müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2017

Beacon Hill

bugün uzun zaman sonra bir şarkıyı dinlerken ağladım.  eskisi gibi müzik dinleyemiyorum, müzik de hayatımda keyif aldığım her şey gibi yavaş yavaş beni terk etti, daha doğrusu ben müziği terk ettim. istediğimden veya öyle olması için uğraştığımdan değil, depresyon bana yaşama sevinci veren ne varsa içimden söküp attığı için.  her şeye karşı bir umursamazlık hissediyorum uzun zamandır, umursamaya çalıştığımda ise her şey fazla geliyor,  hiçbir şeyle baş edemiyorum. kitap okumak ciddi bir uğraş, müzik dinlemek yorucu, çamaşırları katlamak ölüm gibi bir şey. beynimin tek kaldırabildiği boş boş televizyon izlemek. onu bile bazen tam yapamıyorum.
bazı günler diğerlerinden daha iyi, bazen mesela içimden geliyor birkaç şarkı dinliyorum sonra daha fazla dinleyemediğim için kapatıyorum. ama bugün müzik dinlerken gerçekten bir şeyler hissetim, sanki benden bağımsız içimde bir şeyler hareket etti. Beacon Hill çalmaya başlayınca gözlerimden yaşlar döküldü istemsizce sonra uzun uzun ağladım.
Boston'a taşınmadan yıllar önce keşfedip çok sevdiğim bir şarkı Beacon Hill, Boston'a taşınınca Beacon Hill'in burada bir semt adı olduğunu öğrendim. O zaman şarkıyı farklı şekilde düşünmeye başladım. Damien Jurado'yu Beacon Hill'de yürürken hayal ettim. Şarkının melodisi sokakların güzelliğiyle Beacon Hill'in yokuşlarının dikliğiyle birleşti aklımda. Müthiş güzel bir şarkı, öyle güzel ki uzunca bir süredir hissedemediğim insani bir şeyler hissettirdi bana. müziği neden çok sevdiğimi hatırlattı. neden bunca zamandır bir kere bile açıp dinlemediğimi bilmiyorum. ama bu akşam  durduk yere karşıma çıktığı için kendimi şanslı hissediyorum. bir şarkının, bir filmin, bir kitabın bana bir şeyler hissetirebilmesinin ne büyük bir nimet olduğunu, hissetme yeteneğimi büyük ölçüde kaybedince anladım.

yeniden hissedebileceğim günler yakındır umarım çünkü bu sefer depresyon saklandığı yerden tüm gücüyle çıkıp kontrolü ele geçirmiş gibi geliyor. kafamı suyun üstünde tutmaya çalışıyorum. yeniden müziğe sığınmak istiyorum.

3 Kasım 2016

Perfect Day



Bunu gördünüz mü? Görmediyseniz lütfen görün. Son zamanlarda dinlediğim en müthiş cover. Zaten Matt ne söylese güzel söyler, Andrew Bird de naif, güzel bi adam. İkisi bir araya gelince videodan bu tarafa doğru bir mutluluk yayılıyor sanki.

Geçen haftalarda bir pazar günü sonrası eve geldiğimde aklımda bu şarkı vardı, bazı günler ne güzel geçiyor ve o günler ne kadar da az diye düşünüyordum. 'İt's such a perfect day' diye bana şarkılar söyletebilecek günler oldukça nadir bu sıralar ama o pazar günü, tüm sıradanlığına rağmen eve döndüğümde bana değişik bir huzur hissettirdi; aynı bu şarkıyı dinlerken hissettiğime benzer bir ferahlık... Mükemmel bir gündü ve bitti. Birkaç gün sonra bu covera denk geldim. Böyle şeyler üst üste gelince de bi mutlu oluyorum. Sanki evren bana bir şeyler demeye çalışıyormuş gibi geliyor.Tabii ki evrenin beni umursadığı yok ama kısa süreliğine de olsa bu tarz düşüncelere odaklanmak mutlu ediyor. Güzel tesadüfleri seviyorum.

