. sahi ya sevgili okur bu sıralar bana her şey acı verici derecede sıradan geliyor. her şey çok olağan sanki. şaşırmayla ilgili bünyemde ne varsa bir yerlere göndermişim sanki. insanların mucize dediği şeylere, çok üzüldükleri şeylere ve haberlerde "korkunç" olarak nitelendirilen olaylara hep aynı anlamsız bakışla bakıyorum. evet ne var ki bunda diyorum içimden. ve "evet ne var ki bunda". eşssiz bir ana veya olaya tanık olma ihtimalimizin ne kadar az olduğunu düşününce her şey iyice normalleşiyor. düşünsene sevgili okur çok büyük depremler felaketler hatta nükleer santrallerin patlaması bile ilk defa yaşanmıyor. her şey daha önce yaşandı. insanlığın tanık olduğu her türlü kavga, her türlü savaş ve terör eylemi daha önce yapıldı. e o zaman bunda şaşıracak ne var. dünyanın her yerinde birileri ölürken birileri doğuyor ve bu durum bende kesinlikle bi mucize etkisi yaratmıyor. sanırım olayların oluş şekliyle ve sıradanlığıyla barıştım. çok büyük bir farklılık görene daha önce hiç yaşanmamış bir an'a tanık olana kadar da olaylara ve insanlara karşı olan bezginliğim, boş bakışlarım devam edecek. bir de gerçekten her türlü duruma uygun farklı bakış geliştirecek ve hepsini doğru yerde uygulayacak kadar çalışkan bir insan değilim. umrumda da değil. benim bakışlarım da kimsenin umrunda değil. olmasın zaten ne gerek var.

hadi hepsini geçelim sevgili okur, aklıma ne geldi biliyor musun? sakallı adam o şarkıda diyor ya "aşkın ne anlama geldiğini hala bilmiyorum" diye. ben de aynen o durumdayım. aşk nedir bir fikrim yok ama şu kadarını öğrendim ki aşk benim olduğunu zannettiğim şey değil. yine her zamanki gibi bir şeyin ne olmadığını bilip ne olduğu hakkında hiçbir fikir yürütmez bir halde buldum kendimi. aman neyse be sevgili okur hayatta bir derdimiz bu mu sanki. şarkı güzel ama şarkıya lafım yok. hem diyor ya bir de son zamanlarda ellerim bana ait değilmiş gibi geliyor diye. bazen ellerime çok uzun süre baktığım zaman, ama cidden böyle bir saat boyunca gözlerimi ayırmadan o zaman sanki başkasının ellerine bakıyormuşum gibi hissediyorum. zaten herhangi bir şeye çok uzunca bakınca ona yabancılaşmak gibi bir huyum var. kelime tekrarlama olayındaki mekanizma gibi sevgili okur. ellerim sanki yamuluyor onlara baktıkça ve ayak parmaklarım benden bağımsız var olmaya başlıyor gibi. insanın kendine ait bir şeye bu kadar kolay yabancılaşabiliyor olması bazen beni inanılmaz korkutuyor. sen yine de boşver sevgili okur bakma ellerine saatlerce. "nolcak kızım olsun olsun" diyen teyze geldi aklıma birden şimdi. ne dersem diyeyim "nolcak kızım olsun olsun" diye cevap veriyor. en azıdan her şeye uygun bir cevap bulduğu için tebrik etmek lazım teyzeyi. sonuçta hepimizin arayıp da bulamadığı şey değil mi cevap-lar.

aman böyle işte. söyleyecek bir iki lafım daha vardı ama onları da başka bir güne saklayalım sevgili okur. nasılsa buralardayız şimdilik, gözlerim kapalı yürüdüğüm bir gün ölürsem eğer sizin canınız sağolsun. söyleyeceklerim de yarım kalsın. zaten kim söyleyeceklerini tamamen bitirip ölüyordur ki? herkes biraz eksik kalır. ve her zaman söylenecek başka bir şeyler vardır. bir yerlerde hikayeler anlatılmaya devam etsin de gerisi mühim değil benim için. haydi hoşçakalın.

30 Mart 2011

Yaş, Yalnızlık, Yağmur ve Y ile başlayan diğer güzel kelimeler.

Bir gün biz de yaşlandığımızda, amerikayla ilgili komplo teorileri, hükümetin dandiklikleri ve gençliğimizde öğrendiğimiz hayat dersleri konuşulacak yegane konularımız haline geldiğinde yanımızda bunları konuşurken bile sıkılmayacağımız veya belki de konu değiştirme becerisine sahip biri olsa diye geçirdim içimden bugün. Beraber yaşlanmak dedikleri şeyi düşününce aklıma bu geliyor bir şekilde. Yaşlı insanlar hep aynı şeylerden bahsediyor ve işin garip tarafı hepsi aynı şeyden bahsettiği halde karşı tarafı hep aynı şeyden bahsetmekle suçluyorlar. Dinlemiyorlar kimseyi. O yüzden ben biriyle yaşlanacaksam o insan aynı hikayeyi 1500. kere anlatıyor bile olsa onu dinleyebiliyor olmayı hatta anlattığı şeyi hala ilginç buluyor olmayı isterim. böyle bir şey mümkün müdür ondan da emin değilim ama olsa mükemmel olmaz mıydı? Gençken bir insanda aradığımız özellikler hiç bunlar olmaz biliyorum ama 20li yaşlarının başında bir insanı bir sürü yaşlı insanla aynı ortamda bırakınca onun düşündüğü şey genelde yaşlanmak oluyor. Ve yaşlılar çok yalnız, yaşlılık çok yalnız bir şey o yüzden birlikte yaşlanmak bir ayrıcalıktır sözünün edildiği p.s i love you filminde bunu yazan kişinin ne demek istediğini anlıyorum artık. Yalnız ölmek diye bir şey de var, evet biliyorum ki herkes yalnız ölür aslında ama kimse tek başına yaşlı olmasın.

