30 Nisan 2010

Örnek olarak kola ve tavan, şarkı olarak foxey lady var.

İçime dert olan bazı mevzular var, üzerine düşünmeye bile korkuyorum. Rahatsız olduğumu bilip olmuyormuş gibi yapıyorum, zamanla nasılsa geçer denilen şeyler bunlardan bazıları. Zamanla neyi kast ettiklerini bi anlasam; 50 yıl bir zaman dilimi 10 gün de öyle. Yani zamanın geçirici bir etkisi olduğuna inanıyorum ama buradaki "geçirici" kelimesini her türlü anlamıyla düşünmek serbest. Bazen biri bazen diğeri bazen ilginçtir ikisi birden. Galiba Ferzan Özpetek haklı bazı şeyler bizle kalıyor istemesek de. Öyle zamanmış mekanmış uzaymış suymuş lost adasıymış, olmayınca olmuyormuş. İşte tam da böyle zamanlarda düşüncelerimi duymamak için müziğin içinde kaybolmak istiyorum, mesela şarkıları dinlerken sadece gitarlara odaklanayım şarkı dinlemeyi tam konsantreli bir iş haline getireyim istiyorum. Size garip bir şey söyleyeyim mi ben oturup hiç jimi hendrix dinlemedim, çok ayıp sanki o yüzden bugün düşünce bulutlarından ayrılıp jimi hendrixle havamı bulayım ayaklarımı uzatarak tavana bakayım diyorum. İnsanlar bence birinci olarak kolanın farklı şişelerde farklı tatlar aldığını -mesela cam şişedeki kolanın tadı hoşken plastik şişedeki berbattır- ikinci olarak de tavana bakmanın gerek ve önemini fark edemiyorlar. Bunlar önemli ve geçerli şeyler. Ama işte cam şişede kola bulmak ayrı bir olay. Hayat önümüze plastik şişeleri koymuş, biz de cam yok diye plastik olanı alıyoruz halbuki birkaç kişi cam şişedeki kola için mücadele etse hiç olmadı 5 mahalle bakkalından ikisinde bulabilirdik. Ama bulamıyoruz eh amca madem kutu kola ver diyoruz. Demesek güzel olabilir sanki. Bu da içime dert olmuş mevzulardan biridir ki ben yılda iki kere falan kola içerim. Kola sevmem. Tavana bakmayı severim.

22 Nisan 2010

Buraya aklınıza gelen bir şarkı sözü koyun.

Ben blog yazma konusunda motivasyonumu kaybediyorum galiba, aklıma bir şeyler gelmiyor değil ama yazmaya o kadar çok üşeniyorum ki, aman boşver diyorum. Son günlerde mezuniyetimi sık sık düşünüyorum, hani amerikan filmlerinde "it's the end of the world as we know it" cümlesini ota boka söylüyorlar ya ben de mezun olacağımı düşündükçe "it's the end of the life as i know it" diyorum. Çünkü gerçekten bildiğim tek hayat öğrencilik, hayatım boyunca öğrenciydim, yıllar yıllar boyu. Bu duruma o kadar alışkınım ki bitiyor olmasını düşündükçe içim daralıyor. Ben hazır değilim ama kimse de hazır mısın diye sormuyor.

Supernatural'daki cennet tasvirine bayıldım. Yani insanın en güzel anılarını tekrar tekrar yaşadığı ve kendine ait bir dünya inşa edebildiği zamansız bir boyut fikri hoşuma gitti. Cennet diye bir şeye inanmasam da olsaydı eğer böyle olmasını isterdim. Ben eskiden cennet varsa insanın orada en mutlu olduğu yaşında en sevdiği insanlarla birlikte olduğunu, yaşarken hayal ettiği ama gerçekleşmeyen her şeyin gerçeğe döndüğü bir hayatı yaşacağını hayal ederdim. Bu da güzel bir cennet fikriydi. Ama ne yaparsın yok öyle bir şey.

