3 Şubat 2011

Rivers and Roads

böyle ara sıra blogta kendi hayat olaylarımdan bahsetmek istiyorum hatta bazen bunu yapıyorum da ama sonra çok garibime gidiyor ne yapsın insanlar ben ne yapmışım ne yemişim falan değil mi diye düşünüyorum. sonra da diyorum ki mal mısın gökçe blog öyle bir şey zaten, fazlasıyla kişisel ,her zaman duygu düşünce de yazılacak diye bir şey yok. ayrıca ileride kendim okuduğumda da ha lan ben şunları yapmışım, şunları söylemişim, buralara gitmişim diyeceğim yazıları görmek hoş olabilir, oluyor. o yüzden yine biraz hayatımdaki nadir ama önemli atraksiyonlardan bahsetmek isterim. bu cümleyi de sırıtmadan kurabilmeyi de dilerdim zira atraksiyon diyince böyle şekilli şeyler yazacakmışım ne çılgın ve inanılmaz bir hayatım olduğunu anlatacakmışım gibi geliyor olabilir ama değil. başkalarıyla değil de kendimle karşılaştırdığım zaman atraksiyonlu gelen şeysiler.

**paris'e gittim ya ben blog. 4 gün kaldım. soğuktan götüm dondu ama pek hoştu; hoş ne kelime süperdi ya süper ötesiydi. 5 kız çıktık yola , kafamıza esti bir anda aldık biletleri, ayarladık hosteli düştük yollara. yolda olmayı ne seviyorum anlatamam blog, öyle bir değişik ruh hali, mutluyum, özgürüm falan gibi geliyor tüm bavul taşıma, ordan oraya sürünme eziyetlerine rağmen. bu gezide o eziyetleri de bi yönden sevdiğimi keşfettim blog, garip bir zevk alıyorum sefillikten. paris'ten döndükten sonra yarım saat kala ankara'ya uçakla gelmeye karar verdiğimiz ve bileti alıp kapıya doğru koştuğumuz o an mesela bldiğin işkenceydi çünkü 2 çantam bi bavulum iki de torbam vardı -evet torba- koştuğumu zannediyordum ama yürüyordum mesela, öyle bir kafa yani ama uçağa binip çantalarımı insanlara kendimi koltuklara poşetlerimi de yerlere çarparken çok sapıkça bir zevk aldım bundan blog, yargılama beni olur mu?? paris'e gelince; paris yardırıyor . pek güzel pek stil sahibi bir şehrimizmiş. erkeklerin muhteşem giyindiği , bana bile tatlıyı sevdirebilecek potansiyelde tatlıcılara sahip ve ankara'dan daha soğuk olabilen bir yer görmüş olmak pek ufuk açıcıydı. soğuktan kafa olduğumuz zamanlar oldu, öyle bir uyuşma. ben bir ara kalp atışlarımın yavaşladığını hissettim, dedim ölüyorum kaderde pariste donarak ölmek de varmış. kısmet tabi dedim bu işler. bari bir fransız erkeğinin tarz dolu düğmeli mantolarıyla bezenmiş kollarna düşüp ölsem. o taktıkları atkıların , kaldırılmış mont yakalarının yanında ölüversem dedim. ölmedim. fransız erkeklerinin hiçbir yerine düşemedim blog, yakınlarında bile duramadım, hep geçip giderken maşallah falan dedim anca. o da kımset tabi ne yazıldıysa o derler. fransız yokmuş kaderde napcen. ama allam ne güzel giyiniyor orda erkekler, bi ara ağlamak istedim güzellikleri karşısında. ağlamadım. sonra konuşuyoruz arkadaşlarla lan yarın ankara'ya gidicez mal mal tipler görücez bi de kendilerini bir şey sanacaklar -artık nelerine güveniyorlarsa- sinir olucaz. sonra paris'te her şey böyle mükemmelken eve dönüp gene aynı yavan hayatı yaşamya devam edicez sanki hiç burada bulunmamışız gibi falan dedik. ve harbiden paris'ten döndüm ertesi gün işe gidiyorum, etimesgut dolmuşuna bindim, allam nasıl bir hayattan soğuma, daha dün paris'te dolaşıyordun bugün geldin gene etimesgut dolmuşundasın. ben diyordum zaten paris çok sürreal diye. gerçekten öyle çünkü gerçek, sabahın köründe etimesgut'a gitmek lan. sıçıyım böyle hayata. bir gün paris'te gece 1'de ıssız bir sokakta yürüyorsun 5 kız ve hiiç kormuyorsun ertesi gün geliyorsun etimesgut dolmuşunda sabahın köründe pis pis bakan adamlar. neyse durumu daha fazla ajite etmiycem ama siz anladınız meramımı zaten.