Kendi içini karartma konusunda dünyanın en başarılı üçüncü veya dördüncü kişisi olmam da keşke bir ödülle taçlandırılsaydı. Bana evde oturmak yaramıyor ne zaman bir şeyler düşünecek olursam kendimi sokağa atmalı ve ordan oraya yürümeliyim. Hayır şimdi çıkıp yürüsem amaçsızca diyorum ama dışarıda fırtına var ve biliyorum ki evde oturup fırtınayı izlemek en güzel şeydir ama bi yandan şunu da biliyorum ki ne zaman evde oturup yağmurları izlesem kendimi sorgularım ve mutsuz olurum. Eskiden mutsuz olmak beni rahatsız etmiyordu, seviyordum hatta ama artık çok sıkıldım be hocam.

Trilyon tane benim var, her gün çoğalıyorlar hatta. zaten hayatta işe yaramayan şeylerin çoğalması gibi bir fenomen var. Hiçbir işlevi olmayan ve bence çirkin görünen bu benler çoğalmayı durdursa onun yerine saçlarım daha çok uzasa mesela. Keşke bu tarz anlaşmalar yapabiliyor olsak hayatla. Bir şeyi başka bir şeyle değiştirebilsek. Tamam belki kötü bir şeyi iyi bir şeyle değiştirmek adaletsiz olabilir ama çok gıcık olduğumuz kötü bir şeyi az gıcık olduğumuz kötü bir şeyle değiştirme hakkı verilmeli bence. En azından tüm hayat boyunca 3 kere falan. Güzel olurdu yani.

Çok seviyoruz, deli seviyoruz. Jimi Hndrix'i de seviyoruz ama John Mayer bu şarkıyı çok güzel yardırıyor. Nedense son günlerde hep kafamda çalan şarkı olduğundan burada da dursun hem de pek güzel bi canlı versiyonu konuşmalı falan love diyor kendisi. öyle şeyler.

19 Mart 2011

“I wish that just once people wouldn't act like the clichés that they are.”**

ne zaman ki "ama bu diğerleri gibi değil" diye düşünmeye başladınız o zaman kendinize bir dur diyin. çünkü herkes herkes gibi. kimse farklı değil, farklı birinin hayali çok güzel, çok mutlu edici ama ne yazık ki yok öyle bir şey. insanlar klişelerin gerektirdiklerini yerine getirmeye öylesine meraklı ki farklı insan fikri ancak ulaşılmaz bir ideal olarak kalıyor. herkes herkese benziyor. herkes sizi üzmenin bir yolunu bulabiliyor. herkes siz onlara bok gibi davranın istiyor, herkes içinizden geldiği gibi olmanın cezalandırılması gereken bir şey olduğunu düşünüyor.

kimseye ilgi göstermeyin, içinizden insanları aramak geldiğinde durdurun kendinizi. çünkü bir insanı aramak muhtaç görünmenin diğer şekliymiş.. hatta birine nasılsın diye sormak bile muhtaç görünmek anlamına geliyormuş. cool insanlar birbirlerine nasılsın diye sormuyorlarmış. neler öğreniyoruz hayatta.

kimseyi sevmeyin çünkü görünen o ki insanlar sevgi aradıklarını iddia eden ama sevgi gördüklerinde sizden uzaklaşmanın yolunu arayan mahluklar. kimsenin sevgi aradığı falan yok hepsi yalan.

kimseyi özlemeyin. çünkü özlemek de hezeyana tekabül ediyormuş. hatta bir insana yakın davrandığınız her an bi sorgulayın hayatı. çünkü yakın davranmayı sizin başlatamamış ama yakınlığa yakınlıkla karşılık vermiş olmanız "ne yapsaydım kendimi geri mi çekseydim" cümlesini duymanıza neden olabilir. insanlar ciddi ciddi bu cümleyi kurabilirler. kuruyorlar. çünkü kendi dünyalarında birileri onlara yapışmanın fırsatını kolluyor kendileri de "çok iyi" insanlar olduklarından karşı tarafı "kırmamak" adına kendilerini geri çekemiyorlar. Olay tamamen başka şekilde vuku bulmuş olsa da onlar size hiçbir şeyi düzgün hatırlmayan ve uyduran sensin muamelesi yapabiliyorlar. ah canlarım benim.

ve "kimseye bir şey anlatmayın, herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra." ama yukarıda dendiği gibi bir insanı özlemek de yapılacak en büyük hatalardan biri. o yüzden kimseyle konuşmayın. siz bitirin her şeyi başlamadan. çünkü belli ki bir insanla konuşmanız bile onun sizi hezeyanlar içinde sanması için yeterli. o yüzden susun.

kimseye ben her zaman buradayım sen ne yaparsan yap ben yine de gitmem mesajını asla vermeyin. yaşar usta gibi olun, çeker vururum dönüp arkama bakmam bile falan diyin ne bileyim. ama sakın ha anlayışlı olmayın. siktiri çekin. ben giderim arkadaş ayağını denk al diyin. ya da demeyin. ne bileyim keyif sizin. ama bence diyin bi bildiğim var ki konuşuyorum.