İnsanlar garip canlılar, öyleler. Kurban'ın insanlar şarkısında çok da güzel anlattığı gibi biri bir şey derken diğeri susar, aynı olaylara iki ayrı uçta tepkiler verip kendileri dışında herkesi suçlayabilir, sorumluluk almaktan kaçınmak için sorumluluğu almanın gerektirdiği enerjiden fazlasını harcarlar, saldırır, uydurur, saçmalarlar. İşin garibi hiç de anlaşamazlar ki bence anlaşmak gibi bir gayretleri de yok öyle olduğunu iddia etmelerine rağmen. Sanıyorum ki insanların istedikleri tek şey haklı olmak, haklı çıkmak ve ben diyebilmek. Bazen çok sıkılıyorum hepsinden.

11 Nisan 2010

I'm not here, This isn't happening

Bazı günler beni bıraksalar saatlerce, sayfalarca yazabilirmişim gibi geliyor, beni bırakmıyorum. Her şeyi kafamın arka tarafında duran çöp sepetine atıyor kapağını kapatıyorum. İnatla yazmıyorum. Yazmaktan korkuyorum. O sayfalarca yazdığım şeyleri tek bir tuşla sileceğimi biliyorum. Gittikçe zorlaşıyor hayatta kalmak ve gittikçe zorlaşıyor ölmek. Büyümek diyor bazıları buna, ne biçim kelimedir büyümek. Her kelime gibi çok fazla tekrarlayınca anlamını yitiriyor ama sanki bu çok tekararlanmadan da anlamsız. Artık olan bitenle ilgili hiçbir fikrim yok, eskiden birkaç teori bulur, hiç olmadı 2-3 tespit yapardım, anlamaya çalışırdım. Nice zamandır o da terk etti beni. Gözlem bile yapacak gücüm yok, yorgunum. Belki kendimden fazlasıyla sıkıldığımdan belki de hayatla ilgili tüm tespitlerin aslında hep komik olduğunu fark ettiğimden kendimi de pek ciddiye alamaz oldum. Ne var ki bu durum nefes almamı kolaylaştırmıyor. Bir yandan sinirliyim bir şeylere neye olduğunu da bilmiyorum boş bir sinir, herkese, kimseye, her şeye. Amaçsız ve savruk hissediyorum. Doğru kelime savruk bence, evet evet öyle. Hem göreceli olarak fazla tekrarlara bağışıklığı olan bir kelime.

Neden sorusu yıllarımı çaldı benim, neden sorusuna sinirliyim, sonunda hiçbir neden bulamadığım için savrulmuş olmama da anlam veremiyorum. Gelecekle ilgili senaryolar yazmak en sevdiğim şeydir, siz bilmezsiniz. Artık senaryolara bile sinirliyim. Yaşamak değil onları çekmek ve bir filmin içinde dondurup tekrar tekrar ve tekrar izlemek istiyorum. Tüm bu sakin karmaşayı belgelemek, kendimi parmakla gösterip gülmek sonra da üzülmek istiyorum. Gerçek bir film hayata benzesin diye boşuna demiyorum. Hayat böyle insanı parmakla gösterip önce güldürür sonra da mal gibi reklamları izlerken ağlatır. Budur yani. Çok derin anlamlar falan yok. Şu hayatta inandığım hiçbir şey yokken ölümün net bir son olduğunu, ilahi adalet, karma, şans, amaç, kader, anlam kavramlarının aslında tıkırdayan teneke kadar anlamsız birer ses çıkardığını düşünürken her şey biraz daha zor -ironik bir şekilde- daha anlamsız. Buna rağmen özgür hissedemiyorum. Hiçbir düşünceye, kavrama sıkı sıkıya sarılamıyor, insanlara bile zar zor bağlanabiliyorum. Birçok konuda kendimi dayanak alıyor yine de insanları dinlemeye çalışıyorum ve görüyorum; oralarda hiçbir şey yok cam fanusun içindeyim sanki -orta okulda adı geçen sürtünmesiz ortamda gibi- dışarıdan teğet geçen insanları izlemekle geçecek bir zaman yanılgısı ömür dedikleri de. Belki.

kafamın içinde dönüp duran şarkı, bu sorunun cevabını birgün bulurum belki, aramaya devam edebilirsem.