**fiziksel çekim cidden farklı bir şeymiş. hiç alakamız olmayan bir adamdan baya baya etkileniyorum bu sıralar da bu durum beni düşüncelere sevk ediyor. hani bazı insanlar olur ya biz bu insanla otursak iki satır konuşamayız, ortak hiçbir özelliğimiz, ilgi alanımız yok falan deriz ya işte bu adam da aynen öyle. gel gelelim kendisini ne zaman görsem böyle bir şeyler oluyo bana, sırıtmak ve anlamsızca kendisine doğru yönelmek isteği falan geliyor içimden. bakalım bunun sonu neye varacak, merakla izliyorum kendimi.

**işime baya baya alıştım, benimsedima artık. sevdiğim ve sevmediğim yönleri var tabi muhakkak ama dün 82 yaşında olan ve benim acayip sevdiğim bir teyze "don't war make love" yazan tişört giymek istediğini söyledi. oha dedim. sırf bunları duyabilmek için hergün koşarak giderim işe. hem galiba bir tiyatro oyunu hazırlıycaz yaşlılarımızla, acayip eğlenceli olacak. dün ortaya atılan fikirler bile beni eğlendirmeye yetti de oyunun kendisini hazırlarken ben koparım, kopmaktan hiçbir şey yapamam gibi geliyor. bizim iş çok garip. çok sosyal. mutlaka insanlarla bir etkileşim gerektiriyor bazen bundan çok bıkıyorum ama o etkileşim bağları kuvvetlendiriyor ve başka bir insanla iletişim kurabildiğini, derin bir bağ yakalayabildiğini hissettiğinde de o etkileşim sonsuza kadar devam etsin istiyorsun. ne bileyim alışıyorsun. hoşuna gidiyor. aman ne bileyim. psikologluk mesleğine sevgi-nefret hisleri besliyorum. öyle bi ambivalans. aynı gün içinde önce allah belasını versin diyorum sonra da iyi ki bu işi yapıyorum diyorum. ben bi bok bilmiyorum valla.

**the head and the heart'ı ne çok sevdiğimi söyleyip duruyorum bu blogta, biliyorsunuz. süper bi grup canlarım benim. onların bir şarkısı var başlıkta yazdığım rivers and roads. şarkının sevdiğim yanı sonunda rivers and roads diye bağırıyorlar onlarca kere. o kadar seviyorum ki. ben de bağırıyorum. çünkü hem yollara hem de nehirlere bayılıyorum. süper bi şarkı ya, şurdan bi bakın derim.



rivers and roads till i reach you.

12 yorum:

jazz dedi ki...

Gökçe senin için çok sevindim biliyor musun :) uzun zamandır böyle neşeli bir şekilde yazmamıştın, yazını görünce içim açıldı :) iyi ki gitmişsin Paris'e, yalnız o güzel giyimli erkeklerden o kadar da etkilenme, fransız erkekleri pek de öyle zannettiğin gibi şahane varlıklar değiller açıkçası :P ya gerçi şöyle de bir faktör var; çok kibarlar, bizimkiler gibi değiller, elinde bi bavulla merdivenleri çıkmaya çabalayıp yalpalarken hemen gelip elinden alıp taşıyor, vs... ama ne bileyim ya, erkek milleti her yerde erkek işte :P

arcoiris dedi ki...

