bir filmin hissettirdikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir filmin hissettirdikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2010

You can't go back now.











I can't really say
Why everybody wishes they were somewhere else
But in the end, the only steps that matter
Are the ones you take all by yourself

You and me walk on, walk on, walk on
Cause you can't go back now

Film: Adam

3 Kasım 2010

Autumn Sonata

























































Bazen bazı şeyler çok zor.


Not: Bu haftayı kendime Ingmar Bergman haftası ilan ettim. Filmlerinin üzerine yazacak pek bir şey bulamadığım için onun sözlerinden alıntı yapmak en güzeli galiba. Bazen bazı insanlar sizin söylemeniz gerekeni sizden çok önce ve sizin söyleyebileceğinizden çok daha mükemmel şekilde söylemiş olur. Ve bu durum sizi asla rahatsız etmez aksine anlaşılmış ve anlamış hissederseniz. Bir de daha az kopuk biraz daha bağlantılı. Hayata veya bir insana veya herhangi bir şeye.

3 Ağustos 2010

Love and Other Disasters

Şimdi bu filmi öncelikle süper ismi için seviyoruz, sonra izliyoruz beş kat daha seviyoruz. Aşkı bir konsept gibi görüp kafalarının içinde masallar yaratan drama sever insanlar olarak filmdeki Peter karakterine bayılıyoruz. Sonra aslında aşk dediğimiz şeyin bir seçim ve süreç problemi olduğunu anlatan, kendinize gelin de kafanızın içindekileri yazıya döküp gerçek insanları gerçek fırsatları değerlendirin diyen Jacks'i de alkışlıyoruz.

Jacks: Stop living your life like you're in some kind of movie.
Peter: Excuse me?
Jacks: Stop trying to cast your love instead of just meeting him.
Peter : When I meet him, I'll know.
Jacks: I'm not so sure. Love isn't always a lightning bolt, you know? Maybe sometimes it's just a choice.
Peter: Well, that's easy for you to say! You're flying to Argentina to meet the love of your life!
Jacks: That's just it. I don't know that Paolo's the love of my life, but I've decided to give him the chance to be. Maybe true love is a decision. You know, a decision to take a chance with somebody. To give to somebody. Without worrying wether they'll give anything back. Or if they're gonna hurt you, or if they really are the one. Maybe love isn't something that happens to you. Maybe it's something you have to choose.
Peter : So what do I do?
Jacks: Well, you could start by putting all of those fantasies of true love where they belong, into your work of fiction.

23 Haziran 2010



I'll always love you even if you're enourmous even if it takes months for you to lose this weight, a year. Even if you gain more weight after having the baby, even if you you gain so much weight that i can't find your vagina. I will love you even if i can't find your vagina.


17 Şubat 2010

500 Days of Summer Üzerinden Serbest Saçmalamalar

500 Days of Summer'ı bilmem kaçıncı kere seyrediyordum da aklıma geldi yeniden. Bence bu filmde geçen en süper, en bilgelik dolu söz küçük kızın Tom'a söylediği "Just because she likes the same bizzaro crap you do, doesn't mean she's your soul mate." cümlesidir. Yani Summer'ın dediği gibi fantezi olan aşk değil de -tabi o da mümkün- insanların birazcık kendilerine benzeyen ne bileyim iki gıdım benzer fikirlere, zevklere sahip olan kişiyle birlikte olurlarsa çok mutlu olacaklarını, hiç sıkılmayacaklarını falan düşünmeleridir. Böyle bir düşüncenin nedeni de tabi ki insanların kendilerini herkesten iyi tanıma potansiyellerinin olması, kendilerini sevmeleri ve biraz olsun kendilerini andıran biriyle karşılaştıklarında işlerin daha kolay olacağını, o kişinin daha sevilebilir olduğunu düşünmeleridir. Aslında içten içte ben sevilebilir bir insanım o da benimle aynı filmleri seviyorsa o da sevilebilir bir insandır gibi basit bir önermeyle başlıyor her şey. Sonra da anında bir çarpılma veya aşk yanılsaması izliyor bunu. -tom summer görür görmez çekici bulmuş ancak i love the smiths cümlesini takiben ona vurulmuştur hatta holly shit bile der yani- Ancak bu gerçekten bir fantezi, zaten ruh eşi diye bir şey yok yani oturup bunu tartışmam bile ama iki insanın the smiths'i seviyor olmaları ne bileyim kara şimşek'i izlemiş olmaları aynı yazarları okuyor olmaları onları bir araya getirmeye ve dahası bir arada tutmaya yetmez.