24 Mayıs 2016

I like the way this is going



ne zamandır burada çok sevdiğim şarkıları paylaşmıyorum. halbuki müzik paylaşmak bir ara en sevdiğim şeydi. sanırım son zamanlarda şarkıları hep kendime saklıyorum, ben zaten son zamanlarda çok izole bir hayat yaşıyorum; herhalde biraz da ondan. ama sanırım artık izole hayatımdan hoşlanmadığım noktaya geldim ve bu noktaya gelişimi de bu sıralar en sevdiğim şarkıyı paylaşarak kutlayayım dedim. bence siz de seversiniz. böyle aranızda yeni aşık olan,  mıçmıç duygular içinde boğulan birileri varsa eğer, bu şarkı tam sizlik. tabii benim gibi bu şarkıyı dinlerken sevdicek falan düşünmeyip sadece şarkının mutlu mesut haline odaklanıp mutlu olacak da çok insan vardır. ne bileyim içinizden en azından bir kişiyi bile bu şarkıyla mutlu etsem kardır.

26 Eylül 2015

Run For Those Hills, Babe



bu şarkıyla ilgili bir sürü şey söylemek istiyorum ama sanırım söyleyebileceğim en mantıklı şey şu; bu şarkıyı ne zaman dinlesem başka bir yere gitmek istiyorum. nerede olduğum mühim değil, o an olmadığım bir yere gitmek istiyorum. tek başıma gitmek istiyorum. herkesi geride bırakmak istiyorum. kimseyi sevmek istemiyorum.

3 Mart 2015

Şarkı



hayatımın son bir ayı için seçtiğim arka plan şarkısı bu. ilginçtir ki hayatımda olan şeyler ile şarkının sözleri arasında hiçbir bağlantı yok, hatta sözlerin oldukça zıttı şeyler yaşıyorum ama bu şarkıyı sürekli dinlemekten kendimi alamıyorum. yine bir "mutsuz değilim ama mutsuz şarkılara bağımlıyım" durumu. ne yapalım ben de böyleyim işte. bilmiyorum acaba mutlu şarkılar dinleyebilen bir insan olsaydım hayatımda nasıl değişiklikler olurdu? büyük ihtimalle hiçbir şey farklı olmazdı da neyse... bir de bu şarkı, adının içinde "paint "geçen başka bir şarkıyı da hatırlatıyor bana her dinlediğimde, sonra açıp onu da dinliyorum ara sıra. sanırım o şarkıyı da geçen yıl bu zamanlar sürekli dinliyordum. biraz enerjim olsa oturup kendimi analiz edeceğim; mevsimlere ve aylara şarkı seçme eğilimim, duygu durumuma ters şarkı sözlerine olan bağımlılığımla ilgili falan ama vallahi enerjim yok. boş verelim, güzel şarkılar dinleyelim.

adında paint geçen o diğer şarkı için belki buraya tıklamak istersiniz. 

10 Ocak 2015

Not

kıştan mıdır nedir artık the national'dan başka hiçbir şey dinleyemiyorum bu sıralar. sabah akşam aynı şarkılar, aynı albümler... hiç de sıkılmıyorum ve bu durum beni biraz şaşırtıyor. mutsuz değilim ama mutsuz şeyler dinlemekten ölesiye zevk alıyorum. bilmiyorum ben de bu duruma çok mantıklı bir açıklama bulamadım. sanırım mutsuz da olsa güzel müzik dinliyor olmak insanı garip bir şekilde mutlu ediyor. şarkıların sözleri, melodisi, matt'in yavaş yavaş kulağıma fısıldayarak söylediği kelimeler beni aslında şarkı süresi boyunca çok üzüyor, kendi kendime yol boyu düşünüyorum aynı sözler üzerine, karşılıklı konuşmalar yapıyoruz matt ile şarkılar hakkında. insan bir milyonuncu kez dinlediği şeyin üzerine nasıl hala kara kara düşünebiliyor onu da çözemedim, galiba çok boş bir hayatım var ve çevremde aklıma bir şeyler geldiğinde anlatabileceğim neredeyse kimse yok. o yüzden matt'le muhabbet ediyorum. birkaç satır önce mutsuz değilim dedim ama şu yazdığım son cümleyi okuyunca bir an acaba bu kadar yalnız hissediyorken insan mutlu olabilir mi diye de bir an durup düşündüm. ama çok da mühim bir düşünce değil aslında bu, "yalnızlık bir ovanın düz oluşu gibi bir şey" demiş ya cemal süreya, durum aynen o. böyle şeylerin üzerine uzun uzun düşünmeye gerek yok, olağan bir şey yalnızlık bence özünde, belki önceden böyle düşünmüyordum ama büyüdükçe benim için normalleşti belli ki çünkü mutsuz değilim.

