sinirli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinirli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2013

Yirmi Beş

İki gün sonra doğum günüm ve ben şaşırtıcı olmayacak şekilde yaşlanmayı düşünüyorum. 25 olmanın 24 olmaktan pek bir farkı yok elbette; altı üstü bir yaş ama niyeyse 25 yaş bir şeylerin mutlak olarak biteceği (bkz:çocukluk), bu zamana kadar yetişkin olamadıysam bile bu andan sonra olmak zorundasın düşüncesiyle kavga etmeye zorlanacağım ve ne yazık ki şu çok korktuğum 30'a doğru saymaya başlayacağım yaş olacak benim için.  Ayrıca 'okulu bitirdin o zaman işe gir, evlen çocuk yap ve hayatının her gününü aynı sıkıcı iş yerinde iş arkadaşlarınla ev eşyaları hakkında konuşarak geçir, eğer bunları yapamıyorsan hayatını boşa harcıyorsun' temalı konuşmaların çılgınca hedefi olacağımız yaşın da ta kendisidir ne yazık ki 25. Tüm bunları 24 yaşında duymadığımızdan değil, tabii ki de beynimizi yiyen insanlar her yaşımızda bir yerlerden türemek suretiyle bizi sinir krizlerine sürükleyebilirler ancak yirmibeşte iş ciddiye biner. Artık ciddileşmenin ve toplumun söylediği her şeyi yapmaya başlamanın net ve kesin yaşına gelmişizdir, bundan sonra yapılacak her türlü aykırı hareket affedilmez sınıfına girecektir.

Şimdi bu söylediklerim size abartı gibi gelebilir ama hiç öyle değil. Ben kendi kafamın içinde 25 olmayla ilgili birtakım mücadeleler verirken tüm bu "yaşın geçiyor sen hala bıdıbıdı..." şeklinde gelişecek cümleleri öngörebiliyorum. Çünkü çevremdeki insanlara bunların söylendiğini duydum, gördüm, şahit oldum. Bizzat bana söylendiklerine de şahit oldum pek tabii zira ben toplum, kültür, gelenekler bikbik diye konuşmayı çok seven teyze kafilesinin çok kez ortasında kalmış, akraba denilen ne işe yaradığı bilinmeyen garip güruh tarafından da evde kalmış şeklinde nitelendirilip hayrına şu kıza bir koca bulalım çalışmalarının hedefi olmuş bir insanım. Biliyorum ki bu yaşımda da bu tarz şeyler azalarak bitmeyecek tam tersine katlanarak artacak. Sonra şunu düşünüyorum bu insanlar, bu düşünceler hepsi sinir bozucu olmanın dışında aslında hiçbir şekilde beni etkilemesi mümkün olmayan şeyler. Kendimi bir şeylerin gerisinde kalmış, olmamış, olduramamış hissetmeme gerek yok. ÇÜNKÜ BU SÖYLENENLERİN HİÇBİRİ BENİM HAYALİM DEĞİL. Sabit bir gelirim olsun diye yaşam enerjimi tamamen sömürecek bir iş istemiyorum mesela. Evlenmek, gelinlik giymek, anne olmak falan hayatımın en temel, en önemli amaçları arasında yer almıyor mesela. Ne yapmak istediğime henüz karar vermemiş olmam da çok normal bence, herkes istediği şeyi, olmak istediği insanı, birlikte yaşlanmak istediği kişiyi falan 22 yaşında buluyor ve hayatını ona göre kuruyor olabilir, o insanlara da saygım sonsuz ama benim onlar gibi olmamam yanlış olduğum anlamına gelmiyor. Hayat bitmiyor, kimse herhangi bir planın gerisinde falan değil. Zaten zamanla ilgili ne biliyoruz da neyi planlamaya çalışıyoruz onu da hiç anlamış değilim aslına bakarsanız.