Ha şimdi ben burada kendime laf sokmak istiyorum müsadenizle zira hayatım boyunca -ki çok uzun sayılmaz- böyle bir insan düşledim. Yani gerçekten benim sevdiğim saçma sapan şeylere ilgi duyabilecek, benim gereksiz bilgiler ansiklopedisi gibi çalışan zihnime tahammül edebilecek hatta ne tahammül etmesi o da böyle uyduruk şeyler hakkında uyduruk ayrıntıları hatırlamaktan ve bunları dinlemekten zevk alacak biri olmalıydı . Aynı müzikleri,filmleri,kitapları aynı yemekleri, aynı şehirleri, aynı mekanları sevecek falan filan... Liste uzar tahmin edebileceğiniz gibi ve belki bir tarafımla hala bu insanı arıyorum. Hatta geçen gün çoğu insanı yavan bulduğum ve bir türlü tolere edemeyeceğim özelliklere sahip oldukları için umutsuz hissettiğim, bana göre yavan olmayan yani kısacası bana benzyen -allam ne narsisistik bir şeydir bu- bir insanı gerçekten sevebileceğim gibi laflar gevelemişliğim de var. Sadece düşünce bulutları haline kafamın içinde durup duran sesleri dışarıdan duyunca garip gelmedi değil, kendime gıcık da oldum. Çünkü gerçekten tam bir malın edebileceği laflar bunlar ancak son zamanlarda böyle hisler kaplamıştı her yanımı. Ama asıl değinmek istediğim şey ; bir tarafımla bunu çok isterken bir tarafımla böyle bir şeyin asla mümkün olmadığını fark etmiş olmamdır. İyi güzel kafamda bana benzediğini düşündüğüm bir insan da var diyelim -ya da olması ile ilgili bir hayalim var- ancak sonunda aslında o insanın bana benzemediğini, bunun sadece benim kafamın içinde yarattığım ve kendi kendime yazıp oynadığım bir fantezi olduğunu fark ediyorum. Bir kısmıyla çok ortak özellikler bilmem neler barındırsak da aslında o bambaşka bir insan, asla ben olamaz, olamayacak. Üstelik sadece benim için geçerli bir durum değil başka insanlarda da gördüm bunu. Aslında o hiç de öyle biri değilmiş lafları, aslında o the one değilmiş falan filan. -the one diye bir şey olamaz zaten bunca insan içinde tek bi kişi varsa yandık gittik-Tom'a olduğu gibi aynen; onun kafasındaki Summerla gerçek summer örtüşmediği için olanlar oldu zaten ya kağıt üstünde mükemmel çift, zevkleri aynı, tarzları aynı, aynı şeyleri seviyorlar ama değil işte, asla da olmayacak. İnsanoğlu kendine benzer, kendi varoluşsal yalnızlığını belki azıcık azaltacağı umuduyla, anlaşılacağı ve koşulsuz bir önkabulle sevileceği, tek bir insanın onun anlamsız hayatını birden bire çok anlamlı hale getireceği gibi içi tamamen boş umutlarla debeleniyor, başka bir açıklamam da yok. Çok ütopik bir arzu bu. Hani biz hepimiz kendimize mahkumuz ya aslında içeride olan biteni hiçbir zaman tam olarak anlatamıyor, tam olarak anlaşılamıyoruz ya belki bize benzer bir insan bulduğumuzda ufacık bir ihtimal de olsa bu bedenin içinde olan biteni birazcık paylaşabilir birazcık daha az yalnız hissederiz diye düşünüyoruz galiba. Yani tabi ki bunu bilinç seviyesinde yapmıyoruz, motivasyonumuz bilinçdışı ancak hedef aynı. Sonunda da hep hayalkırıklığı, ne kadar inkar etsek de kaçsak da durum bu. Yalnızız.