sakın ama sakın bir insanın size kendinizi değerli hissettireceği günü beklemeyin. yok öyle bir şey. değersiz hissettireceği derseniz günlük bir aktivite olarak zaten hayatımızın merkezinde. beklemeyin yani öyle filmlerdeki gibi şeyler olmuyor. kimsenin umrunda değilsiniz. olmayacaksınız.

ama yok ben olmadığım biri gibi davranamam. bir insanı seviyorsam seviyorumdur aramak istiyorsam ararım ve kimseye bilerek kötü davranamam diyorsanız o zaman siz yalnız kalacak bir insansınız. tüm dürüst insanlar gibi.

ama yine de benim bunları yazdığıma bakmayın sinirli olduğum için diyorum hepsini. hani doğruluk payı yok mu tabi ki var. hayatta tutunabilen- oldurabilen insanların davranışlarını gözlemleyip fark ettiğim şeyler bunlar. gerçekten insanlar her şeyi oyuna çevirmeyi ve kötü niyetli davranışlarda bulunmayı başarabiliyorlar. arada safça davranan kişiler de ezilip gidiyor. belki davranışlarımızı değil de olaylara bakış açımızı değiştirirsek biz de mutlu olabiliriz. bunu yapmak dünyanın en zor şeylerinden biri olabilir ama aklıma başta türlü bir şey de gelmiyor. yani belki daha önce dediğim gibi beklentileri yok etmek lazım. çünkü insanların hayal kırıklığı yaratma potansiyelleri beni dehşete düşürüyor.

(bu yazı romantik ilişkiler bağlamında yazılmıştır. her türlü insani ilişki için geçerli değildir. hayır biliyorum zaten anlaşıldığını ama gene de notumu düşeyim ben)

**bir claire fisher cümlesidir. nasıl haklı bir isyandır. evet öyledir. zaten bi claire bi de ben sürekli isyanlardayız. değişen bir şey yok ama ne yazık ki.

20 Şubat 2011

ve evet böyle de bir gerçek var. thom yorke gene haklı. her zaman haklı

"Thom Yorke wrote ‘Creep’ after being rejected by a girl he was infatuated with while studying at Exeter University in the late ’80s. Yorke says it is about being in love with someone, but not feeling good enough, declaring, “There’s the beautiful people and then there’s the rest of us."

Şimdi bu bir gerçek. dünyada bir güzel insanlar ve onlara sağlanan olanaklar var bir de geri kalanımız ve sürekli bu gerçekle yüzleşme zorunluluğumuz. sen ne kadar benim için önemli değil dersen de tüm dünya için önemliyken ve sen o dünyada yaşamak zorudnayken mutlaka gelip bir yerden çarpıyor bu gerçek. kaçamıyorsun, tiksiniyorsun ama kaçamıyorsun. özgüven diye bir şey olmuyor zaten ve sırf bu nedenle bir sürü şeyi eline yüzüne bulaştırıyorsun. sonra doğru düzgün beceremediğin her şeyden sonra özgüvenin biraz daha yara alıyor. kısır döngünün içinde kayboluyorsun. öyle bi dünyada yaşıyoruz ki insanların birilerine güzel ya da çirkin demeden geçirdikleri gün yok. saatlerce oturup, televizyonda, sokaklarda sadece dış görünüşleri üzerinden insan değerlendirmeyi hobi edinen kişiler var. başkaları hakkında bir şey söylecekleri zaman akıllarına ilk gelen şey dış görünüş ve daha neler neler. sonuçta birini seviyorsun o seni istemiyor ve sen direkt olarak görünüşünle ilgili bi eksiğin olduğunu düşünüyorsun çünkü bize o kadar öğretilmiş ki bu ve insanlar o kadar takmış durumdaki güzelliğe ben çirkinim o yüzden beni istemedi diyorsun kendine. işin kötü tarafı, asıl neden de genelde bu oluyor. çok adaletsiz. kimse görüntüsünü seçemiyor ama bu görüntü nedeniyle yargılanıyor, dışlanıyor. sevilmiyor. ne biçim iş bu ya. lanet olsun yani. belki de dünyadaki en yaygın ayrımcılık şekli bu ama kimse başka ayrımcılıkalra verilen tepkiyi vermiyor. sanki herkese bu düzen doğru geliyor sanki bir insan sadece etten hapishanesine bakılarak anlaşılabilir, onun sevilemez olduğuna da 2 dakikada karar verilebilir gibi. çok doğal, hiç sorgulanmaya bile gerek duyulmayan bir gerçek. dünyada bir güzel insanlar ve bir de geri kalanlarımız. aynen öyle thom. her zaman da öyle olacak.

bir de sanırım ben çok fazla radiohead dinliyorum bu aralar, hep bir creep kafasındayım hep bi kaybolmak, varolmamak istiyorum. ve thom yorke benim kafamda konuşuyor sanki sürekli. şimdi bir de dans edyor tabi, gözüm kapayınca lotus flower dansı da görmeye başladım. ayrıca da şuna da bir baksanız güzel olabilir yeni albümü kutlarken.
50 incredibly geeky facts about radiohead

28 Aralık 2010

Eski Fotoğraf

Biraz önce eski fotoğraflara baktım da 1994'te kullandığımız plaj havlusu hala bizde, o fotoğraf hala sapasağlam duruyor, arkasına lacivert tükenmez kalemle yazılmış not hala çok net okunabiliyor ama babam yaşamıyor. Bence insanlığın en büyük dramı şu ki; yaşayan şeyler asla sizinle kalamıyor, bir fotoğraf, fotoğrafın arkasına düşülen not, kullanılmaktan mahvolmuş dandik bir havlu bile bizim ömür dediğimiz şeyden çok daha fazlasını görebiliyor. Üstelik tek başlarına hiçbir anlam ifade etmeyen eşyalar, tek başlarına çok fazla anlamı taşıyan insanlardan daha uzun süre varolmaya devam edebiliyorlar. Sonra biz bazı eşyalar olmadan yaşayamayacağımızı düşünüyoruz halbuki eşyalar biz öldükten çok sonra da hiçbir şeyi umursamadan yaşayıp gidiyorlar.