25 yaşında olmakla ilgili en büyük sıkıntım fiziksel ve ruhsal olarak yaşlanıyor olduğum hissi. Gerçekten bu konuda kendimi sakinleştirmeyi başaramıyorum. Aynaya baktığımda gerçekten çok daha yaşlı bi insan görmeye başladım ve hala çoğu zaman 17den gün almış falan gibi hissetsem de bazen kendimi çok yaşlı yorumlar yaparken yakalıyorum. Hayata bakışım yaş perspektifinden şekillensin hiç istemediğim halde bazen kendimi benden genç insanlara siz daha gençsiniz ilerde anlayacaksınız tarzı konuşmalar yaparken yakalıyorum. Sanki artık daha çabuk yoruluyorum, sanki okuduklarımı daha geç anlıyorum. Beynim ve bedenim biraz yavaşlamış gibi hissediyorum. Elbette yaşlanmaktan kaçmak mümkün değil, hayatımın her dönemi aynı fiziksel ve zihinsel kapasiteye sahip olamayacağımı da biliyorum. Biliyorum bilmesine ama sanırım bunu rahat bi şekilde kabullenmeye ve bu fikirle barışmaya henüz hazır değilim. Bu noktada biraz abarttığımı kabul de edebilirim, 25 öyle aman aman bir yaşlanma yaşı değil ama sanki sembolik olarak çeyrek asır yaşamanın verdiği bir yükü ekliyor üzerime.Çeyrek asır yaşadım da ne yaşadım, o kadar çok bile değildi yaşadığım o zaman neden yaşlanıyorum diye düşünüyorum ve 35ime geldiğimde de bu şekilde hissetmekten korkuyorum. 25 yıl yaşadığımı anlamadım ben, hiç o kadar çokmuş gibi değilken neden o kadar çok? Neden bu kadar yaşlıyız birden bire. Benim tüm kavgam bu. Bu yaşımda bir şey olmak zorunda olduğum ya da hayatımı boşa harcadığım iddialarını falan kendime dert etmeyerek salt yaşlanma fikrine takılıp kalmış durumdayım. O yüzden de  yeni yaşımda da beni mutlu eden şeyleri yapmaya devam etme kararı aldım. Seyahat etmek benim en büyük tutkum, seyahat etmek bir kariyer, bir gelecek planı falan değil ama şu hayatta beni gerçekten ama gerçekten mutlu eden ender şeylerden biri. O yüzden üzerimde herhangi bir baskı hissetmeden, fiziksel ve zihinsel olarak da iyice yaşlanmadan önce seyahat etmek, dünyayı görmek, yeni insanlarla tanışmak istiyorum. Şanslıyım ki bunu yapabilecek imkana da sahibim ve yeni yaşım için bu kararı vermiş olduğum için de kendimle çok acayip gurur duyuyorum.

Yeni yaşım kutlu olsun o zaman, çeyrek asırlık insanım, hey gidi. daha dün bisiklete binmeyi falan öğrenmiştim ben, bir de sanki en son üniversiteyi kazanmıştım. ondan sonra ne oldu nasıl oldu işte o arayı kaybetmişim. bir gün geldi ve yirmi beş yaşında oluverdim. kreşte aşık olduğum çocuğu bile çok net hatırlıyorum. 20 yıl geçmiş olamaz ama olmuş be hocam. neyse çeyrek asırlık Gökçe, yeni yaş yeni maceralar...

14 Haziran 2012

İnsanlar ve Bazı İnsanlar

(2 ay kadar önce çok sinirlendiğim bir an, yazarsam belki sinirim geçer diye yazdığım bir yazıydı. bu konuyla ilgili hala sinirliyim ve sanırım hayatım boyunca da sinirli olacağım. o yüzden yazıyı buraya da koyabilirim, hatta her okuduğumda tekrar tekrar daha çok sinirlenebilirim. bir şeyler ne zaman değişecek acaba?)