4 Nisan 2010

Plansız- Şimdili

Ferzan Özpetek'in son filmi Mine Vaganti'yi çok çok sevdim. Filmde bana dokunan ne olduğunu tam bilemediğim bir şeyler vardı, belki renklerden belki müziklerden belki de filmin son 10 dakikasından kaynaklanıyordu, ama çoğu insanın aksine ben filmden rahatlamış, hafiflemiş çıkmadım. Mideme bir şeyler oturdu. Tomasso karakterinin "bazı şeyleri bırakmayı bilmiyoruz, gerçekten önemli olan şeyler biz istemesek de bizimle kalır geri kalanlara böyle inatla tutunmanın ne anlamı var" temalı konuşması sanırım filmin en beğendiğim yeriydi. Çünkü bence de gerçekten önemli olan şeyleri unutmaya, bırakmaya çalışsak da onlar bizle kalırlar, diğer anlamsız şeylere hayatın anlamı gibi tutunmaksa zaman ve ömür kaybıdır, kendimize yaptığımız en büyük işkencelerdendir. Niye bilmiyorum bunu buraya yazmak istedim. Son zamanlarda yazmak isteyip de yazamadığım onca şey içinden bunu seçip yazabilmeme de sevindim. Gerçekten uzun bir süredir çok düşündüğüm halde düşündüklerimle ilgili yazacak enerjiyi bulamıyorum. Duygu kapılarını açtım ve içinden güzel şeyler çıkmıyor, belki yazınca gerçeğe dönüşecek her okuduğumda yüzüme çarpacak diye korktuğumdan oluyor bunlar. Neyse bu sefer de böyle geçip gitsin her duyguyu düşünceyi tekrar tekrar hatırlamama gerek yok, hem güzel gidiyor hayat son günlerde, çok eğleniyorum, yaşadığımı hissediyorum. Gelecekle ilgili planlara ara verdim, gelecek gelmeyebilir, şu an buralarda. Hayatım nereye gidecek? sorusundan hayatım gidiyor ve ben şu an bunun farkındayım cümlesine geçiş yaptım. İştir,paradır ve okul bitince yapılması gerektiği söylenilen her şey umrumda değil. Şu an dinlediğim şarkı, yediğim elma umrumda sadece. Bu kadar.

24 Mart 2010

Yüreğimin Sol Kapağı Burkuldu

Bir gün de şu bloğa şuraya gittim, onu yedim çimlerde yuvarlandım falan diye yazı yazsam ya. Bak mesela bugün kütüphanede ders çalıştım ondan önce de şuh kadın pozları verdim. Hadi yalan söylemeyim fotoğraflarımı beğendim ama hepsi şuh kadın pozu değil yani, bir insan görmüşüm de çok sevinmişim gibi yapmaya çalıştığım pozlar da var. Her neyse başka naptım? kivi ve portakal seçtim çok anlıyormuş gibi, eve gelince muz yedim. Yok ya çıkmıyor benden böyle yazı yiyip içtiğim çok da arkadaşım yazmaya üşeniyorum ben, çok üşengeç bir insanımdır ayıptır söylemesi. Geçen hafta çok eğlendim ama söylemeden edemeyeceğim, çeşitli rezillikler ve çeşitli sosyal aktiviteler neticesinde hizmet sektöründen de bi soğudum doğrusu. Okulun son dönemi ya koy götüne gitsin eğlenelim gezelim havasındayım çok şükür ama sınavlar, toefl, ales falan gözüyle gülüyor bana hissediyorum. Hayır ben sınavları ve okuldaki dersleri, sunumları bu kafayla halledersem kendimi superhuman falan ilan edeceğim, aha burdan da sözümdür. Bir de düşünüyorum mesela yüksek lisansa girsem deve yüküyle para verecek tübitak, bu kadar ödüllendirici bir sonuç için bende çabanın bu kadar az olması da kendimi bir sorgulatıyor, sonra çok çok pişman olacağım biliyorum ama hadi hayırlısı. Yarın da kişilik sınavı var, böyle diyince birileri bizim kişilğimizi test ediyormuş gibi anlaşılıyor ama yok öyle bir şey olsa olsa sabrımızı test edebilir bu dersin sınavı. Alttan alıyorum, notum yükselmezse çok darılırım.