Bir insan öldüğünde ona ait eşyaları kişiyle birlikte gömen kültürleri şimdi çok daha iyi anlıyorum. O insan yaşamıyorsa onun havlusu neden varolsun diye düşünüyorlardı herhalde. Ben de öyle düşünüyorum artık. Tek başına ne anlamı var ki o havlunun, herhangi bir eşyanın ne anlamı var ki ? Biz kendimiz toprakta çürürken, birilerinin silinen anılarında zar zor varolabilirken bir fotoğrafın hatırlanması da nedir?

Eski fotoğraflara bakma konusunda kendime sınır koymalıyım, bir saat içinde tüm hayatımı alt üst ediyorlar çünkü. Fotoğraflar ne kadar mutlu olursa olsun bana sadece kaybettiğim mutluluğu, kaybettiğim çocukluğumu ve kaybettiğim zamanı hatırlatıyor. Mesela dün albümler arasında dolanırken şunu fark ettim ki ben çocukken çok daha mutlu daha muzur, eğlenceli bir insanmışım, nolmuş bana, nereye gitmiş o tarafım da yeni fotoğraflarda çekin de bitsin hadi memnuniyetsizliği var yüzümde. Gözlerim mal mal bakıyor.

Bir nevi yas tutuyorum eski fotoğrafların her birine baktığım sürede, kaybettiğim her şey için, masumiyet mi dersiniz, bir baba mı dersiniz veya dertsiz, tasasız günler mi dersiniz, hepsi için işte ve canım çok sıkılıyor çünkü elimden hiçbir şey gelmiyor. İnsanın elinden hiçbir şey gelmemesi ne kötü şeydir. Olanla ölenin çaresi yok sözü de o yüzden o kadar üzer ki beni, çünkü yüzleşmek zorunda olduğumuz en sert gerçek bu. Kendimi kandıramıyorum zaten artık hiçbir konuda, geçer diye teselli de edemiyorum biliyorum ki olanla ölenin çaresi yok. Elim kolum bağlı bakıyorum fotoğraflara ve ağlayabiliyorum sadece. Ağlamaktan başka yapacak hiçbir şey olmaması da kalbimi çok kırıyor. Belki de insanlığın en büyük ikinci dramı da bazı durumlarda ağlamaktan başka yapacak bir şey olmamasıdır.

20 Kasım 2010

Güneş ışığı kusan insanlara bi sus diyen insan olmak istiyorum.

Umut Sarıkaya'nın yarrak gibi adam tiplemesi var ya ha işte öyle insanlardan ölesiye nefret ediyorum. Dr. Cox'ın deyimiyle "güneş ışığı kusan" her şeyin mutlu yanını gören ve pozitif insanlar oldukları için özel olduklarını zanneden, kötü şeylerin asla kendi başlarına gelmeyeceğini düşünen bu kitleye en güzel küfürleri etmek istiyorum. Hadi herkes istediği gibi yaşama hakkını sahip ama bu mutlu, güneş ışığıyla çalışan insanların başkalarının hayatlarına karışma hakkını kendilerinde bulma kibirlerine ekstra kıl oluyorum. Gerçekten sen mutlu, pozitif, cıvıldak bir insan olabilirsin, senin hayatın senin seçimin ama gelip de bana "sen olumlu düşünmediğin için başına kötü şeyler geliyor, aslında sende şöyle potansiyel var, şöyle süper bi insansın ve inanırsak yapabiliriz" gibi laflar edersen ben de sana bi siktir git diyebilirim. Sonra bir de tüm televizyon kanalarında her türlü programı parsellemeleri var ya bu insanların; hangi kanalı çevirsem ruhum kusuyor. Ya sağlıklı beslenmeden ya pozitif düşünceden ya da kendimizin aslında ne kadar değerli olduğundan falan bahsediyorlar. Sürekli yedikleri sebze meyveyi anlatıp sporun onları ne kadar canlı ve mükemmel kıldığını tüm dünyayla paylaşıyorlar. Sonra bizim gibi yemeği hakkında konuşmayı değil onu yemeyi tercih eden, havanın güzelliğyle birlikte çiçek açmayan insanlara tavsiyelerde bulunuyorlar. Hiçbir televizyon da hayata gerçekçi veya karamsar bakan bir insanı programına konuk etmeyeceği için sanki dünyadaki tüm gerçeklik sebzelerini buharda haşlayan, mutluluğa inanan ve pilates yapan güneş insanlarıymış biz de doğru yolu bulamamış zavallılarmışız gibi bir mesaj veriliyor. Artık buna isyanım var, canıma tak etti her gün gazetelerde nasıl daha mutlu oluruz hangi sebze bizi daha canlı yapar, spor yapmazsak başımıza ne korkunç şeyler gelir ve en önemlisi düşüncenin gücüyle nasıl parıldayan kelebekler olabilirz temalı yazıları görmekten, televizyonda ve sokaklarda bu insanlara maruz kalmaktan. Dediğim gibi kendi hallerinde yaşasalar gene bi şey demiycem ama herkesin hayatına burunlarını sokuyorlar, tabi tüm dünyayı mutlu etmek onların misyonu çünkü, o mükemmellik ve parlak ışık herkese bulaşmadan rahat edemeyecekler.