Biri gelip bana sevdiğim bir şarkının yapılış hikayesinin en garip detayını anlattığında, tarihte birinin göbek adını söylediğinde, bunu söylemekten keyif aldığında, sevdiğim bir filmden alıntı yaparak konuştuğunda, hayatla ilgili bir olaya tam benim baktığım noktadan baktığında bu ufacık şeyleri büyütü büyütüp onun tam kafamdaki kişi, beni anlayabilecek kişi olduğunu bir saniye bile aklımdan geçirsem, işte bu insan süper biri olmalı benim gibi olmalı diye düşünsem işim bitmiş demektir. Ve işin garibi bunu hala yapıyorum, hala ilginç bir umudum var ama bir tarafım da salak mısın diyor her zamanki gibi. Küçük kızın lafı şöyle bir geçiyor kulaklarımdan. Ama doğamız öyle ki bir şeyleri arzulamayı asla bırakamıycağız, belki sadece zamanla bunların olmayışına ve hatta olma ihtimalinin olmayışına alışacağız.

Bir anda böyle düşüncelerimin akışına kapılıp yazdım bunları fazla saçmalamış olabilirim, ne demek istediğimi tam anlatamamış olabilirim ama bu da normal herhalde ne düşündüğümü de pek bilmiyorum. Gelip gidiyor.

Not: Filmin en güzel ikinci cümlesi : Robin is better than the girl of my dreams, she's real.

10 Eylül 2009

Los Amantes Del Circulo Polar

Şans eseri izledim ben bu filmi.
Baktığım her yerde ismini görüyordum.
Tesadüf işte, aklıma esti bugün oturdum başına
Kadere inanan biri değilim, tesadüflerin altında
büyük anlamlar da aramam.
Eskiden işaretlere ve olayların oluş sırasındaki
anlamalra takıktım.
Hayatta karşımıza çıkan her insanın
Bir nedenden hayatımıza dokunduğunu düşünürdüm.
Hala bazen bir şeyler olduğunda
3 saniye geç kalsaydım nesıl değişirdi diye düşünürüm
Bazen yeni bir insanla tanıştığımda
Onun hayatıma nasıl dokunacağını tahmin etmeye çalışırım
Bazen çok kalabalık bi yerde aklımdan geçirdiğim insanla
karşılaşmamın altında başka bir şeyler yattığını da düşünürüm
Ama eskisi gibi değil
Uzun zamandır böyle şeylere fazlaca anlam yüklemiyorum
Raslantı diyip geçiyorum
Düzenden çok kaosa inanıyorum
Ama bu film
Bu film, düşündürdü yeniden
Böyle bir aşka inanmak istiyorum
Ama cesaretin kaderi yenemeyeceğine inanmak istemiyorum
Bazı şeyler bizim elimiizde olmalı mutlaka
O'na doğru koşarken, çabalarken
Bir dizi tesadüflerin
Ya da işte bu kader denen şeyin
Benim çabalarımı sıfırlamasını istemiyorum.
Bazı döngülerin dışına çıkılabilsin
Hayat sürekli tekrarlayan ve dışarıdan bir dokunuşla
değiştirilemeyen bir döngüler bütünü olmasın
Kaderin sadece iki insanı buluşturma görevi olsun
Varsa eğer
Böyle buluşturacaksa kadere sözüm yok
Sonra ayırmasın ama (kaderle pazarlık)
Neyse işte ben sevdim bu filmi
Son zamanlarda ihtiyacım vardı böylesine
Başı, sonu, müziği, sözleri, cümleleri içime kazındı.
Birkaç damla gözyaşı akıttım
Sonra filmi baştan açtım biraz daha izledim.
Bırakamadım.
Birgün hepimizin benzini bitecek ne de olsa
Bitmeyen bir şey yok.
Aşk da bitiyor.
Film de bitiyor.
"Hayatımın en büyük tesadüfünü bekliyorum şimdi"
"Geriye koşmak mümkün müdür? birkaç saat ya da hayatım kadar"
"Hava soğuk olduğunda her şey daha hızlı ve erken olur, tesadüfler mesela"
Benim de böyle bir hikayem olsun, neden yok???

