sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2014

Yaşamak


But there is a truth and it's on our side
Dawn is coming open your eyes
Look into the sun as a new days rise

The Secret Life of Walter Mitty'in soundtrackinden bu şarkı. Film bittiğinden beri durmadan dinliyorum. "Dawn is coming and open your eyes" diyorum ben de içimden yüzlerce kez. Güzel şeyler oluyor, hayatta kalmak lazım, yaşamak ve görmek lazım!

20 Eylül 2013

Just in Time



Sanırım bu zamana kadar izlediğim tüm filmler içinde en çok sevdiğim son bu olabilir Filmi izlemeyenler için bir şey diyemeyeceğim, videoyu izleyip izlememek size kalmış, spoiler duyarlılığınıza göre ya yardırın ya da kendinizi filme saklayın. Aslında bu zamana kadar bu filmi izlemediyseniz internette boş boş gezinmeyi bırakıp hemen gidin de filmi izleyin bence.

Dünyanın en acıklı ve en umut dolu sahnesi. Böyle şeylerin aynı ana sığması da hayatın en güzel trajedesi galiba. Aklıma geldi gene nedensiz yere. Bunu izleyip de bir kere bile gözlerimin dolmadığı olmadı. Benim için yüzde yüz çalışıyor. Duygusal olarak dağılmayı her istediğimde açıyorum azcık gözyaşı döküp kapatıyorum.

17 Ocak 2013

The Royal Tenenbaums


Aynı gün içinde iki kez izlemeye teşebbüs ettiğim film. Bir kez yetmedi. Sinemanın neden dünyanın en güzel şeyi olduğunu bir kez daha hatırlattı bu film bana. Bir de soundtracki en güzel filmler listeme üst sıralardan giriş yaptığını belirtmeliyim. İzleyin.

25 Mart 2012

Beginners
























Hayatımızı mahveden filmler kuşağında bugün de Beginners var. Neden tüm filmler babalarla ilgili? Artık isyan edeceğim galiba.
Duygusal işkence için inatla izleyiniz. Afişlerinin de böyle neşeli göründüğüne hiç aldanmayınız.

23 Mart 2012

Creation


























Yıllardır izlediğim en güzel film. Abartmıyorum. Charles Darwin benim kahramanlarımdan biri olduğu için de değil, Darwin'i hiç bilmeyen, ona özel bir sempatisi olmayan insanlar için de inanılmaz etkileyici olacağına eminim. Tabii ki Darwin hakkında hiçbir şey bilmeden sanki onun teorisi dandik bir dinmiş gibi "ben evrime inanmıyorum yeaa" diyen ve Darwin'in söylediği şeyi "maymundan mı geldik yani'"ye indirgeyen dar kafalı insanların anlayıp etkilenecekleri bir film olmayacaktır ama zaten o insanlar için yapılacak bir şey yok.

Öncelikle mükemmel bir hikaye anlatıcılığı var filmde. Akıp gidiyor. Görsel olarak da o kadar başarılı ki ben bir ara televizyon ekranına yapışmıştım neredeyse, çünkü kendine doğru çekiyor film. Özellikle Darwin'in kızı Annie'ye anlattığı hikayeler ve kendi gördüğü rüyalar öyle güzel öyle estetik ki o derece görsellikte aşmış şeyleri ben burada kelimelerle anlatamayacağım. Genel olarak aslında Darwin'in bilimsel yönünden çok baba ve koca yönüne odaklanıyor Creation. Yaşadığı ikilemleri, karısına ve kızına olan sevgisi ve bilim adamlığı kimliği arasındaki uyuşmazlıkları bazen de bu kimliklerin birbirlerini etkileyip onu bir bütün yapan onu Darwin yapan yönlerini göstermişler. Türlerin Kökeni kitabının yazılma sürecinin sancılarına da tanık oluyoruz. Tarihin en önemli eserlerinden biri olan bu kitabın yazım aşamasının Darwin için büyük bir çöküntü olması ve karısıyla, dinle, tanrıyla savaş içinde olmadığı halde herkesin onu büyük bir savaşın iki ucundan biri olarak görme eğilimleri özellikle çok etkiledi beni. Adam aslında sadece fark ettiği şeyleri, doğanın içinde bulunduğu yıkım ve savaşı yazmak istiyor, tek istediği şey bilimsel olarak doğru olduğuna inandığı şeyleri paylaşmak ama herkes onu tanrıyı öldürmekle suçluyor ve tanrıya karşı bir meselesi olduğu için böyle yaptığına inanıyorlar. Oysa Darwin, gözlemlediği şeyden sonra tanrıdan vazgeçiyor yavaş yavaş. Ona tepki olsun, savaş olsun diye değil, kendi bilincine ve algılarına güvendiği için. Darwin ile karısının tartışmaları ve bir şekilde düğümü çözmeleri de çok şık anlatılmış. Her şeyden öte çok büyük bir bağlılık var aralarında. Bu kadar farklı düşünen iki insanın böylesine bağlı olması ve gerçekten kendilerini boğulmaktan kurtarmaları da tüylerimi diken diken etti. Neyse çok anlatıp da spoiler vermiş olmayayım.