Bir de artık sebze mi yiyorsunuz lahana detoksu mu yapıyorsunuz neyse o, şimdiye kadar bir milyonuncu televizyon programnında iki milyonuncu gazete haberinde görüp ezberlemiş olmanız lazım, ben bile ezberledim lan. Yeter yani eğer birileri daha bir avuç ceviz badem falan derse televizyona kafa atacağım. Eğer birileri daha içimizdeki güçten, olumlu düşünerek dünyayı yerinden oynatabileceğimizden en önemlisi hayata dair gerçekçi her düşüncemizin bizi yavaş yavaş öldürdüceğinden bahsederse ben de bu dünyada kimsenin 3 avuç ceviz bir sap lahanayla sonsuza kadar yaşamadığını pozitif düşündüğü için düşündüğü her şeyin gerçek olmayacağını herkesle paylaşan, milletin günışığına turp sıkan bir insan olacağım. Herkes benim hayatımı işgal edebiliyorsa ben de onlara aynı şeyi yapacağım. O yüzden bi durun, ben düşündüm olacak, yapacağım diyorsanız da içinizde tutun, sakin sakin. Her şey size kolay biz bir şeyi başaramıyorsak veya mutsuzsak bu da bizim suçumuz ve evet çok zayıfım, sağlıksızım, mutsuzum, inançsızım, karamsarım, size bir zararım yok. Beni değiştirmeye çalışmayın. Toplum için de bir tehdit değilim, merak etmeyin. Uzak durun ve iki rekat susun.

17 Kasım 2010

Maybe it's the weather or something like that.

Belki başka bir şeydendir tam emin değilim Bob Dylan havalardan olabileceği iddia ediyor mesela; -neden olmasın- bazı günler bazı insanlar aklımıza düşüveriyor ya işte sonra böyle çok özlüyoruz falan ya sanki yanımızda olsa o insanlar, sevdiğimizi göstrerebilecekmişiz gibi veya kıymetlerini bilecekmişiz gibi. Onlarla kafamızın içinde konuşup en güzel cümleleri kurup en manalı hayali bakışları atıyoruz falan ya hani. Otobüs yolculuklarında çalan şarkıları dinlerken gözümüzün önüne onlarla ilgili saçma sapan ayrıntılar geliyor ve gülümsüyoruz falan ya. Sonra gerçekten karşılaştığımızda dilimiz tutulup tüm mükemmel cümleleri unutuyoruz ve tüm anlamlı bakışların yerini boş bakışlar alıyor ya, sonra onları görmenin özlemimize iyi değil kötü geldiğini anlıyoruz ya işte bu bizim dramımız. Havalar ya da başka şeyler ne olursa olsun sanırım insanları aklımıza düşürmeyecek ortamlarda bulunsak, öyle havaları arasak belki, biraz daha iyi olabilirdi her şey. Hem gerçekten kavuşmanın özlemi geçirdiğini kim söylediyse çok büyük yalan söylemiş. Yok öyle bir şey.

23 Ağustos 2010

İsyan

Sabahın köründe nevrim döndü, çok beklenmedik bir kararla kalktım yataktan. Cidden sabahın körü ama. Stres dediğimiz bok hayatta en sevmediğim şey,uyutmuyor insanı. Evet ne uyku kaldı ne iştah, vampir gibiyim lan hatta o kadar bile değilim en azından onlar arada sırada çeşitli şekillerde kan bulup içiyorlar, mutlu oluyorlar. Ben uyumuyorum, günde bir öğün yersem yiyorum ve hayatta kalmaya çalışıyorum. Başlıycam böyle işten, başvuru formuna kompozisyon sorusu ekleyen üniversitlerden, mülakat listesini açıklamayan gerizekalı üniversitelerden ve genel olarak tüm üniversitelerden bıktım. Kendimi niye bu kadar kastığımı da anlamadım zaten; ben bu düzenin içine girsem de başarılı olamayacağım yani tüm bunlar o kadar sıkıcı o kadar uğraştırıcı ki nedir derdim benim yaa. Birazdan başka bir ani kararla her şeyi bırakacağım o olacak. Üstüne bir de hasta oldum, burnum akıyor 3 dakikada bir hapsuruyorum. Yeterince derdim yok, bu hafta içi istanbula gidip dönmen gerekmiyor zaten, orada kalacak yerim olmaması da sorun değil zaten, sonra döner dönmez sıçtığımın bilim sınavına çalışacak olmam da hiiiç önemli değil o yüzden hasta oluvereyim dedim, hayat bu kadar kolay olmasın birazcık daha zorlaşsın istedim. Dünyanın en mutlu ve şanslı insanı benim, valla ha. Tek bunlar da değil canımı sıkan ya diğer meseleye girsem çıkamam. Orada bambaşka şeyler dönüyor Serhat ya. Ben hep kendimi mal sanıyordum ama benden daha malları da varmış. Ne yaptıkları, söyledikleri belli olmayan bir de karşıdakini gerizkalı zanneden insanlar beni benden alıyor. Yani ağzımı bozduracaklar en sonunda. Sanki bir davranışı yaptıklarında bunun altında yatan niyeti ben göremiyorum ve hemen kanıveriyorum de mi. Çok kurnazsınız siz ben de saftorik bir zavallı. Bir de üzülüyorum mal mal sanki çok umrunda.