8 Şubat 2009

Nedensiz yere gelen of'lamar vardır ya işte, ben onlara sahibim, taa içimde bir oflama isteğiyle yaşamak çok yorucu oluyor zaman zaman. Can sıkıntısı konusunda kendimi eğittim mesela, gelip gidişini anlayabiliyorum bir de şu oflamalardan kurtulsaydım olmam gereken insan olmaya azıcık daha yaklaşabilirdim.

Dengeye ulaşmam gerektiğini söyleyen bir tarot falım oldu geçenlerde. İki şeyin arasında kalıp birgün birini diğer gün diğerini hissettiğim sürece istediğime ulaşamayacağımı ve bu ikircikli durumun beni "yere oturup ağlayan kız " kartındaki kız gibi yapacağını, hatta benim çoktan o kız olduğumu ve bu durumdan kurtulamayacağımı söyledi fal. Yapmam gereken sabırlı olmak, cesaretle davranmak ama cesareti abartıp gaza gelmemek, iç huzura erişip, dünya görüşümü değiştirmek ve beklemeyi bilmekmiş. Dengeye ulaşmak için çaba harcama gerekliliği beni biraz düşündürüyor, bence denge kendiliğinden gelen bir şey olmalı, yani denge bir miktar sorunu da değil ya vardır ya yoktur. Yoksa durum kötüdür bu kadar. Ayrıca o iç huzara ulaşmayı gerektirecek denge benim hayatıma bunca yıl uğramamışken şimdi niye uğrasın bilmiyorum. Sabır kısmına söyleyecek bir şeyim yok ben zaten bekliyorum, beklemeye devam edebilirim. Tüm hayatımı bekleyerek geçireyim hatta ben, neyi beklediğimi de bilmeyim. Aman be.

Benjamin Button çok üzgün bir filmmiş, çok ama çok üzgün. Ya da üzgün olan bendim bilmiyorum. Hüzün doluydu baştan sona, kayıplar ve kaçırılmış fırsatlar üzerine olduğu için, ayrıca zamanın üzerimizde yarattığı yanılgının ne pis bir şey olduğunu başka bir açıdan anlattığı için güzel. Çok sevdim. En çok da kaptanı sevdim, felsefesi olan adamlara hep hayran olmuşumdur zaten :) İzleyin, mutlaka. O kadar çok şey söyledi ki bu film hepsini buraya yazmak ve sürekli olarak okumak istiyorum ama şu üçü yetsin şimdilik:

"Your life is defined by its opportunities... even the ones you miss. "

"For what it's worth: it's never too late or, in my case, too early to be whoever you want to be. There's no time limit, stop whenever you want. You can change or stay the same, there are no rules to this thing. We can make the best or the worst of it. I hope you make the best of it. And I hope you see things that startle you. I hope you feel things you never felt before. I hope you meet people with a different point of view. I hope you live a life you're proud of. If you find that you're not, I hope you have the strength to start all over again. "

"Everyone feels different about themselves one way or another, but we all goin' the same way. "

26 Aralık 2008

Ne güzel filmdin sen. Dursana burada güzelim afiş, her baktığımda aklıma gelsin Yusuf'un ölümle sınavı, bekleyişi, gözlerindeki hüznü. Çok güzel filmdin sen, çok üzdün. Sarı bir günbatımına hayran bıraktın, uçurum kenarında kendi sesimin yankısını dinlemek kadar huzur vericiydin, ağlattın. Sonbahar, son olsa da güzeldir; her renk vardır ya içinde, sisli bir öğleden sonra gibi kasvetli ama iyidir işte sonbahar, çok güzel filmdin Sonbahar. Son bir kez karların üzerine kendimi bırakmak kadar düşünceliydin, çok güzeldin.