Söylenecek çok şey var ama anlatıp tadını kaçırmayayım daha fazla. Mutlaka izleyin, hemen izleyin.

10.


27 Ocak 2012

Third Star

07 Follow You Down to the Red Oak Tree by jamesvmcmorrow

names get carved in the red oak tree
of the ones who stay and the ones who leave
i will wait for you there with these cindered bones

so follow me follow me down
follow me follow me down
follow me follow me down
follow me follow me down

Ölümü neden hep bir yarım kalmışlık olarak gördüğümü bilmiyorum. Her zaman öyle olmak zorunda değil sanki. Belki de hiçbir zaman öyle değil. Ölüm tamamlayıcı olabilir, net bir son olabilir. Bir insanın son başarısı bile olabilir. Bir film izledim, adı Third Star, bir daha izlemeyi çok istediğim ama çok acı verdiği için bir daha asla izleyemeyeceğim filmlerden. Nefessiz kaldım, iç çekip duruyorum. Sanki yeterince oksijen kalmadı odamda. Ölüm, bir trajedi değil, trajedi olan hayat. Trajedi hep zihnimizin içinde, ölülerse huzurlular, hissetmiyorlar. Acı duymuyorlar. Son bir nefesi içlerine çekip sonsuza kadar suyun altında o nefesi tutuyorlar. Sabit, kıpırdamadan. Hissetmeden. Belki de ölüm tüm yarım kalmışlıkları sonlandıran bir kurtarıcıdır.









4 Ocak 2012

La piel que habito
























Bir Almodovar filmini beğenmediğim henüz görülmüş şey değil, hepsine bayılıyorum, izlediğim tüm filmlerini sevdiğim birkaç yönetmenden biridir kendisi zaten. İçinde Yaşadığım Deri'yi de çok sevdim tabi ki. Almodovar'ın alışkın ve hayran olduğum sinema dili, hunharca kullandığı renkler, az ama yerli yerinde müzikler, filmin sonlarına doğru artan heyecan, araya serpiştirilmiş mükemmel espriler, hiç yorulmayacakmış gibi hareket eden karakterler; bunlar benim için Almodovar filmlerinin klasikleridir. Bir de tabi genel olarak cinsiyetlerle ilgili gözlemleri, eşcinselliğe bambaşka bir yerden bakması, kadın olmak-erkek olmak üzerine yorumları ile kadınlara ve kadınlığa olan hayranlığı beni her zaman büyüler.İçinde Yaşadığım Deri genel Almodovar resminin biraz dışında kalıyor, biraz farklı. Bu filmin diğerlerinden farkı öncelikle bir erkek filmi olması, bir de diğer filmlerinden daha ağır bir tempoda ve daha karanlık şekilde ilerlemesi ve karakterlerin alışılmış konuşkan hareketli Almodovar karakterlerine pek benzememeleri. Ama bu durum kesinlikle rahatsız edici bir şey değil hatta belki filmi sindirmeyi kolaylaştıran bir etmen. Filmde hikaye erkek karakterler etrafında dönüyor, kadınlar yan rollerde kalmış bu sefer ama kadınların erkeklerin hayatını nasıl bir anda değiştirebileceklerini, kadınların gizil kalmış gücünü, erkeklerin (ve de kendisinin) kadınlara olan belki hastalıklı denebilecek hayranlığını yine göstermekten geri de kalmamış İçinde Yaşadığım Deri'de. Başka türlüsü beklenemez zaten Almodovar'dan. Aslında çok başka meseleler de var ama çok büyük spoiler olur endişesiyle burada bahsedemiyorum. Güzel film, vizyondayken mutlaka gidin izleyin derim.