Şu hafta geçsin artık, nolur bitsin de nefess alayım. Hoş ne diyorum ki ben, bundan sonraki hafta bundan daha beter. Hiç bitmiyor, yemin ediyorum sanki bir yıldır sürekli bir şeyler için uğraşıyorum ama elimde hiçbir şey yok. Param yok, herhangi bir başarım yok, yapmayı çok iyi bildiğim başka bir şey yok. İnsanlarla istediğim gibi anlaşamıyorum, insanlar yoruyor beni. Sonra bir de Dexter'ın finaline lanet olsun, allah kahretsin ne biçim şeydir, üzülecek gerçek şeyler yetmiyor bir de durup durup dexter'ı düşünüyorum, üzülüyorum. 2-3 gündür her boş kaldığım anda dexter'a üzülüyorum. Olmaz olsun böyle şey, zamanlama ne çirkin şey. Sevdiğim dizi bile üstüme üstüme geliyor. Şu kadar sinirin stresin içinde olacak iş değil.

13 Temmuz 2010

Sorrow Waited, Sorrow Won

Ne zaman canım sıkılsa bloğa madde madde bir şeyler yazasım geliyor.

Son günlerdeki hayatımdan hiç hoşlanmıyorum. Mülakatlar, sınavlar, iş bulamama kaygısı vesaire ile hayattan soğumuş durumdayım. Sürekli reddileceğim korkusuyla yaşamak ağır geliyor ve sonunda öyle olacak biliyorum. Mezun olmak bok gibiymiş.

En kötüsü de istediğim işi yapamayacak olmam. Bir şeylere razı olmak ve para kazanmam gerektiği için kıt seçeneklerle yetinmek zorunda kalmak hiç hoş değil.

Dexter'ı izlemeye başladım. Öyle üst üste çok bölüm izleyebildiğim diziler gibi değil dexter. Maksimum 3 bölümü kaldırabiliyorum. Kasvetli geliyor bana ama kasvet iyi bir şeydir. Sadece diziyi bitirme sürem uzayacak.

The National'ın yeni albümü High Violet'i ve Glee'nin soundtrackini dinliyorum bu günlerde. Başka bir şey dinlemiyorum hatta neredeyse. O kadar güzel o kadar tatlılar ki onlarla yatıyor onlarla kalkıyorum. Hele the national'ın sorrow ve runaway diye iki şarkısı var , ah o şarkılar var ya yerim onları ben.

Ne zamandır sinemaya gitmiyorum ben ya.François Ozon'un ölüm üçlemesinin üçüncü filminin yakında geleceği haberini almıştım. Gelse de ona gitsek. İlk ikisi de pek süperdi, izleyin, izletin.

Ölüm demişken; bir ortamda ölümden bahsedin ve insanların tepkilerini gözlemleyin. Herkes o kadar rahatsz ve tedirgin oluyor ki; özellikle bir yakınınızın ölümü ile ilgili bir şeyler söylerseniz herkes bi affallıyor ve kimse o konuyu uzatmıyor. Bir anda değişiveriyor başlık. Tüm insanların üzerine aynı tepkileri verdiği ender konulardan biri de ölüm. Ben uzunca bir zamandır gözlem yapıyorum ve durum bu. Tabi ki de anlaşılabilir bir şey . Birincisi ölüm konusu kişinin kendi ve sevdiği insanların ölümünü hatırlattığı için rahatsız edici. İkincisi bir yakınınızın ölümü üstüne size söyleyebilecek hiçbir şey düşünemiyorlar kısa zamanda. Yine gergin hissediyorlar. Böyle zamanlarda yapılacak en iyi şeyse konuyu değiştirmek oluyor haliyle.

Bir de ben bazen insanlardan çok sıkılıyorum. Konuşuyorlar, bir şeyler anlatıyorlar, gülüyorlar ve ben o sırada hiçbir tepki vermek istemiyorum. Ne işim var ki benim burada diyorum, nedir bu kadar komik olan, üzerinde bu kadar kelime harcamaya değer konu ne ki diye düşünüyorum. J.D gibi hayal alemine dalıyorum sonra. Üstelik o insanlar sıkıcı olduğu için bile değil, sadece ben sıkılıyorum, belki de sıkıcı olan benim, o yüzden böyle oluyor. Bazen de kendi kendime çok güzel espriler yapıyorum ama onları kimseye anlatmıyorum, kendi kendime gülüyorum. Belki de kimse bana çok komik gelen esprilere gülmez diye düşünüyorum. Bazen aslında kimsenin umrumda olmayacak konular üzerinde saatlerce konuşmak istiyorum ama kimsenin umrunda olmadığı için konuşmuyorum. Herkese ilginç gelen şeyleri dinliyorum ama kafamın içinde bana ilginç gelen konuları düşünüyorum. Her zaman olmuyor tabi bunlar ama oluyor işte bazen. Keşke böyle olmasaydım.

3 Haziran 2010

Okul Bitiyor, Dünya Dönmeye Devam Ediyor. Böyle Bir Şey İşte.