30 Mart 2008

"I don't know you but I want you"

Bir film izledim bugün.Müzik doluydu.Gerçek insanlar vardı müziğin içinde ve gerçek bir hikayeydi anlatılan.Hayattan bir hikaye.Turuncu,İrlandalı güzel sesli adamla, memleketinden uzak yalnız bir annenin müzikle birlikte kesişen hayatları vardı.Aşk da vardı belki. Filmi izledikten sonra aklımda beliren kelime sadece "gerçek"ti.Yollar kesiştiği gibi ayrılır ve ayrılık hüzünlü bir şarkının sözleri gibi boğazda düğümlenir kalır.Bir süre öyle yaşanır ama yollar ayrılmıştır.Çünkü hayatın herkes için başka planları vardır.O planlar birleşemez.Kısa süreli mutluluklarla avunulur,özlemle yıkanılır ve yaşamaya devam edilir.Once işte tüm bunların müzikle harmanlanıp sunulmuş haliydi.Hazır olarak, kısa bir özet olarak, bir şarkı olarak, iki insanın birbirlerine umut ve ilham verişinin öyküsüydü.Birlikte iyileşmenin öyküsüydü.

Filmdeki tüm muhteşem şarkılardan teker teker bahsetmek istiyorum aslında.Ama o kadar güzeller ki benim kelimelerim onların güzelliğini anlatmaya yetmeyecek.Falling Slowly,If You Want Me ve Lies sürekli dinlenmeli,her dakika. Glen Hansard sevilmeli ve sayılmalı.


İrlandalı tüm insanlar sevilmeli, güzel sesli adamlar yığını yaşıyor sanırım oralarda.
Irlanda'da bir Irish Pub da sarhoş olup müzik dinlemek istiyorum.Turuncu,güzel sesli bir adama rastlarım belki ben de, kim bilir:)

25 Şubat 2008

Büyük Balık Rüyanda Bulurmuş Seni

Rüya görsem istedim uzun süre,uyanmadan.Ama benim rüyalarımda bile istediklerim olmuyor,aradığımı bulamıyorum, hep çok yaklaşıyorum sadece belli belirsiz görebiliyorum.Hayat belli belirsiz ilerken rüyalar biraz daha net ,çok daha renkli olamazlar mı?.Uyanıkken, aradığımı bulmaya birazcık yaklaşamazken, rüyalarımda bir kere pat diye bulabilsem olmaz mı?Daha çok koyu kırmızı ve açık mavi olsa rüyalar bu iki rengin uyumsuzluğuna rağmen, ve sarı bile rahatsız etmese beni. Mantıksız ve asla mantıklı gelemeyecek bir şekilde olsa her şey rüyalarımda.Spectre kasabasında uyusam bir sabah yalnız başıma,hayat bir oyun olsa ve kaybeden ben olmasam bu sefer.Rüyalar belli belirsiz olmasa,aydınlık bir sabahın habercisi olsalar bir kereliğine sadece.

Uçuşan bir elbise alacağım koyu kırmızı ve açık mavi tonlarda.Uçuşan, çok hafif bir elbise,büyük balığım rüyalarımda beni bulana kadar giymeye devam edeceğim.Uçuşacak elbisem rüzgarda,büyük balık geldiğinde göreceğim,belli belirsiz değil bu sefer hiç görmediğim kadar canlı olacak.Zaman da durur,ayakkabısız yaşamaya başlarız belki.

“Bir adam hikayelerini o kadar çok anlatıyor ki,hikayeleri haline dönüşüyor.Ve hikayeler ondan sonra da yaşamaya devam ediyor.Ve bu şekilde ölümsüzleşiyor.”