Tüm sıkıntılarına iyi gelecek en bi güzel şarkı ve en bi komik videosuyla aranızdan ayrılıyorum. Dominostan kubilay'a ikinci pizzadaki 4tllik farkı almadığı için teşekkürlerimi gönderiyorum, favorimsin dominostan kubilay.


Grup Vitamin - Al AÅ�kını Sok Gözüne
Yükleyen srknbrmn. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.

17 Mart 2010

Hikayesiz

Bugün bir alışveriş merkezinin yemek katında lazanyamı yerken ağlamaya başladım. Aynı hocamın anlattığı -ve anlatmasıyla beraber gözlerimin benden bağımsız yaşlarla dolduğu- hikayedeki kız gibi nedensiz yere, sanki bir anda ağlamaya başlamak dünyanın en normal şeyiymiş gibi ağladım. Tam lokmalarımı ağzımda yuvarlayıp gözlerimin yaşlarını silmeye çalışırken hissettiğim şeyin bilişsel parçalarıyla bağlantı kuramadığımı, bu duygunun elbet bir de düşünce boyutunun olduğunu ancak şu anda duygu ve bilişler arasında belki milyonlarca kilometre mesafe bulunduğunu kendi kendime açıklamaya çalışmamın akabinde kendime bi siktir git dedim. Hayatın her anını psikoloji terminolojisi çevresinde anlatılabilecek şekilde yaşayıp, ota boka anlamlar yapıştırıp, analiz edip durmama gıcık oldum, kendi dışıma çıkıp suratıma bakarak bi sus iki rekat diyesim geldi, her şeye bik bik, neymiş duygu varmış ama bilişsel parçalarla bağlantım yokmuş, peh. Neyse zaten yemeğin bitmesine yakın sanki biraz önce ağlayan insan ben değilmişim gibi yerimden kalktım ve biraz önceki duygulardan eser kalmamış şekilde saçımı düzelttim, nereye gittiğimi bilmeden yürümeye başladım. Bir alışveriş merkezinde olmanın verdiği mekansal dezavantaj nedeniyle içimdeki boşlukları çeşitli mağazalardan bir anda aldığım çeşit çeşit şeyle doldurmaya çalıştım. Alışveriş merkezlerini neden sevmediğimi bir kez daha anladım, insan kendini kötü hissettiğinde böyle yerlerden birindeyse mutlaka bir şeyler alıyor, engel olamıyor. Hele benim gibi alışveriş merkezlerinde huysuz ve mutsuz olan insan tam da istedikleri müşteri tipine uyuyor. Sırf bu yüzden de kendime ekstra gıcık oldum, romantik komedilerdeki loser kadınlardan biri haline dönüşmüş gibi hissettim. Zaten büyüdükçe iyice nevrotik bi insan oluyorumi yemek yerken ağlamalar sonra alışveriş yapmalar bir çikolatam eksikti dört dörtlük klişe kadın karakter olmama ya pek tatlı seven biri değilim neyse ki.

Ve bugün tanımadığım herkesin yüzüne uzun uzun baktım, sanki korkmuyordum, gözlerden bir şey öğrenebilirim, daha az yalnız hissederim diye düşündüm, olmadı. Kısmet.

En sevdiğim de bir otobüsün içindeyken dışarıda duran insanlarla göz göze gelmek, bundan ayrı bir zevk alıyorum. Belki sadece o an yaşanan ve bir sonraki an hareket halindeki otobüsle birlikte kaybolan, sanki can havliyle kısacık bakmışsında silinmiş gibi gelen, buğulu göründüğünden değerli olan olduğu için. Çocukluğumdan beri inatla bakarım otobüslerde otururken. Bugün durakta çocuğun biri uzun uzun bana baktı, sanki foyam meydana çıkmış gibi hissettim, hiç korkmadan bakmaya karar verdiğim günde gözünü hiç kaçırmayan bir insanla karşılaşmam da belki şans, belki şanssızlık. Belki o da duraklarda beklerken otobüsün içindeki insanlara bakmayı seven biridir, o kısa anda giden değil de gidişi izleyen kişi olmak rolüdür. Bilemedim.