"it was the best of times, it was the worst of times"

Bu yazıma okumadığım bir kitabın ilk cümlesiyle başlamak istedim çünkü hayatımın son dört yılını daha iyi daha kısa anlatabilecek başka bir cümle yoktu. Gerçekten yaşamımın en güzel ve en kötü zamanlarını geçirdiğim üniversiteye veda ettim. İçime bir öküz oturdu yalan değil; aslında o kadar üzgünüm ki ancak bu kadar üzgün olduğum zamanlarda hissettiğim hiçbir şey hissedememe durumuyla cebelleşiyorum. İnsan geçen zamanın, anıların, kısacık anların ve kocaman duyguların arkada kalışını buruk bi şekilde izlemek zorunda bırakılıyor ne yazık ki, zamanın bizlere en büyük kazığı galiba bu. Son günlerde düşünüyordum da dört yıl insan hayatında aslında ne kadar kısa bir zaman dilimi ve bir insanı tanımak için ne kadar uzun. Bugün üniversiteye veda ederken okulun ilk gününden beri yanımda olan, birlikte büyüdüğüm bir arkadaşımı da yolcu etmek zorunda kaldım. Onun gidişi büyüdüğümü yüzüme yüzüme çarpan en önemli işaretlerden biriydi. Zaman geçtikçe hayatımıza ne çok insan giriyor ve ne çok insanı yolcu etmek zorunda kalıyoruz değil mi? Ve bu akşamın cevabı belki de en tartışmalı sorusuyla yani "Gitmek mi zor kalmak mı?" ile yüzleştiğimde aklıma ilk gelenin "kalmak" olması da tamamen bu yüzden. Gitmek ekstra bir çaba gerektirken ve dikkatini ayrılışın acıtan doğasından başka şeylere çekerken kalmak tüm gücünle ayrılmaya odaklanmana neden oluyor. Sevmiyorum geride kalmayı ama niyeyse hep kalıyorum belki hayatımda artık giden olmam gereken bir zamana geldim. Neyse.

Bazen bazı insanlar sonsuza kadar dibimizde dursunlar, hiçbir yere ayrılmasınlar isteriz ama bu çoğu zaman gerçekleşmez. Ve biz çoğu zaman sevdiklerimizi uğurlarız, göndeririz, onlara veda ederiz. Fiziksel olarak ayrılmak zorunda kalırız bunu istediğimiz için değil hayat zorladığı için. Sonra bir an gelir bazı bağların fiziksel yakınlıktan daha derin, daha kopmaz olduğunu fark ederiz. İşte ben bunu fark ettiğimde, hayatımda böyle insanların var olduğunu bildiğimde kendimi daha az yalnız hissederim. İsterse arada binlerce kilometre olsun sen o kişiyi yakında hissediyorsan o yakındır. Düşüncelerinde ona ulaşabileceğini hissettiren, komik bir şey olduğunda ona söyleyemeyecek olsan da aklında biriktirip hepsini aradan bir gün bile geçmemiş gibi anlatabildiğin insanlardır hayatı yaşanılır kılan. Takılıp düşerken, hayatta kalmaya çalışırken okullar okuyup işler ararken, severken, kalbin kırılırken ve bunların hepsini tek başına yaşaman gerekirken arada aldığın molalarda sadece varlıklarıyla yüzünü güldüren insanlardır onlar. Zaten gerisi oldukça boş. Özellikle bugünlerde gittiğimiz yollar üstüne çok düşünüyorum, başarı başarısızlık, iş, kariyer, evlilik, emeklilik vesaire. Herkesin olması gerekenlerle ilgili acayip düşünceleri var ama özellikle son zamanlarda yaşadığım şeyleri de göz önüne alarak diyorum ki; iyi bir hayat için "yapılması gerekenlerin" hiçbirini yapmaya gerek yok. Öldüğümüzde kimse bizim not çizelgemizi ya da çeyizin için mutlaka alman gereken yemek takımını hatırlamayacak. Dilerim hatırlamasınlar. Yaşamak başka bir şey ve bunun başka bir şey olduğunu anlayan insanlara sahip olduğum için de şanslıyım. O kadar küçük ayrıntılarda gizli ki bu samimiyet; belki hayatın tüm amacı, ulaşmamız gereken hedef birileriyle bu samimiyeti kurabilmektir, bilemiyorum. Çok saçmaladım farkındayım, kafam kazan gibi. Sadece kendimi körebe oynuyormuşum gibi hissediyorum, gözlerim kapalı; beni bir yere bırakmışlar, yolumu bulup bulamayacağım belli değil. Bundan sonrası kocaman bir muamma. Büyümek bana iyi gelmiyor, çok karışıyor aklım ama kesin olarak bildiğim şeyler de var, o konularda şüphem yok. Bundan sonrasının kolay olmayacağını biliyoruom mesela, önümde başka bir hayat olduğunun da farkındayım ve bir arkadaşımı bir süre için çok özleyeceğimi biliyorum ama onun bir parçasını benliğime eklediğimin de tamamen ayrımındayım. Dileyelim ki güzel olsun her şey, doğru seçimler yapalım hayatta. en öenlisi de o.


21 Mayıs 2010

Ö

Herhangi bir şeyin önemi varmış gibi yaşamaya devam ediyoruz, olan bu. Sanki yaşamayı çok seviyormuşuz gibi sanki bazı insanlar hiç varolmamış gibi. Ölüm üzerine çok düşünürdüm eskiden; entellektüel bir kavrama çabam vardı, kuramlar ve felsefi laflar çok anlamlıymış gibi yapardım. Artık düşünmüyorum çünkü ölüm bir konsept değil, bir gerçek ve bu gerçek beni çok yordu, yoruyor. Ne olursa olsun ölümden sonra doldurulamayacak boşluklar var ve kimse bunu düzeltemez, düzeltemeyecek. Kimse kimsenin acısını onun yerine yaşayamaz ancak o acısını yaşarken yanında olabilir. Ve galiba bu da yetiyor; acı çekerken yanında duran birilerinin olması belki de yaşamayı isteme nedenimiz her şeye rağmen.

Ve gerçekten insanlar öldüğünde geriye sadece fotoğraflar kalıyor. Her fotoğrafta o kişinin yaşadığı bir gün. O yüzden daha çok fotoğraf çektirin. Sevdikleriniz için.

