6 Aralık 2011

"buradan dışarı çıkmanın bir yolu olmalı" dedi soytarı hırsıza.

bazen birileri yavaşça yaklaşır yanınıza, fark ettirmeden, tarihçenizde yer edinirler bir şekilde. belki de hayatları boyunca birçok kez yaptıkları bir şeyi yaparlar, belki alelade bir cümle kurarlar. onların dünyasında bunların hiçbir manası yoktur, sıradandır her şey, her zamanki halleridir. belki bir başkasına da aynı şekilde davranacaklardır. ama insanın şu öznelliği yok mu onun gözü kör olsun; birileri için sıradan olan şey bir başkası için hep olağanüstüdür, anlatılmaya ve hatırlanmaya değerdir. üstelik hatırlamak herkese eşit derecede acı da vermez. kimisi gülüp geçer, kimisi bir kitabın satır aralarında yakalar o ayrıntıları ve hatırlamak kelimesi üzülmenin yerine geçer birkaç dakikalığına. sanki farklı şeylermiş gibi kandırırız kendimizi. daha fazla üzülmüş olmayalım diye, daha fazlası mümkün değilmiş gibi gelir ya ondan hep. kırık tarihçemin çetelesini tuttum bugün, veciz sözleri okuyup bitirdikten sonra. "en az yaşanan en çok hatırlanır" demiş bir yerde, oraya takılıp kaldım. bir kitabın çağrışımları bambaşka olabiliyor. geçmişe dönüp bakmaya zorladı beni barış bıçakçı, yine.
sinemaya gittiğimizde bir twix alıp twixinin benimle paylaştığı an sevmeye başladığım bir insan vardı mesela. ilk o geldi aklıma. twix'in benim için sinemayla eşleşmiş bir şey olduğunu bilmiyordu, hiç söylememiştim, sonra iki tane yerine bir tane alıp paylaşmayı sevdiğimi de söylememiştim ama o bilmişti. onun için sıradan olan bir, sinemada çikolata yeme hadisesi benim için kafamdan asla silinmeyecek bir anıya dönüştü. ne gereği var sanki, kimin ihtiyacı var böyle bir anıya. kimsenin ihtiyacı yok tabi ama gel sen bunu hafızaya anlat. sonra martılardan korktuğunu söyleyen ve ninja kaplumbağalar üzerine konuşmayı seven bir insan tanımıştım. martılardan korkması çok değişikti, neden korktuğunu ve martıların neden korkunç olduğunu da anlatmıştı bana. bir insan size bir korkusunu anlattığında onu nasıl sevmezsiniz ki zaten. onu seversiniz, korkusunu bile seversiniz. bazen insanlar sadece korkulardan meydana gelseydi diyorum o zaman onları hep sevebilirdik. bir diğeri odama girip, "senin ne çok rujun varmış" demişti ojelere bakarak. sonra da "pardon ya bunlara oje deniyor değil mi, ben hep karıştırım ikisini" diyip gülmüştü. kitaplığın önündeki fotoğrafa bakmıştı uzunca, o fotoğrafta nerede olduğumu sormuştu. sonra da "hadi açsın sen gel pizza yiyelim" demişti ya da ona benzer bir şey. hepsi bu. hepsi hepsi bu. şapşal bir tavır. şimdiyse geriye dönüp bakıyorum ve görüyorum ki bu insanlarla ilgili aklımda kalanlar sadece bunlardan ibaret. onların sıradan davranışlarına, sıradan cümlelerine yüklediğim anlamlar. o an yüzlerine bakıp belli belirsiz gülümsemem. tanıdıklık hissi, "ben bu insanı severim bence, sevdim bile hatta" duygusu. elimizde kalanlar bunlar işte. beğendiniz mi, beğenmediniz tabi. işin dramatik tarafı ne biliyor musunuz; bu insanlarla ilgili meseleleri uzun süre içimde taşıma nedenimin tam da bu ayrıntılar olması. sadece bunlar yüzünden uzun zaman üzüldüğümü ve onları özlemeyi sırf bunlar yüzünden bırakamadığımı düşündüğümde durum çok vahim görünüyor. ne ki bunlar diyebilirsiniz, haklısınız da bir şey değiller. ama sanıyorum ki ben herhangi bir insanı öyle bir anda sevebilirim. tek bir cümlesi, tek bir hareketi için. bir şarkıyı sevdi diye sevebilirim birini, kahve üzerine konuştu diye, yazı yazmayı seviyor diye. çantasında kitap taşıyor diye... benim kafamın dışındaki dünya da böyle bir yer olabilseydi keşke. keşke başka insanlar da birbirlerini bu kadar kolay sevebilselerdi. daha hiç konuşmadan birbirlerini sevmeyeceklerini düşünmeselerdi. önyargı bariyerine takılmadan bakabilselerdi başkalarına. bu kadar çok duvar olmasaydı aramızda. ya da neyse ne. yine imkansız isteklerin, cevapsız soruların peşine düşmüş gidiyorum. neyse işte.