13 Ağustos 2011

Filmler, Filmler.
























Çok uzun zamandır film izleyemiyor olmamı anlamlandırmaya çalışıyordum ki bu anlamlandırma çabamdan vazgeçip filmleri izlemeye başladım. En son Xavier Dolan'ın Annemi Öldürdüm'ünü izlemiştim yaklaşık 2 ay önce galiba. İki ay hiç film izlemediğimin notunu kişisel tarihçeme düşüp bu iki mükemmel filmden bahsedeyim size. Broken Flowers daha mükemmel ama kesinlikle, başlangıç olarak bunu söyleyeyim. Sanırım Jim Jarmusch filmleri benim sinema anlayışımla çok fazla örtüşüyor. Adamda bir şeyler var ne olduğuna dair bir isim bulamadım ama filmlerini izlerken yüzümdeki sırıtmayı engelleyemiyorum. Sakin ama çok hızlı ilerleyen filmler yapıyor. Bunu nasıl başarıyor anlamak mümkün değil. Zaten bu dahi adamları anlamak pek mümkün değil o yüzden hayran olmakla yetiniyorum şimdilik. Bill Murrayla ilgili söyleyecek ekstra bir şeyim yok. Belki de Hollywood'daki en iyi 3 oyuncudan biri. -Birinci kesinlikle robert de niro- Kendisini her zaman çok sevdim , her zaman da çok seveceğim. Muhteşem komik, muhteşem sempatik bir insan. Lost in translation ve bu filmdeki halleri de bir oyuncu sadelikle nasıl epik bir performans çıkarabilirin dersi gibi. Mimik yapmadan mimik yapabiliyor kendisi, nasıl oluyor onu da anlamıyorum ama dediğim gibi dahiler işte, yapacak bir şey yok. Yalnız burada filmin konusundan hiç bahsetmeyip sadece yönetmeni ve oyuncuyu övüyorum, nedense diğer şeyleri yazmaya üşendim. Nasılsa filmin konusunu her yerden okursunuz. Ya da okumayın canım izleyin hemen, zaman kaybetmeden.

Chaos Theory de aslında şu sıralar hayatımla ilgili yaşadığım kararsızlıkların üzerine çok güzel denk gelmiş bir film. Klasik bir Hollywood olayı var tabi burada; çok control freak bi karakterin hayatla yüzleşmesi, her şeyin ona anlamsız gelmesi ve bir anda hayatı yaşamaya karar vermesi şeklinde tecelli eden binlerce aynı konulu film gibi ama biraz daha iyi. Bu insanların hayatlarının bir döneminde yaşadığı şeyi sanki ben sürekli yaşıyorum gibi geliyor. Belki o açıdan çok faydalı olmuyor bu filmler bana ama illa ki bi yerden yakalıyor. Sanırım herkes hayatında bu tarz hesaplaşmalar, kopmalar yaşadığı için aynı konulu filmlerden yüzlerce yapılıyor. Yani o kadar da yalnız değiliz gibi bir sonuç mu çıkarsam bilemedim. Gerçi bu filmde ufak bi zamanlama hatasıyla ana karakterimiz bir anda raydan çıkıyor. Zamanlama ilgili de bir takım sıkıntılar ifade ediliyor filmde ama yine eninde sonunda bireysel iradeye ve tercihlere bağlanıyor her şey. Kaos var bunu kabul edin ama kaos hayatınızın içine bi yere kadar sıçabilir gibi bir mesaj işte. Yine de film de olsa "heveslerinizin peşinden gidin" diyen birini duymak iyi geldi. Belki sadece bugün bunu duymak iyi gelmiştir. Ryan Reynolds da baya baya iyiydi filmde. Ben zaten bu adamı pek sever oldum son zamanlarda. Çok düz bir tipi var ama sanki birazcık daha zorlarsa kendi jenarasyonunun iyi aktörlerinden biri olacak gibi. Green Lantern bi gelsin hele bi de görelim.

Ayrıca bir de bugün sinemada Horrible Bosses'ı izledim. Çok komikti ama o kadar. Güldüm, bitti. Bir de Jennifer Aniston hala taş gibi. Kadın zerre yaşlanmıyor. Nasıl iş anlayamıyorum valla.