çevremdeki birçok insanla bağlantı kurmayı başaramıyorum ve her seferinde bu durum beni şaşırtıyor, inatla şaşırıyorum. şimdiye kadar insanlarla aramdaki bu alakasızlığa alışmış olmam lazımdı ama nedendir bilinmez bir türlü alışamadım. gündelik sohbetler içinde bazen öyle kayboluyorum ki 3 ışık yılı uzakta bir yıldıza gidip oraya yerleşsem ancak bu kadar kopuk olabilirim. 3 ışık yılı gidecek teknolojiye henüz sahip olmadığımdan içimdeki bir başka gezegene gidiyor, o yalnız gezegende kaybolurken durup dinliyorum onları; hayallerini anlatıyor insanlar, kocalarını, ev kredilerini, yeni aldıkları televizyonları, memuriyetin bir başka seviyesine geçmek için çabalarını, inançlarını, kaderi, aslında bambaşka şekilde davranırlarken şükretmenin ne kadar önemli olduğunu, yapacakları çocukları, son model düdüklü tencereleri, başkalarının hayatlarını, uygun salça seçmenin püf noktalarını, dine uygun gelen davranışları, evliliğin nasıl aile meselesi olduğunu, aile kurmanın önemini, kadınların mutlaka anne olmaları gerektiğini, play-offu, bilmem kim futbolcunun efsane pasını, üç odalı evleri, ilaç tedavilerini, "deli" diye yaftaladıkları insanları, hayattan en önemli şeyin sağlık olduğunu, sakin bir hayatın gerek ve önemini... bir sürü şey daha, hepsini dinliyorum ve inanın düşüncelerinin birçoğuna saygı bile duyuyorum. "herkesin hayatı kendine, öyle mutlu olacaksa öyle yapsın, öyle mutlu olunmayacağına inanmam sadece beni bağlar" diyorum. bana göre çarpık onlara göre pek mühim gerçekler olan şeyleri duydukça" ama sen yanılıyorsun" demiyorum, ağzıma bile açmıyorum, gülümseyip kafamı sallıyorum. ezan okunurken müziği kapatır mısın diye rica ettiklerinde benim inandığım şey müzik olduğu halde insanların önemli buldukları değerlerle tartışmıyorum ve müziği kapatıyorum. biliyorum ki müzik her zaman benim yanımda, onu beş dakikalığına kapatmak beni yaralamaz. aynısını ben istediğimde, kimsenin güzel bir şarkı için ezanı kısmayacağını bilerek yapıyorum bunu üstelik. ama ben bunları yapmakla çok büyük hata ediyorum. çünkü ben onların kararlarına, sıkıcı konuşma başlıklarına, hayatlarında değer verdikleri büyük televizyonlara, bozulmayan salçalara, koca bulma yöntemlerine, toplumsal düzene saplantılı hayat tarzlarına, ölüm hiç yokmuş gibi yaşamalarına gülümseyip başımı sallarken söz onlara verildiğinde benim hayallerimin önemsizliğinden dem vurabiliyorlar. istediğim hayatın toplumsal düzende bir yeri olmadığını söyleyip, "bunlar da senin gençlik heveslerin, elbet doğru yolu bulursun bu süreç geçtiğinde" tarzı abuk cümleler kurup, bana acıyormuş gibi bakabiliyorlar. inançsız olmam içimdeki kocaman bir boşluğa, hayalimin evlenip düdüklü tencere almak olmaması da çocuk akıllı bir hayalperest olduğuma işaret ediyor (ki çocuk akıllı bir hayalperest olmak dünyanın en güzel şeyidir, onların bunu kötü bir şey zannetmesi ne ayıp). "üzülme sen de evlenecek birini bulacaksın" gibi bir cümle duyabiliyorum mesela ben. kendilerini tanımlayan şeyin beni de tanımlayacağından öyle eminler. evlenmeden, çocuk sahibi olamadan tam olamayan insanlarız çünkü. hepimiz öyleyiz. ilgi duydukları şeyin tüm insanların ortak paydası olduğunu düşünmeleri var bir de. tüm kadınların anne olmak istediğini, tüm erkeklerin spor üzerine bir fikri olması gerektiğini falan bekliyorlar. ne garip. anne olmakta ya da sporla ilgilenmekte hiçbir kötü yan yok tabii ki, zaten o yüzden insanların hayallerine ve ilgi alanlarına çoğu zaman saygı duyuyor, gülümseyip başımı sallıyorum ama ben kitap yazmayı hayal ettiğimi, kendimde anaç hiçbir taraf görmediğimi ve çocuk istemediğimi, en büyük hayalimin gelinlik giymek olmadığını, ev dekorasyonu yerine sevdiğim bir müzisyenin yeni çıkan albümüne ilgi duyduğumu, dolaşmak istediğimi, dünyayı görmek istediğimi, sokaklarda sabahlamak istediğimi, sadece kadın olduğum için yapamayacağımı söyledikleri şeylerin hiçbirini umursamadığımı, ataerkil kültürden hoşlanmadığımı, yalnızlıktan korkmadığımı, ölüm bilgisini yadsıyamadığımı, nedensiz yere şükretmediğimi ve inanmadığımı söylediğimde veya ima ettiğimde garip bakışlara maruz kalmak zorunda kalıyorum. öyle ayakları yere basmayan bir insan da değilim, yapmam gereken şeylerin bilincindeyim ve sorumluluk alabiliyorum. yaşamak için en azından bir süreliğine sıkıcı bir işe sahip olmak zorunda olduğumu falan ben de kabul ediyorum. ama hayatın bu acımasız gerçekliği içinde bir de herkesin kafasındaki yaşam tarzına uymak gibi bir zorunluluğumuz olmadığını keşke insanlar bir vahiy inmişçesine anlasalardı. çünkü benim anlatacak gücüm yok. çünkü dönüp dolaşıp uzak hisseden ben oluyorum. kopup gidiyorum, ışık yılının neye tekabül ettiğini bilmeden manasız cümleler kuruyorum ve insanlara dair barındırdığım minicik umutlar da ölüyor. işin garip tarafı ise bu bahsettiğim insanların bir şekilde çevremde olması. yoldan geçen adam değiller, belki toplumun tamamını temsil eden bir örneklem grubu oluşturuyorlar ama sanıyorum ki ben çevremdeki insanların benim hayallerime inanmalarını istiyorum. inanmadıkları hayallerimin de neden gerçekleşemeceğini gerçekçi bir şekilde bana anlatmalarını istiyorum, ama bunu sadece hayallerin doğru olana uygun olmaması, toplumsal bağlamda bir yeri yurdu bulunmaması gibi nedenlere dayandırarak yapmalarını istemiyorum. gündelik hayat muhabbetlerinde kopup gitmek zorunda olmadığım bir hayat. çok mu zor? herkes evlilik, nişanlılık hikayelerini anlattıktan sonra benim anlattığım herhangi bir şeyin aman bu da gene şimdi ne abuk subuk şeylerden bahsediyor bakışlarıyla karşılanması büyük haksızlık. sonra insanlar neden günden güne yalnızlaşıyor. işte tam bu yüzden. çünkü bağlantı kuramıyorlar.