ya tabi içlerini bilemem pek tanıma fırsatım olmadı ama muhteşem giyiniyorlar yani hatta tiplerinden çok giyim tarzları etkiledi beni. bir de saçları galiba. çok karakteristik :) ve evet çok nazikler bir şey sorduğunda çok kibarca cevap veriyorlar ve yardım etmeye çalışıyorlar ama dediğin gibi erkek her yerde erkek. onlar da eminim fransız kadınlarını hayattan soğutacak şeyler yapıyorlardır. :D

Falagar dedi ki...

10 sene sonra dönüp bakınca kendinden utanıcan bu yazdıklarından dolayı.Okuyan kadar olmasa da.

Falagar dedi ki...

Yaşınızı da merak ettim doğrusu.

arcoiris dedi ki...

yaşım 23. niye utanıcam anlamadım, okuyan niye utanıyo onu da anlamadım. yani çok anlamsız oldu. belki on yıl sonra aynı şekilde düşünüyor olmam ama utanılacak bi yazı değil bu. özellikle de okuyanın utanacağı bi yazı hiç değil. yani ben ne demek istediğinizi gerçekten hiç anlayamadım.

Falagar dedi ki...

Ben de emin değilim ama dejenere olmuşluğunuz yazdırdı herhalde bana bu yorumu ve muhtemelen varolan farkındalığınız ya da tam tersi.Şahsi alın öyle olmadı ki anlayamadığınız herhalde.Ya dinciyim bi de ben zaten.

arcoiris dedi ki...

ahahaha çok komik lan. o zaman sizi dejenere olmamış kişilerin yazdığı yazıları okumaya davet ediyorum, hem madem okurken utanıyorsunuz ne gerek var değil mi bunca sıkıntıya. ben kendim ve bloğum "dejenere" olmaya devam edeceğiz. sizin gibi yüksek ahlaklı insanları bizim gibi zavallıların bloglarında görmemeyi umut ediyoruz bundan sonra.

Esin dedi ki...

Dejenere kelimesinin ne anlama geldigine tekrar bakmam lazim sanirim.

Yazini ben de cok begendim. Hatta bana blogumu tekrar acmak sevk de verdi :)

Ilerde hatirlayacagin guzel bir anin olmus. 3-4 gunlugune de olsa boyle kafana gore geziler yapmak guzel ola gerek. Bu anlamda da ilham verdi.

Avrupa'daki erkeklerin geneli zevkli bir giyime sahip sanirim. Burada ise erkeklige laf soyletmemek adina kumas pantolon-kareli gomlek ikilisinden vazgecemiyorlar :) Unutmasinlar ki; George Michael abimizin de dedigi gibi "sometimes the clothes do not make the man"

Falagar dedi ki...

Öyle olacak zati

arcoiris dedi ki...

esin;

bence de blogunu tekrardan aç, bu şevki verdiğim için de çok mutlu oldum :) ve gerçekten öyle aklına estiği gibi bi yerlere gitmek çok işe yarıyormuş, çok mutlu ediyormuş onu da yap mutlaka :D

cidden avrupa erkekleri muhteşem giyiniyor ama ben pairs erkekleri kadar güzelini görmedim. italyan erkekleri de hoş giyiniyordu ama fransızların stili çok ayrı, çok :D

white rabbit in the forest dedi ki...

öncelikle ellerine sağlık.. bir an yoksa bu yazıyı ben mi yazdım diye düşünmeden edemedim; birkaç yıl önce aynı şekilde, Paris'te bir tatil geçirmiş, sonra Ankara'ya gelmiş ve tamamen aynı şeyleri düşünmüştüm. Paris gerçek değil zaten çünkü çok güzel :)

arcoiris dedi ki...

di mi ya hiç gerçek gibi değil. çok başka bi yer. o yüzden bana rüya gibi geliyo sanki hiç gitmedim de rüyamda falan gördüm. öyle garip.