neyse işte her sabah işe gidiş ve işten eve dönüşüm bu şekilde gerçekleşiyor. bir de sabahları sürekli kurduğum bir hayal var; metronun boş geleceğini hayal ediyorum durmadan, boş vagonlar geliyor gözümün önüne, bir an için çok mutlu oluyorum sonra tren geliyor içinde milyon tane insan var. o an içimdeki tüm güzel şeyler ölüyor. henüz düşünce gücümle vagonları boşaltmayı başaramadım ama sanırım önümüzdeki soğuk kış ayları boyunca her sabah aynı şeyin hayalini kuracağım. hayal dünyamın inanılmaz canlılığı karşısında herkesi hayrete düşürmeye de devam edeceğim. cidden hayal dünyam metronun boş gelmesi, işten eve erken dönmenin bir şekilde mümkün olması, öğle arası kahve içmeye çıkabilme ihtimalim gibi şeylerden oluşuyor bu günlerde. çok basit ve güzel hayallerim var, mis gibi. ben de istiyorum daha büyük şeyler hayal edebileyim, daha önemli şeyler düşüneyim ama olmuyor. varım yoğum olmayan insanlarla hayali konuşmalar ve yavan hayaller. yetişkin dünyasında durum böyleymiş, ben ne yapabilirim.

hayatımın kısa özetini geçeyim dedim, 2015'in başında, kişisel tarihçeme not da düşmüş oluyorum. yeni yılla ilgili aldığım kararlardan biri de daha çok yazmak. yıllar geçtikçe geçmişe dönüp o zamanlar neler düşünüp hissettiğimi okumak hoşuma gidiyor. son zamanlarda yazma işini çok boşladım ama yeni yılda bu değişsin istiyorum. umarım başarılı olurum. neyse blog, şimdilik olan biten bundan ibaret. yakında görüşürüz.

8 Aralık 2014

This Is the Last Time



Bir hata en fazla kaç kez yapılabilir? Sonsuzluk ve bir gün kadar sanırım. Her seferinde bu defa son diye kendimi kandırıyorum ya, sonra bu şarkı çalmaya başlıyor ya, Matt "but your love is such a swamp, you're the only thing I want and I said I wouldn't cry about" diyor ya, işte hepsi ondan oluyor. This is the last time diye diye bir ben bir de Matt kendimizi sonsuza dek kandıracağız belli ki.


19 Ekim 2014

Kuzeye Giden Rüya

Rüyamda İskandinavya'da bir yere giden (neresi olduğu  meçhul) bir otobüste tek başımaydım ve camdan gördüğüm manzara karşısında büyülenmiş durumdayken yanımda oturan kız arka koltukta oturan kıza bakmamı istedi çünkü o kız mango taklidi (meyve olan) yapıyordu. Boş boş baktım kıza, sanırım bekledikleri tepki kahkaha falandı. Sonra uyandım. İskandinavya'da Oslo hariç hiçbir yeri görmedim ve otobüs camından gördüğüm şey de Oslo değildi kesinlikle. Ama tam da hayal ettiğim gibiydi, dağlar, deniz, dev bir sis. Sis şehirde olunca çok çirkinken dağların, akarsuların, denizlerin olduğu yerlerde dünyanın en muhteşem şeyi. Bu rüyadan çıkardığım sonuç ise benim İskandinavya'ya mutlaka gitmem gerektiği. Artık bu istek rüyalarımda bile rahat bırakmıyor beni. Mango taklidi yapan kızsa  bilinçdışımın espri anlayışı diye düşünüyorum, beni bile güldüremedi gerçi. Bu da benim hakkımda çok şey söylüyordur ama şimdi kendimi analiz etmeyle hiç uğraşamayacağım.

Şu an bir otobüs gelip beni evimin önünden alsa İskandinavya'ya götürse ve tüm yol boyunca kulaklarımda şu şarkı çalsa, kutup ışıklarını da görmeden dönmesem kuzeyden. Çok güzel olmaz mıydı o zaman hayat?

2 Şubat 2014

Cavalier



çok deli şarkı.