2 Mayıs 2010

Yaşayabilmek

Bugün kendi hayatımdan çok sıkıldım, ders çalışmayı ve yapmam gereken diğer şeyleri bıraktım. Kendimden sıkıldığımda hep yaptığım şeyi yapıp kitaplara sarıldım çünkü bir süreliğine de olsa başka bir hayatın içine girmek, okumak, okumak ve okumak iyi geliyor bana. Ancak bu şekilde geçirebiliyorum zamanı yoksa kafamı duvarlara vurmam an meselesi haline gelebiliyor. Murathan Mungan'ı ne çok sevdiğim üzeirne sayfalarca yazsam gene de içim rahat etmez, yetiremem. Onun kitaplarında beni çok başka etkileyen hikayeler, hayatlar var, dilinde hiçbir zaman erişemeyeceğim mükemmelik ve duruluk var. Akıp gidiyor zaman ve sayfalar. İşte o hayatlardan biri kendi sıkıcı ve anlamsız hayatımken onun anlattığı hikayelerin birindeki anlamsız hayata sahip başka bir karakterin ağzından çıkan sözleri buraya yazmak istedim.

"Güzellik, başlı başına bir faşizmdi; dünyanın en adaletsiz dağıtılan şeylerinden biriydi. Bedenler arasına çekilen sosyal tel örgüler ve bunların birbirine haram edilmesinin çeşitleri üzerine düşünüyordum uzun uzun... Cinsiyet, milliyet, din ayrımından, güzel ya da çirkin olmaya, genç ya da yaşlı olmaya, sağlam ya da engelli olmaya varan birçok olasılıkla yeniden basküle çıkarıp tartıyordum insan gövdelerini zihnimin haritasında. Herkesçe görünür gövdelerin neredeyse sahiplerinden bağımsız görünmez hikayelerle dolu bir dünyası vardı. Onları her an her yerde görürdük, bakın bir kambur, bir obez, bir topal, bir hüsna, bir yaşlı, bir cüce; bedenlerin dünyası başlı başına zalim bir imparatorluktu. Bu imparatorluğun onca farklı çeşitten oluşan tebasına karşın, içlerinde yalnızca birkaç biçimine yaşam hakkı tanınıyordu."

Ben de düşünürüm ve içim acır bu konu üzerine, insanların bedenlere her şeymiş gibi davranmalarından ve o bedenlerin içinde olan bitenle ilgi kimsenin en ufak bir anlama çabasının olmamasından sıtkım sıyrılır. Etiketlerden, gruplamalardan, dışlamalardan. Üstelik kimse içine hapsolduğu bedeni seçmezken nasıl oluyor da insanlar bu kadar beden faşisti olabiliyorlar. Neden böyle oluyor, neden bazı kriterlein dışında kalan herkese kendilerinden nefret etmeleri gerektiği aşılanıyor, neden insanlar zalimce bedenlerinin kölesi olmaya zorlanıyor. Bilmiyorum, anlayamıyorum zaten. Hergün gördüğüm duyduğum onca şey beni hayattan biraz daha soğutuyor. Kendi hayatımdan sıkıldığım gibi dışarıda olan biten her şeyden de sıkılıyorum. İnsanlar arasında yaşamak istemiyorum bazen.

15 Kasım 2009

It's a song about a dream*

Bazen bazı rüyalar aklımı günlerce işgal ediyor. Öylesinden gördüm bir tane çok mutsuz çok bulutluydu. Bu şarkı da rüyamla bi yerden ilişkili, daha doğrusu uyandığım zamanki halimle ilgili. bilmiyorum işte bir şeylerle bağlantısı var. Açıklayamıyorum, açıklayamadığım için rüyalarımda görüyorum ya zaten. Kasvetli bir pazar öğleden sonrasına yakışan şarkı.

i really thought i was okay
i really thought i was just fine
but when i woke this time
there was nothing to take me back to sleep
to take you off my mind
this time


12 Mart 2009

I'm singing a song to myself**

Sürekli yanlış yaptığımı düşündüğüm için doğruyu asla bulamayacağım. Bugün mesela,- ha bunları da günün sonunda o gün ile ilgili bir şeyler yazmanın stres açısından yararlı olduğu bilgisine sahip olduğum için yazıyorum, stres benim yeni kardeşim, evet- çok saçmaladım,ama bi sor niye yaptım. Bilmiyorum tabi ki niye yaptım, o yüzden sorma, ya da sen sor ben yine cüme kuramayım, kelimeler bu kadar yanyanayken cümle nasıl oluşmadı ki ben hala çözemedim. Bak yazamıyorum bile, boğulacağım yakında, boğulmak, içimize oturan öküzler... evet öküzler. Ders de çalışmıyorun, zihinsel kapasitem sıfıra yaklaştı, sistem yakında kendini kapatacak, dikkat diye bir şey de yok, nasıl geçecek bu sınav, hiç bitecek gibi değil. Ah belirsizlik bıktım senden, senden de bıktım. Evet bıktım, bıkamaz mıyım? İyileşecek miyim hiç, sanmıyorum.
Boşluğa doğru ilerliyorum ne yazık ki, yazık mı, bana yazık değil, hak ettim ben, evet ettim tabi ki ne sanmıştın. Ben her şeyi hak ettim, daha beter olayım hatta. Bi yol olmaz benden, aaa bunu hep biliyordun değil mi, itiraf et hadi. içimize oturan öküzler hala oturuyor, yuva yaptı allahsızlar.

**Güzel şarkı ya bak şöyle diyor ya :
do you see the light? tell me you see the light
just making it up in my head
cos i need someone to sing along with
sing along with