5 Temmuz 2011

29 Nisan 2011

Bir Cuma Gecesi Planı




















Bu akşam için planım bu birbirinden munis iki filmi izlemek. Uzun zaman sonra canım film izlemek istediği için de kendimi kırmayacak ve cuma gecesini film gecesi yapacağım. Tabi bundan bize ne diyorsanız da bi yerde haklısınız. Ben kendi tarihime not düşüyorum sadece; hayatımdaki en ilginç şeylerden birinin cuma akşamı iki film üst üste izlemek olması da güzel bir detay sanki. Hoş yani, mesela bugün saatlerce kraliyet düğününü izlediğim de doğrudur. Öyle boş bir hayat öyle boş bir kafa. Fena sayılmaz gene de. Bir de Kate pardon yeni adıyla Katherine pek hoş olmuş, ben ki kabarık gelinlikten tiksinirim kadın onun bile güzel halini bulmuş da giymiş. Bu bile tek başına o kadar önemli ki prenseslik müessesesinde öyle böyle değil. Ben prenses olacak olsam ilk önce dikkat edeceğim şey -tabi ki düzgün el sallama becerisinden sonra- giydiğime taktığıma bakmak olurdu. Zaten başka da işlevi olmayan bir pozisyon, birileri ne giydiğine nasıl gülümsediğine ve nasıl el salladığına bakıyor. Hani her öğün yemekten önce kıyafet değiştirme zorunluluğunu saymazsak çok kebap iş. Neyse gene nerden nereye. Ha söylemeden edemeyeceğim letters to juliet'de gael garcia bernal oynuyormuş. Çok özlediydik kendisini. O da Bill Murray'dan sevimli olmasın pek can bir arkadaşımız. Nerden geliyorsa bendeki bu samimiyet orasını hiç bilemiyorum. Neyse ben huzurlarınızdan ayrılıyor ve önce çıtır çerez niyetine birkaç (7-8) bölüm Friends izliyorum sonra da gelsin filmler.

23 Aralık 2010

You can't go back now.











I can't really say
Why everybody wishes they were somewhere else
But in the end, the only steps that matter
Are the ones you take all by yourself

You and me walk on, walk on, walk on
Cause you can't go back now

Film: Adam

3 Kasım 2010

Autumn Sonata

























































Bazen bazı şeyler çok zor.


Not: Bu haftayı kendime Ingmar Bergman haftası ilan ettim. Filmlerinin üzerine yazacak pek bir şey bulamadığım için onun sözlerinden alıntı yapmak en güzeli galiba. Bazen bazı insanlar sizin söylemeniz gerekeni sizden çok önce ve sizin söyleyebileceğinizden çok daha mükemmel şekilde söylemiş olur. Ve bu durum sizi asla rahatsız etmez aksine anlaşılmış ve anlamış hissederseniz. Bir de daha az kopuk biraz daha bağlantılı. Hayata veya bir insana veya herhangi bir şeye.

13 Ekim 2010

Bir Film: Nowhere Boy

John Lennon 70 yaşını doldurdu geçen gün, ben de oturdum tüm günümü Beatles şarkıları dinleyerek geçirdim ve bu adamın bize bıraktıklarının ne kadar büyük ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Tek bir insanın dünyada böylesine değişim yaratabilmesini hep büyüleyici bulmuşumdur; insanlıkla ve kendimle ilgili az da olsa umut barındırmama sebep oluyor bu insanlar.. Sonra Lennon'ın doğumgünü şerefine aylardır izlenmeyi bekleyen Nowhere Boy'u izledim, meğerse filmin zamanı buymuş dedim kendi kendime, onca zaman bekletmenin güzel bir tarafı da olabiliyormuş. Öncelikle söylemem lazım filme bayıldım ve Beatles'ı ve John Lennon'ı seven herkesin derhal izlemesi gerektiğini düşünüyorum. Ve buradan sonra spoilerlı mevzulara giriyorum.