14 Ocak 2014

Yaşamak


But there is a truth and it's on our side
Dawn is coming open your eyes
Look into the sun as a new days rise

The Secret Life of Walter Mitty'in soundtrackinden bu şarkı. Film bittiğinden beri durmadan dinliyorum. "Dawn is coming and open your eyes" diyorum ben de içimden yüzlerce kez. Güzel şeyler oluyor, hayatta kalmak lazım, yaşamak ve görmek lazım!

14 Kasım 2013

Güzel Havalar*



sanırım ben yine blogu bir şarkı paylaşma platformuna çevirdim. yazmak istemediğimden değil de sanki söyleyecek çok sözüm yokmuş gibi geliyor bu sıralar bana. normal normal yaşıyorum, tez yazıyorum, az da olsa kitap okuyorum, sevdiceğimi özlüyorum, hayaller kuruyorum, bir de geçen seneyi deli gibi özlüyorum haliyle de sürekli fotoğraflara bakıyorum.
geçen günlerde otuzuncu doğum günümü güney amerika'da kutlamaya karar verdim. daha beş yıl var, ve bu beş yılda sadece güney amerika'ya değil yıllardır hayalini kurduğum bir yıllık dünya turuna yetecek parayı biriktirmek istiyorum. yani bu da demek oluyor ki iş bulmam lazım, -çok yakında bulacağım.- ama önce şu tez bi bitsin. bu tarz hayallerimi paylaştığımda insanların beni çok ciddiye almadıklarını da fark ediyorum ama benim için sorun değil, ciddiye alınmak için yaşamıyorum neticede hayatımı. hayallerimi gerçekleştirmek için yaşıyorum. her zaman dediğim ve de hep hissettiğim gibi kariyer benim için bir şey ifade etmiyor, para kazandığım sürece yaptığım işin bir önemi de yok. çalışmak benim için bir araç, hayatta gerçekten yapmak istediğim şeylere beni ulaştırsın diye kullanacağım bir şey. ha tabii ki beni mutlu edecek birkaç meslek var ama eğer şartlar beni o mesleklerden uzak tutuyorsa da oturup ağlamam, başka bir iş yapar, bir süre ruhumu sıkar sonra da gerçekten istediğim işleri yapabilmenin yollarını ararım, kendime fırsatlar yaratmaya çalışırım. umarım gerçek hayat beni bu konuda çok fazla zorlamaz ve hayal kırıklığına uğratmaz ama şimdilik hayaller güzel, hayat güzel. ankara'da olmak yerine bambaşka yerlerde olmayı isterdim tabii ama olsun o kadarına da ses etmeyeyim şimdilik.

bir de gezi bloglarını çok seviyorum, internetle oyalandığım zamanın çoğunu gezi blogları okuyarak ve yenilerini keşfederek geçiriyorum. bu sıralar kafamda gezi blogu açmak gibi de deli fikirler var, altından kalkabilir miyim bilmiyorum ama işte deli gönül istiyor. geçen yıl gezdiğim yerler ve genel olarak seyahat hakkında yazma fikri aklıma geldikçe beni mutlu ediyor. sanki o konuda söyleyecek bir şeylerim varmış gibi geliyor. başka konularda beni terk eden cümleler belki oradan tekrar hayatıma girmeyi bekliyorlardır. işte böyle blog, şimdilik benden bu kadar. şarkı çok güzel ama şarkıyı unutmamak lazım. the head and the heart'ın yeni albümünü de yakın zamanlarda dinledim o da pek tabii ki çok şükela bir albüm olmuş. önümüz kış, dinleyecek böyle yeni ve güzel albümlerin olması da en büyük temennimiz. müzik çok güzel şey.

23 Eylül 2013

Atlas Hands



Bu Britanyalı genç adamlarda var bir şeyler. Bu çocukların bu kadar güzel müzik dolu olmaları yaşadıkları topraklarla mı yoksa genetik miraslarıyla mı açıklanır hiç bilmiyorum ama bu adamlar iyi müzik yapıyorlar. Son zamanlarda hastası olduğum Britanyalı genç adam se Benjamin Francis Leftwich. Last Smoke Before the Snowstorm albümünü günlerce üst üste dinledim. Sanırım Almanya'daki son günlerimin soundtracki haline geldi bu albüm. O yüzden de yeri şimdiden çok ayrı.