sadece gülümseyip kafalarını sallasalar yeter ama asla ve asla bana "gerçek" hayatı öğretmeye kalkmasınlar, net bir doğrudan bahsedip, beni yargılamasınlar. sonuçta herkesin hayatı kendine ve herkes sadece kendi hayatını mahvetme ve düzeltme hakkına sahip. o yüzden başka insanların hayatları hakkındaki düşüncelerimizi kendimize saklayıp kendi hayatlarımıza odaklanırsak mükemmel bir dünyada yaşamanın ilk adımlarını atabiliriz. ya da belki ben de bu düzeni kabul edip ben de onların yaşam tarzlarını eleştirir cümleler kurmaya falan başlamalıyım. belki de ikiyüzlü davranan benim. inanmadığım şeylere saygı duymak zorunda da değilim belki. nasılsa onlar saygı duymuyor o zaman alemin enayisi ben miyim? belki de en güzeli böyle insanları hayatımdan çıkarmam. tabii insan ailesini hayatından çıkaramıyor ama arkadaş ve tanıdık kategorisinde bulunan ve kendimi olduğumdan daha yalnız hissetmeme yol açan kişiler var olmasalar da olur. birilerinden yaşam dersi almak ya da olmak istediğim kişinin yanlış olduğunu duymak zorunda değilim. dünyada tamamen siyah bir alana ya da salt bir yanlış olduğuna bile inanmıyorken birilerinin üzerimden tanımladığı yanlışlık kavramına daha fazla dayanmak zorunda hiç değilim.

21 Haziran 2011

Birçok derdim var Psikolog Hanım, sizi bulmuşken anlatayım.