Alexi Murdoch çok üzüyor beni, dinlemeyeceğim artık.

Akşam 10 otobüsünde karşılaştığım çocukla 9.10 otobüsünde karşılaştım. Hayattan büyük beklentilerim yok, hiç olmadı, bunu da bana çok görmediği için teşekkür ederim.

9 Mart 2010

Bekleyen

Gideceğim yerler, dolaşacağım ülkeler, tanışacağım insanlar, söyleyeceğim büyük sözler hep aklımda. Bazı günler içimde inanılmaz bir potansiyelle uyandığımı hissediyorum, sanki her şeyi yapabilirmişim, her yere koşarak gidebilirmişim, düşüncelerimi tam istediğim şekilde ifade edebilirmişim gibi geliyor. Gözümü kapatıp güzel günleri en küçük ayrıntısına kadar hayal ediyorum, neler söyleyeceğimi, neler yiyeceğimi bile düşünüyorum, gökyüzüne bakıyorum bulutlardan şekiller yaratıyor kendimi onların üstünden aşağıdaki insanlara bakarken görüyorum. Sonra bir an geliyor tüm potansiyelimi hayal kurmayla yok ettiğimi, gökyüzünden yere doğru bakmaya başladığımda tüm enerjimin tükenmiş olduğunu fark ediyorum. Tam olarak kurumuş gibi oluyorum, sanki 1 saat önce her yere koşarak gitmeyi başarabilecek kız aniden ölmüş gibi. Susuyorum. Ve günlerim böyle geçiyor, içimde bir şeyi başarmaya, uçup gitmeye, cesur olmaya dair ne varsa kısa zaman aralıkları içinde hayallerimle birlikte kayboluyor, her kayboluşunda bunun yasını tutuyorum ve her yas biraz daha eksiltiyor beni. Eğer gerçekle bağlantı kuramamaya devam eder, hayallerimi ellerime almaya başlayamazsam içimde her şey mümkünmüş gibi gelen sabahlara bir daha hiç uyanamayacğım diye korkuyorum.

Sahi ya hayallerin gerçeğe dönüşmesi için ne kadar beklemek gerekir? Bir ömür çok fazla değil midir bunun için? Belki de herkese özel, ayrılmış bekleme zamanları vardır ve onu kaçıranlar için hayat sürekli bir yas gibi devam ediyor olabilir, elden kaçırılmış bir hayatın yası.. Hayallerin öldüğü ve istediğin her şeyi yapabilirsin sabahlarının olmadığı bir hayata ne kadar dayanabilirm?

Though I have the strength to move a hill
I can hardly leave my room
So I sit perfectly still
And I'll listen for a tune
While my mind is on the moon

And If I stumble, and if I stall
And if I slip now, and if I should fall
And if I can't be, all that I could be
Will you? Will you wait for me?

Cause everywhere I seem to be
I am only passing through
I dream these days are about the sea
I always wake up feeling blue
Wishing I could dream of you

6 Mart 2010

Hayal Kurucu

Bana bir şeyler oldu, ne oldu bilmiyorum. Buraya bir şey yazasım yok, yaşadığımı anlayasım yok. Kocaman bir boşluk, günlerim sanki hiçbir şey düşünmeden geçiyor. Deniz yıldızı patrick gibiyim kısaca özetlemek gerekirse, beynimin içi çöl. Hani bıraksalar tüm gün boşluğa da bakarım. O kadar da olmayım bari diyip ya bilgisayara ekranına bakıyorum ya da kitaplara. İyi ki Umut Sarıkaya var diyorum sonra, o da olmasa gülüp eğleneceğim yok. Ama bugün Alice'de dün de Eyvah Eyvah'da güldüm, demek ki gülüyorum ben ya. Soul Kitchen'ın soundtrack albümünü aldım geçen gün, sabahları dinleyeceğim müziğime kavuştum, özellikle sabahları seçiyorum dinlemek için funktır souldur, r&bdir pek bi iyi geliyor. Yok yok ben çok abartıyorum pek de kötü değil hayat, yaşayıp gidiyorum işte, daha ne istiyorsam. Bilmiyorum. Sanırım hepsi benden ötürü kimseden değil.



radyoda every breathe you take çaldı, sevindim nedensizce.