20 Eylül 2013

Just in Time



Sanırım bu zamana kadar izlediğim tüm filmler içinde en çok sevdiğim son bu olabilir Filmi izlemeyenler için bir şey diyemeyeceğim, videoyu izleyip izlememek size kalmış, spoiler duyarlılığınıza göre ya yardırın ya da kendinizi filme saklayın. Aslında bu zamana kadar bu filmi izlemediyseniz internette boş boş gezinmeyi bırakıp hemen gidin de filmi izleyin bence.

Dünyanın en acıklı ve en umut dolu sahnesi. Böyle şeylerin aynı ana sığması da hayatın en güzel trajedesi galiba. Aklıma geldi gene nedensiz yere. Bunu izleyip de bir kere bile gözlerimin dolmadığı olmadı. Benim için yüzde yüz çalışıyor. Duygusal olarak dağılmayı her istediğimde açıyorum azcık gözyaşı döküp kapatıyorum.

16 Şubat 2013

Universal Love



söylemek istediğim her şeyi çok güzel özetlediği için bu şarkının en büyük hayranıyım.
aşk dediğimiz şey tam da buymuş meğer.

"as long as you love me I can be from Mars, I can be from Texas" oluruz yani, nedir ki yani.
tüm dünya bizim.

2 Aralık 2012

Konser Günlüğü- Bölüm 1

Almanya'ya geldiğimden beri pek yerimde duramıyorum. Hep bir olaylar hep bir aktivite. Hayatımın en hareketli, en sosyal, en güzel günlerini geçiriyorum burada. Bu kadar hareketin ve farklı şeyin arasında kafamı toplayıp bloga yazı yazmaya ya da burada yaptığım şeyleri ayrıntılarıyla anlatmaya da pek zaman bulamıyorum doğrusu. Beynimin içini size gösterebilsem, oturup bir şeye konsantre olmanın neden bana çok zor geldiğini anlardınız ama bunu uzun uzun anlatacak zihinsel kapasitenin çok uzağındayım şu an. Şimdilik öyle işte diyip geçebilirim ve beynimizin içini başkalarına göstermeyi mümkün kılacak teknolojiyi bir an önce geliştirmelerini umut edebilirim ancak. Beyin hücrelerimin hatrı sayılır bir kısmını da alkolle öldürdüğüm için günden güne aptallaşmamı da mazur görünüz. Ha ben halimden memnunum, şikayet ettiğim düşünülmesin. Hem beyin hücrelerimi hem karaciğerimi öldürüyor olabilirim ama ruhumu yaşatıyorum ne yalan söyliyim. Ayrıca Almanya'da yaşayıp beyin hücrelerini alkole feda etmeyenleri ülkeye saygısızlıktan suçluyor falan olabilirler. Buradaki bir arkadaşın dediği gibi, "It's almost rude if you don't drink beer in Germany." Kültürel bir aktivite özellikle Bayern'de çokça bira içmek, yani geldiğimiz ülkenin-bölgenin kültürüne saygı duymayacaksak niye geliyoruz değil mi? Evet alkolikliğimi de güzelce rasyonelize ettikten sonra asıl meseleye gelebilirim: Konserler. Geçen bir ayda inanılmaz mükemmel iki konser izleme fırsatı buldum burada. Delice, manyakça sevdiğim müzisyenleri canlı görmüş oldum, belki hayatımda bir daha bu kadar rahat şekilde onları görebilme ihtimalimin olmayacağı düşüncesiyle hiç tereddüt etmeden almıştım zaten biletlerimi. Çok da güzel iyi yapmışım. Bravo bana.