insanlara psikolog olduğunuzu söylediğinizde size anlatacakları şeylerin sınırı yok. sizi hiç tanımıyor olmaları veya onlara karşı gayet soğuk ve mendebur bir tavır takınıyor olmanızın da hiç mi hiç önemi yok. durmadan, susmadan anlatıyorlar. sırf bu yüzden biri bana mesleğin ne diye sorduğunda nükleer enerji ya da yazılım mühendisi deme kararı almıştım ama henüz bu kararımı uygulamaya koyamadım . her seferinde boş bulunup mal gibi psikolog olduğumu söylüyorum. sonra da bir süre esir alınıyorum. geçen gün başıma çok acayip bir versiyonu geldi bu durumun. direksiyon dersi alıyorum ve direksiyon hocası öyle laf olsun diye sohbet ediyor, ne iş yapıyorsun diye sordu psikoloğum dedim. aa biz de tam psikolog arıyoruz dedi. bi süre sustu. ama ben anladım başıma gelecekleri de bi umut belki adam anlatmaz dedim. öylesine etti belki de o lafı dedim ama o laf hiçbir zaman öylesine edilmez. adamla 3 saat bir arabanın içinde tıkılı kalmışım ve psikologum diyorum, daha fatal bir hata olamaz herhalde. neyse baktım zaman geçiyor hala girmedi konuya, bi sevinçliyim içten içe. meğersem yoğun trafikten çıkmayı bekliyormuş, -neyse en azından can güvenliğimizi düşündü o bile takdire şayan bir çaba.- sonra boş alanda direksiyon çalışırken bana, -hiç tanımadığı bir insan olan bana- karısıyla problemlerini, çocuklarıyla yeni karısı arasındaki anlaşmazlıkları, karısının ona yeterli ilgi göstermediğini ve hatta telefondaki kavgalarını bile anlattı. bu konuşma boyunca adama neredeyse hiç tepki vermemiş ve gayet ilgilenmez görünmüş olmam hiçbir işe yaramadı. haa evet aslında bi aile terapisti görseniz iyi olabilir, ben bir şey diyemem dedikçe daha çok anlattı. o mu seans yaptı ben mi yaptım belli değil. hem araba kullanıyorum hem saatlerce adamı dinliyorum hem de üzerine para veriyorum. lan?? olur mu böyle iş .oluyor işte. bu zaman kadar dinlediğim yavan hikayelerin haddi hesabı yok. kuaförde kocalarını anlatanlar, çocuklarından dert yananlar. sence ben nasılım, vücut dilimi yorumlasana diyenler. bende ne hastalık var hadi bulsana diyenler... yoruldum arkadaşım. bana ne, zerre kadar ilgilenmiyorum. hiçbir psikologun da bu hikayelerle ilgileneceğini zannetmiyorum. para almadığım sürece hiç tanımadığım insanların derdini dinleyerek ömür mü geçer. bir de cevap vermediğinde sinirlenip ne biçim psikologsun falan diyorlar ya ona da acayip hastayım, sanki amme hizmeti yapıyorum anasını satıyım. sokağa bi stand açayım "dert dinlenir, bedava" falan yazayım da herkes rahatlasın ben de rahatlıyım. iş yerinde ayrı dert sokakta ayrı dert. valla nükleer enerji mühendisiyim bundan sonra. kimse nükleer enerji mühendislerine dert anlatmaz. haa ilginç bi meslekmiş diyip geçerler. ben bile bilmiyorum mühendislerin ne yaptığını da teyzeler amcalar hiç bilmez, toptan kurtulurum. gerçi iş yerinde personelden kaçmanın imkanı yok, psikolog hanım bir şey söyleyin. ya ne söyliyim yani. dedikodu yaparken insanlar, ben neden olaya uzman görüşümle dahil olmak zorundayım. dedikodu yapılacaksa ben de yapayım. iki kişi kavga ediyor psikolog hanım orta yol bulsun. hay psikolog hanım kadar ortama taş yağsın da taşlarla oyalanırken millet beni unutsun yani.

20 Şubat 2011

ve evet böyle de bir gerçek var. thom yorke gene haklı. her zaman haklı

"Thom Yorke wrote ‘Creep’ after being rejected by a girl he was infatuated with while studying at Exeter University in the late ’80s. Yorke says it is about being in love with someone, but not feeling good enough, declaring, “There’s the beautiful people and then there’s the rest of us."