Film Lennon'ın ergenliğini anlatıyor; çok kısaca böyle diyebiliriz. Tam bir ergen görüyoruz filmde sinirli, tavırlı, eğlenceli bir çocuk John ve ailesiyle okuluyla problemli. Aslında asıl olay ailesi, filmin bize gösterdiği John Lennon'ı annesi Julia ile ilişkisi ve bu ilişkinin onun hayatına ve müziğine etkisi. Julia John'u bırakıyor ve teyzesi Mimi ile büyüyor John ancak çok sonradan annesiyle karşılaşıyor, ardından derin-karmaşık aslında çok da anne-oğul ilişkisine benzemeyen bir nevi arkadaşlık bağı gibi bir şeyle bağlanıyorlar birbirlerine. O bağ sayesinde Lennon müziğe başlıyor ve belki filmdeki en heyecan verici yerlerden biri de John'un müzikle tanışması oluyor. Plak dükkanından rock'n roll plakları çalmaya çalışması mızıkasının melodileri, Elvis'e özenip ben rock'n roll grubu kuracağım diyerek çok spontan bir kararla ilk gitarını alması. Bu sahneler beni çok heyecanlandırdı, bir şekilde The Beatles'ın kuruluşunun ilk anlarına tanık olmuş gibi hissettim. Aynı heyecanı Paul McCartney'nin ilk göründüğü sahnede de yaşadım ve filmin sonuna kadar beatles kelimesinin geçeceği anı bekledim ama o an hiç gelmedi. Yine de söylenmese de filmin sonunda John yeni grubunu kurmuştu ve Paul ile birliktelerdi.

Julia karakteri hakkında ise söylenecek çok fazla şey var. John Lennon'ı bu insan yapan şey aslında çocukluğu, annesinin onu bırakması, babasının yokluğu ve Julia'nın müzikle içli dışlı olup oğluna bildiği her şeyi anlatması ya da belki sadece başlı başına bir ilham kaynağı olması. Böyle bir anne figürünün ve onun yokluğunun bir adamı şekillendirmesi hiç de şaşılacak şey değil ve ben, hayran olduğum insanların çocuklukları, travmaları, aileleri konusundaki genel merakımı göz önüne alınca çok da memnun oldum Lennon'ın geçmişinden, onun bir ikon olmasını sağlayan geri planından anlar izlemekten. Hikaye tamamiyle doğru mudur eksiği gediği var mıdır bilmiyorum ama film bitince Julia şarkısını açıp da bir dinlemek istiyor insan, öyle etkiliyor Julia işte -ki o şarkı da Julia için yazılmış ama yoko ono'dan da bahseden bir şarkıymış.- Şimdi düşününce Lennon'ın Julia gibi bir farklı ve baskın bir anne figüründen sonra diğer güçlü ve baskın bir kadın olan yoko ono'yu böyle çok sevmesi şaşırtıcı değil. Veya ben çok zorlama bir bağ kuruyorum şu anda. Her neyse filmde en sevdiğim söz şu aşağıdaki diyalogta geçen John'un bir Elvis olma hayaliyle yanıp tutuştuğu ve annesine dert yandığı sahnede annesinin verdiği cevaptı. Elvis olmadığı iyi olmuş gerçekten yoksa kim John Lennon olabilirdi.

John: why can't god make me Elvis?
Julia: cause he was saving you for John Lennon.

3 Ağustos 2010

Love and Other Disasters

Şimdi bu filmi öncelikle süper ismi için seviyoruz, sonra izliyoruz beş kat daha seviyoruz. Aşkı bir konsept gibi görüp kafalarının içinde masallar yaratan drama sever insanlar olarak filmdeki Peter karakterine bayılıyoruz. Sonra aslında aşk dediğimiz şeyin bir seçim ve süreç problemi olduğunu anlatan, kendinize gelin de kafanızın içindekileri yazıya döküp gerçek insanları gerçek fırsatları değerlendirin diyen Jacks'i de alkışlıyoruz.

Jacks: Stop living your life like you're in some kind of movie.
Peter: Excuse me?
Jacks: Stop trying to cast your love instead of just meeting him.
Peter : When I meet him, I'll know.
Jacks: I'm not so sure. Love isn't always a lightning bolt, you know? Maybe sometimes it's just a choice.
Peter: Well, that's easy for you to say! You're flying to Argentina to meet the love of your life!
Jacks: That's just it. I don't know that Paolo's the love of my life, but I've decided to give him the chance to be. Maybe true love is a decision. You know, a decision to take a chance with somebody. To give to somebody. Without worrying wether they'll give anything back. Or if they're gonna hurt you, or if they really are the one. Maybe love isn't something that happens to you. Maybe it's something you have to choose.
Peter : So what do I do?
Jacks: Well, you could start by putting all of those fantasies of true love where they belong, into your work of fiction.

23 Haziran 2010



I'll always love you even if you're enourmous even if it takes months for you to lose this weight, a year. Even if you gain more weight after having the baby, even if you you gain so much weight that i can't find your vagina. I will love you even if i can't find your vagina.