İlk konser Münih'teki Glen Hansard/The Frames konseriydi. Birtakım tren alakalı talihsizlikler yüzünden ne yazık ki konsere geç kaldık ve bir diğer melek sesli İrlandalı singer/songwriter ablamız Lisa Hannigan'ın performansını kaçırdık ama biz konsere ulaştığımızda Glen Hansard daha yeni çıkmıştı sahneye, en azından Glen'i kaçırmadık diye teselli ettik kendimizi. Neyse ki konserin içinde Lisa Hannigan tekrar çıktı da sahneye  birlikte bir şarkı söylediler, onun güzel sesinden de mahrum kalmadık böylece. Konserin geneline gelecek olursak, rahatlıkla hayatım boyunca izlediğim en güzel konserdi diyebilirim. Neredeyse 3 saat sahnede kaldılar ve Glen Hansard'ın seyirciyle diyaloğu müthişti. Her şarkıdan önce o tanrısal sesiyle uzun uzun konuşması, bazen şarkıların hikayelerini bazen de öylesine hikayeler anlatması paha biçilemez bir deneyimdi benim için. Galiba ben gerçekten şarkılarını anlatan müzisyenleri seviyorum. Sanki müziği edebiyatla tamamlıyormuş gibi hissettim o konuşurken. Konser baştan sona bir sanatsal deneyime dönüştü o yüzden. Çok katartik bir deneyim de oldu ayrıca benim için, konserin sonlarına doğru çok ağladım. Bunda Münih seyircisinin de katkısı var. Bir sürü konserde insanı hayattan soğutan uğultular, bağrışmalar, gereksiz konuşmalar falan bunların hiçbiri yoktu o yüzden de sadece müziğe odaklanmak çok kolay oldu. Herkes müziği can kulağıyla dinledi, tepki vermeleri gereken zamanda da en güzel tepkiyi verdiler. Etrafta dikkat dağıtan bir şey olmayınca o güzelim konser salonunda kendimi kaptırdım gittim. Benim için bulunmaz bir konser deneyimi oldu gerçekten. Şarkı başladığı anda salondaki sessizlik ve sadece Glen Hansard'ın sesi. İnanılmazdı. Astral Weeks'i söylemesi de öyle güzel bir bonus oldu ki anlatamam. Şu hayatta en sevdiğim şarkılardan birini bir konserde canlı dinlemek pek mükemmeldi. Birçok başka cover da çaldı, hepsi de süperdi tabii ki, özel olarak söylememe gerek yok. Konserden birkaç video koymam lazım siz de görün bu muhteşemliği diye.

inanılmaz sevimliler. konserdeki en güzel performanslardan biriydi bu kesinlikle.


bu da bir diğer mükemmel performans. bu adamdaki ses nedir ya nasıl bir şeydir.
Ayrıca "a good heart will find you again."


böyle de birtakım şirinlikler, mükemmellikler falan. espriler şakalar yapmayı da hiç ihmal etmedi konser boyunca.
10 saniye içinde sizi önce güldürüp sonra da ağlatabilecek potansiyele sahip bir insan. Aşırı derecede seviyoruz, manyağıyız.

Konser günlüğünün 2. bölümünde Berlin'deki Bon Iver konserinden bahsedeceğim. Ben Bon Iver'i canlı gördüm, evet böyle bir şey yaşandı. Spoiler vermek gibi olmasın ama muhteşemdi. Neyse detaylı anlatacağım efendim önümüzdeki günlerde. Bir sonraki konser günlüğünde görüşene dek kalın sağlıcakla çok sevgili müzikseverler.

28 Kasım 2012

"Benimle kalmak zorunda değilsin ama gitmesen iyi olurdu."



14 Kasım 2012

"Cause I don't understand these people."



Bazen ben de yıldızlarla konuşuyorum.

19 Haziran 2012

Yaşasak ya!

bir akşamüstü nedensiz yere gelen "yaşasak ya" isteği gibisi var mı? yapılacak bir sürü şey benden habersiz, bir köşede birikmiş ve sonsuza kadar yorulmayacakmışım gibi hissettiğim o kısa anlar. gerçekten kısa ve nadir anlar. bıraksalar dünyanın dönme hızına yetişeceğim neredeyse. kafamın içi öylesine dolu ve planlı ki o kısa anlarda. o birkaç saniyede beni yakalasanız mutluluğun formülünü verebilirim size. ama tam o anlarda yakalayın beni çünkü sonra kendim de unutuyorum her türlü formülü. ya da sadece o anlarda herhangi bir şeyi formüllere indirgeyebileceğime inanıyorum. bazen müzik bazen biraz alkol bazen fazla miktarda kahve öyle hissetmeme vesile oluyor gibi gelse de asıl yaşasak ya anları hiçbir şeyin etkisinde olmadığım sessiz akşamüstleri geliyor bana. yaşamayı istiyorum bilinçli olarak, sanki bunu düşünüyorum birkaç saniyeliğine. hayatımın geri kalanında yaşamak üzerine hiç düşünmemişim ve sanki tam o an anlamışım gibi. diğer zamanlar ne olduğunu bilmediğim bir yükü taşımanın yaşamak olduğunu kabul etmişim gibi. hep taşıdığım için bir parçam olduğunu zannettiğim bir yük yaşamak. ama o yaşasak ya anları, öylesine bir akşam üzeri bir anda kafamın içinde yanan kibrit gibi. güzel kokan ve hemen sönen bir kibrit.