yazıyla alakasız olabilir ama bunları yazarken kafamda çalan şarkı buydu. mükemmel bir şarkı tabi, alakasız olması mükemmeliğinden bir şey götürmüyor.

5 yorum:

Sam dedi ki...

sevmenin neresi zor ki, bu yaşıma geldim ve bunca senedir bir tek bunu anlayamadım. ben bu kadar kolay sevebilirken insanları, bu kadar kolay hayatımın tam ortasına koyabilirken, onlar neden bu kadar zorlanıyorlar. neden ben sevdiğimi söylemesem bile fedakarlıklar yapmaktan çekinmezken, onlar sevdiklerini söyledikleri halde aslında hiç sevmeyip benim için tam olarak hiçbir şey yapmıyorlar, kıllarını kıpırdatmıyorlar, üstüne üstlük zarar veriyorlar. neden yani? hayır insanları sevdiğimiz için de cezalandırılıyoruz. sonra böyle yazılar, böyle şarkılar, böyle kitaplar, yağmurlu havalar, kahveydi, barış bıçakçı'ydı, sylvia'ydı, tezer özlü'ydü. ya ne olacaktı?

gokciii dedi ki...

evet gerçekten insanları sevdiğimiz için cezalandırılıyoruz. bu hayatın en büyük dramı da bu. sevgi korkulan ve cezalandırılan bir şey. bir de insanların içinde o kadar az sevgi var ki bence bunu paylaşmayı bir lütuf bir iş gibi görüyorlar.napalım bize de barış bıçakçılar,murakamiler sylvialar, kahveler, tek tük arkadaşlar kalıyor. onlara da şükür.

Sam dedi ki...

içlerinde bu kadar az sevgi oluşuna inanamıyorum, belki sorun bizim gibilerdedir, ben sevmeyi seviyorum resmen. güzel yani, neden sevmeyeyim ki? nefret etmek ya da umursamamak çok daha yorucu, çok daha zor. ama yine de her şekilde birbirimizi bulabiliyoruz ya, gecenin bu saatinde oturup bunları konuşabiliyoruz buradan bile olsa, sırf buna bile şükredilir. umarım bir gün karşılıklı oturup kahvelerimizi içerken bunları konuşabiliriz dostum. (:

gokciii dedi ki...

haklısın belki de sorun bizdedir ama böyle sorunu da severiz biz :) ben de seviyorum sevmeyi, en azından sevmeye bi şans verebiliyorum, sevgisizlikten başlamıyorum.

ben de umarım ki bir gün oturur kahvelerimizi içerken konuşabiliriz bunları. gerçi bu konulara girince kahveler yetmez alkole geçeriz sonra tekrar kahveye döneriz falan, süper olur yani :)

Lemonade Mouth (BerivanAvcı) dedi ki...

bazen birileri yavaşça yaklaşır yanınıza, fark ettirmeden.