1 Ekim 2009

Perşembe

Sabah uyanıp bilgisayarımı açtıktan sonra, kocaman fincanımda kahve veya yeşil çay içerken google reader'ı açıp bir şeyler okuduğum, okurken de müzik dinlediğim zaman dilimi günümün en mutlu zamanı. Son zamanlarda hep böyle oldu. Akşama doğru içim kararıyor. Yazdan kışa geçerken yaşadığım değişimlerden biri de bu; yazın akşamları severim, sonbaharla birlikte sabahlar daha güzel daha mutlu hissettirir. O yüzden yazları öğleden sonraya kadar uyuyan ben şimdi gece ne kadar geç yatarsam yatayım geç kalkamıyorum.

Pazartesiden itibaren okul başlayacağı için sabah eğlencem bölünecek ancak bölünecek dediğime bakmayın zaten toplamda 2.5 gün okula gideceğim. 4. sınıf olmak böyle bir şey işte, memnun muyum, değilim. Son senemde okulda mümkün olduğunca çok zaman geçirmek istiyorum. Mezun olmak da istemiyorum. O kadar çok şey var ki birsürü sınavlar, yüksek lisans mülakatları, belki iş arayışları... Her şey stres, okulun bitmesini istemiyorum ben hazır değilim hiç.

500 Days of Summer. Şu sıralar en çok merak ettiğim film, uzun zamandır bir film vizyona girecek diye bu kadar heyecanlanmamıştım. Fragmanını açıp açıp izliyorum, o kadar sevdim ki anlatamam. Zooey ablanın hastasıyım zaten kendisi dünyanın en güzel insanı olabilir bence. Ayrıca başka bir film daha var beklediğim o da The Imaginarium of Doctor Parnassus. Johnny Depp, Heath Ledger, Jude Law, Colin Farrel aynı filmde yani daha ne olsun, Tom Waits de oynuyormuş. Fragmanını izledim, çok güzel olacağa benzer ancak 500 days of summer'ın aksine bu filmi daha bekleyeceğiz, marta kadar sanırım.

Friends'i, Seinfeld'i ve How I Met'i tekrar tekrar izlemekten hiç sıkılmıyorum hatta tam tersine ne zaman sıkılsam üçünden birinden herhangi bir bölüm açıp izliyorum, sıkıntım uçup gidiyor.

Kürk Mantolu Madonna hayatım boyunca okuduğum en güzel kitaplar top 10una üst sıralardan giriş yapabilir. Çok süper bi kitaptı, altını çizmekten eskidi kitap. Benim için zaten bir kitabın ne kadar güzel olduğu altı çizilmiş cümle sayısıyla doğru orantılıdır.

Çıkarken acayip ağrıtan sivilcelerden nefret ediyorum. Yani ufacık şey nasıl bu kadar acı verebilir bir türlü anlayamıyorum. 2 gün ağrıyor, bir gün yetmiyor bile.

Son olarak şöyle bir şarkı var himym 502 de çalan, çok çok güzel: Goldspot- Rewind