13 Haziran 2012

Hells Bells



Bugün sabahın erken saatlerinden beri bu şarkıyı dinliyorum. Belki de bu şarkıyı yıllardır sürekli dinliyorum ama kaçıncı kez olursa olsun şu şarkının girişinde tüylerimin diken diken olmadığı bir sefer hatırlamıyorum. Sürekli vay be tepkisi verebildiğim ender şarkılardan. Müzik böyle bir şey olmalı. Müzik böyle olsun. Bir de ölmeden önce AC/DC konserine gidemezsem çok üzüleceğim.

Şunu da izlemeden geçmeyelim.

2 Haziran 2012

Geleceğin Hayaleti

Belki de hayatımda ilk defa pazartesi gelsin diye bekliyorum. Gerçekten de bekliyorum.Yaptığım şey bundan ibaret. Pazartesi gününe yazmam gereken bir makale ve sınav için okumam gereken 400 sayfa olduğu halde cumartesi günü bu saatte ben daha makale için iki sayfa yazıp kitaptan da sıfır sayfa okudum. Başarısızlık gibi bir kaygım olmadığı şu halim ve tavrımdan net anlaşılıyordur. Artık öyle yoruldum ki umursayacak enerjim bile kalmadı; çok güzel bir durumdayım yani. Sadece bekleme kısmı kötü. Pazartesi bittikten sonra ise okulla ilgili sonuçları düşünmeden etmeden bir süre duvarlara bakarak beynimi yerine getirmeye çalışacağım, çünkü sanıyorum ki bu dönem biraz yerinden oynadı. Biraz da değil, ciddi şekilde yer falan değiştirdi, hatta beynim kalbimin olduğu yere kadar düşmüş olsa ona bile şaşırmam. Birkaç gün sakinlikten sonra birkaç aydır okuyamadığım kitaplarımı okuyacağım, iki tane yeni diziye başlayacağım, bir de ingilizce hiçbir şey okumak istemiyorum mümkünse. Makale okuma devrini üç aylığına kapatıyorum, en azından umudum bu yönde. Sonra bu yaz vize işleriyle falan uğraşacağım, onlar biraz gözümde büyüyor olsa da o işin sonu beni çok mutlu edeceği için söylenmiyorum şimdilik. Ama uğraşırken canım çok sıkılırsa diye söylenme hakkımı saklı tutuyorum. Her neyse dertleri ve tasaları gelecekteki Gökçe'ye iletiyorum, o ilgilensin artık. Bugünün Gökçesi sadece beklemekle meşgul olabilir çünkü. Bir de gelecekteki ben'e buradan naber la diyorum, umarım mutlusundur gelecekteki ben. Sonbaharın ve kışın çok eğlenceli geçmiş olmalı. Seneye ilkbahar geldiğinde bunları aklından çıkarma. Ha bir de gittiğin yerlerde en az otuz çeşit bira denemezsen hiç gelip de yüzüme bakma.Gerçi ben geçmişte kalacağım için yüzüme bakma şansın olmayacak ama hadi neyse lafın gelişi konuşuyorum, sen anladın beni. Avrupa dediğin yerin yarısı şarap ve bira diğer yarısı da güzel binalar. İlk yarısı için beni hayal kırıklığına uğratma. Ha belki bi de çok sevdiğin ama buralara uğramayan müzisyenlerin konserlerine de gidersin. Gitsen ne güzel olur. Neyse gelecekteki ben, konuşacak daha çok zamanımız var. Üç ay boyunca sana yazmaya devam ederim, şimdilik beklemedeyim. İmza: şimdiki zaman Gökçe.

Ben kendimin çeşitli versiyonlarıyla muhabbet ederken siz de pazartesiye kadar şu şarkıyı dinleyin. Yani tabii isterseniz, öyle emir veriyormuşum gibi değil. Herkesin takip ettiği bir hayalet vardır elbet, kimi de böyle zavallı gibi kendi hayaletini takip ediyor. Ama valla özünde iyi bir hayalet. Sizin takip ettikleriniz de özlerinde iyi hayaletlerdir, ben biliyorum.