Şimdi bu bir gerçek. dünyada bir güzel insanlar ve onlara sağlanan olanaklar var bir de geri kalanımız ve sürekli bu gerçekle yüzleşme zorunluluğumuz. sen ne kadar benim için önemli değil dersen de tüm dünya için önemliyken ve sen o dünyada yaşamak zorudnayken mutlaka gelip bir yerden çarpıyor bu gerçek. kaçamıyorsun, tiksiniyorsun ama kaçamıyorsun. özgüven diye bir şey olmuyor zaten ve sırf bu nedenle bir sürü şeyi eline yüzüne bulaştırıyorsun. sonra doğru düzgün beceremediğin her şeyden sonra özgüvenin biraz daha yara alıyor. kısır döngünün içinde kayboluyorsun. öyle bi dünyada yaşıyoruz ki insanların birilerine güzel ya da çirkin demeden geçirdikleri gün yok. saatlerce oturup, televizyonda, sokaklarda sadece dış görünüşleri üzerinden insan değerlendirmeyi hobi edinen kişiler var. başkaları hakkında bir şey söylecekleri zaman akıllarına ilk gelen şey dış görünüş ve daha neler neler. sonuçta birini seviyorsun o seni istemiyor ve sen direkt olarak görünüşünle ilgili bi eksiğin olduğunu düşünüyorsun çünkü bize o kadar öğretilmiş ki bu ve insanlar o kadar takmış durumdaki güzelliğe ben çirkinim o yüzden beni istemedi diyorsun kendine. işin kötü tarafı, asıl neden de genelde bu oluyor. çok adaletsiz. kimse görüntüsünü seçemiyor ama bu görüntü nedeniyle yargılanıyor, dışlanıyor. sevilmiyor. ne biçim iş bu ya. lanet olsun yani. belki de dünyadaki en yaygın ayrımcılık şekli bu ama kimse başka ayrımcılıkalra verilen tepkiyi vermiyor. sanki herkese bu düzen doğru geliyor sanki bir insan sadece etten hapishanesine bakılarak anlaşılabilir, onun sevilemez olduğuna da 2 dakikada karar verilebilir gibi. çok doğal, hiç sorgulanmaya bile gerek duyulmayan bir gerçek. dünyada bir güzel insanlar ve bir de geri kalanlarımız. aynen öyle thom. her zaman da öyle olacak.

bir de sanırım ben çok fazla radiohead dinliyorum bu aralar, hep bir creep kafasındayım hep bi kaybolmak, varolmamak istiyorum. ve thom yorke benim kafamda konuşuyor sanki sürekli. şimdi bir de dans edyor tabi, gözüm kapayınca lotus flower dansı da görmeye başladım. ayrıca da şuna da bir baksanız güzel olabilir yeni albümü kutlarken.
50 incredibly geeky facts about radiohead

17 Şubat 2011

Aşk çok doğal bir şeymişti, bana da olsunmuştu!

Biraz önce, geçen yıl sevgililer gününden sonra yazdığım yazıyı buldum taslaklarda. Bir vitrinin camında yazan "love is natural" cümlesine takmışım giydirmişim de giydirmişim. Bu yıl o cümlelerden görmedim gerçi, aslında bu yıl kalp bile görmedim sağda solda. Sanırım insan bir şekilde çevresindeki uyarıcıları yok saymayı başarıyor belli bir nefret etme sürecinden sonra. İnsanların birbirlerini sevmesini,aşık olmasını vesaireyi saçma bulmuyorum, gerçekten. Her ne kadar tüm o aşk ve dramanın mutlaka bir sonu olduğunu düşünsem de yaşadıkları süre boyunca bunun tadını çıkarabilirler. Ama ben sürekli kalplere, ayılara, çikolatalara, love is natural yazılarına maruz bırakılmak zorunda olmaya ve sevgililer gününde sevgilisi olan insanların çok üstünlermişçesine sevgilisi olmayanlara "ama üzülme bir gün senin de olur, darısı başına, allah sana da benimki gibi bir sevgili versin, ben şanslıydım sen de olucaksın ve bir sürü zırva" şeklinde cümleler kurmalarına hatta daha özelde bana böyle cümleler kurmalarına çok acayip gıcığım. Love is natural anam, size öyleymişti ama anlamadığım şey aşkın o kadar doğal gelmemesi. Olmuyor bana yani, bu kadar doğal ve temel bir şeyse ben kendim bir freak of nature olduğum için olmuyor herhalde ya da gerçekten o kadar doğal bir şey değil. Gerçekliği de tartışılır zira gerçek nedir arkadaşım bak bu çok derin konu hiç girmeylim şimdi. Siz kutlayın sevgilinizle güzel güzel ama arada üç dakika durup bana "umut dolu konuşmalar" yapmayın. reca edicem. Vitrinlerideki kalpleri ve yazıları yok saymayı bir şekilde öğrendim ama kulağımın dibinde birileri bana kendi aşklarının güzelliğini anlatıp aynısından bir de benim için dilediklerinde duymazdan gelemiyorum. Yani henüz gelemiyorum eğer bir şekilde yıllarca devam edecekse bu geyik belki bunları yok saymayı da öğrenir bünyem. Yeni bir savunma mekanizması mı geliştirir bilmiyorum ; anlık sağırlık mesela veya böyle onlar konuşurken içeriden bir müzik çalmaya başlar. Ah ne güzel olur. Sevgililer gününden vallahi billahi nefret etmiyorum ben insanlardan nefret ediyorum, günün ne suçu var.