10 Eylül 2009

Los Amantes Del Circulo Polar

Şans eseri izledim ben bu filmi.
Baktığım her yerde ismini görüyordum.
Tesadüf işte, aklıma esti bugün oturdum başına
Kadere inanan biri değilim, tesadüflerin altında
büyük anlamlar da aramam.
Eskiden işaretlere ve olayların oluş sırasındaki
anlamalra takıktım.
Hayatta karşımıza çıkan her insanın
Bir nedenden hayatımıza dokunduğunu düşünürdüm.
Hala bazen bir şeyler olduğunda
3 saniye geç kalsaydım nesıl değişirdi diye düşünürüm
Bazen yeni bir insanla tanıştığımda
Onun hayatıma nasıl dokunacağını tahmin etmeye çalışırım
Bazen çok kalabalık bi yerde aklımdan geçirdiğim insanla
karşılaşmamın altında başka bir şeyler yattığını da düşünürüm
Ama eskisi gibi değil
Uzun zamandır böyle şeylere fazlaca anlam yüklemiyorum
Raslantı diyip geçiyorum
Düzenden çok kaosa inanıyorum
Ama bu film
Bu film, düşündürdü yeniden
Böyle bir aşka inanmak istiyorum
Ama cesaretin kaderi yenemeyeceğine inanmak istemiyorum
Bazı şeyler bizim elimiizde olmalı mutlaka
O'na doğru koşarken, çabalarken
Bir dizi tesadüflerin
Ya da işte bu kader denen şeyin
Benim çabalarımı sıfırlamasını istemiyorum.
Bazı döngülerin dışına çıkılabilsin
Hayat sürekli tekrarlayan ve dışarıdan bir dokunuşla
değiştirilemeyen bir döngüler bütünü olmasın
Kaderin sadece iki insanı buluşturma görevi olsun
Varsa eğer
Böyle buluşturacaksa kadere sözüm yok
Sonra ayırmasın ama (kaderle pazarlık)
Neyse işte ben sevdim bu filmi
Son zamanlarda ihtiyacım vardı böylesine
Başı, sonu, müziği, sözleri, cümleleri içime kazındı.
Birkaç damla gözyaşı akıttım
Sonra filmi baştan açtım biraz daha izledim.
Bırakamadım.
Birgün hepimizin benzini bitecek ne de olsa
Bitmeyen bir şey yok.
Aşk da bitiyor.
Film de bitiyor.
"Hayatımın en büyük tesadüfünü bekliyorum şimdi"
"Geriye koşmak mümkün müdür? birkaç saat ya da hayatım kadar"
"Hava soğuk olduğunda her şey daha hızlı ve erken olur, tesadüfler mesela"
Benim de böyle bir hikayem olsun, neden yok???

8 Şubat 2009

Nedensiz yere gelen of'lamar vardır ya işte, ben onlara sahibim, taa içimde bir oflama isteğiyle yaşamak çok yorucu oluyor zaman zaman. Can sıkıntısı konusunda kendimi eğittim mesela, gelip gidişini anlayabiliyorum bir de şu oflamalardan kurtulsaydım olmam gereken insan olmaya azıcık daha yaklaşabilirdim.

Dengeye ulaşmam gerektiğini söyleyen bir tarot falım oldu geçenlerde. İki şeyin arasında kalıp birgün birini diğer gün diğerini hissettiğim sürece istediğime ulaşamayacağımı ve bu ikircikli durumun beni "yere oturup ağlayan kız " kartındaki kız gibi yapacağını, hatta benim çoktan o kız olduğumu ve bu durumdan kurtulamayacağımı söyledi fal. Yapmam gereken sabırlı olmak, cesaretle davranmak ama cesareti abartıp gaza gelmemek, iç huzura erişip, dünya görüşümü değiştirmek ve beklemeyi bilmekmiş. Dengeye ulaşmak için çaba harcama gerekliliği beni biraz düşündürüyor, bence denge kendiliğinden gelen bir şey olmalı, yani denge bir miktar sorunu da değil ya vardır ya yoktur. Yoksa durum kötüdür bu kadar. Ayrıca o iç huzara ulaşmayı gerektirecek denge benim hayatıma bunca yıl uğramamışken şimdi niye uğrasın bilmiyorum. Sabır kısmına söyleyecek bir şeyim yok ben zaten bekliyorum, beklemeye devam edebilirim. Tüm hayatımı bekleyerek geçireyim hatta ben, neyi beklediğimi de bilmeyim. Aman be.

Benjamin Button çok üzgün bir filmmiş, çok ama çok üzgün. Ya da üzgün olan bendim bilmiyorum. Hüzün doluydu baştan sona, kayıplar ve kaçırılmış fırsatlar üzerine olduğu için, ayrıca zamanın üzerimizde yarattığı yanılgının ne pis bir şey olduğunu başka bir açıdan anlattığı için güzel. Çok sevdim. En çok da kaptanı sevdim, felsefesi olan adamlara hep hayran olmuşumdur zaten :) İzleyin, mutlaka. O kadar çok şey söyledi ki bu film hepsini buraya yazmak ve sürekli olarak okumak istiyorum ama şu üçü yetsin şimdilik:

"Your life is defined by its opportunities... even the ones you miss. "

"For what it's worth: it's never too late or, in my case, too early to be whoever you want to be. There's no time limit, stop whenever you want. You can change or stay the same, there are no rules to this thing. We can make the best or the worst of it. I hope you make the best of it. And I hope you see things that startle you. I hope you feel things you never felt before. I hope you meet people with a different point of view. I hope you live a life you're proud of. If you find that you're not, I hope you have the strength to start all over again. "

"Everyone feels different about themselves one way or another, but we all goin' the same way. "