2 Mart 2010

Banyodaki Saat

Kendimi bildim bileli bizim evin banyosunda çalar saat vardır. Klozete oturan kişinin tam karşısında, rahatlıkla görebileceği şekilde konumlanmış alarmlı bir saat bu. Yıllar geçtikçe şekilleri değişti ama hep banyonun aynı köşesinde durup durdular. Bu durum bana pek tabi ki çok normal geliyordu sonuç olarak içinde büyüdüğüm ortam buydu, bana göre banyoda saat olması oldukça olağan bir şeydi. Ancak ne zaman başka insanların evlerine girmeye çıkmaya başladım, çocuk halimle banyolarda saatler aradım ve bulamadım, ne zaman evimize gelen insanlar "sizin banyonuzda neden saat var" diye teker teker sormaya başladılar, o vakit bizde bir garipliğin olduğunu anlamaya başladım. Ve evet gerçekten garipti, banyo bir çalar saat koymak için en alakasız yer olabilirdi. Koskaca evde salon ve mutfak dışında hiçbir odada saat bulunmazken banyomuzda her zaman bir tane vardı. Ve gerçekten sabah kalkmak için babamın o saati kurduğunu da hatırlarım. Uzun zamandır bu işleviyle kullanılmıyor gerçi ama ben küçükken şöyle arkasından bir düğmemsi şeyin çevrilmesiyle kurulan saat versiyonumuz alarm görevi de üstlenirdi. Neyse banyodaki saat olayını sorgulamayı bırakmış eve gelen misafirlere de "valla öyle işte" cevabını reflekmisçesine vermeye alışmışken olay bambaşka bir gariplik boyutuna taşındı geçen gün. Duşa girdim şampuanların koyulduğu bölmede küçük çalar saatle gözgöze geldim. Bunu takiben de "neden" diye sordum tabi ki. O saat pencerenin kenarından kalkıp buraya kadar yürümüş ve zıplayarak yukarılara mı çıkmıştı? O saati kim oaraya koymuştu, hangi insanın duşa kabin içinde saate ihtiyacı olurdu? Bu sorular kafamda bulutlar halinde dolaşırken eh yeter be diyerek cevap aramayı bıraktım. Madem burdaymış bari ben de kaç dakikada duş alıyormuşum ona bakıyım dedim. Yeminlen 10 dakikadan kısa sürüyormuş duşum. Anneme kapak olabilir artık, ahan da saate bile baktım 9 dakika sürüyormuş diyebilecek objektif kanıtlarım bile var. Oraya hangi amaçla geldiğini bilmiyorum ama benim bir işime yaradı. Zaten birkaç gün sonra eski yerine geri döndü ufak saat. Bilmiyorum belki yıllardır orada durup durmaktan sıkılmış, azıcık suya çimeyim diye düşünmüştür.

22 Şubat 2010

İki Şarkı

Son günlerde iki şarkının fazlasıyla hastası olmuş durumdayım. Sürekli bu şarkıları duyuyor, doyamıyor, başa sarıp tekrar tekrar dinliyorum. Ve böyle durumlarda hemen her zaman olduğu gibi biri yollarda en çok dinlediğim diğeri de evde dinlediğim şarkılar haline geldiler. Bu ayrımı asla isteyerek yapmıyorum ama nasıl oluyorsa yolda dinlediğim şarkılarla evde dinlediğim şarkılar farklılaşıyorlar ve ben de onları öyle benimsiyorum, kavga ettirmiyorum. -bu demek değil ki şarkıları hep aynı şekilde dinliyorum ev şarkısını yolda da dinlerim ama işte istatistiksel bir üstünlük bahsettiğim-

Son günlerimin ev şarkısı Alexi Murdoch'dan All My Days yol şarkısıysa Zeppelin'den Tangerine.İşin güzel tarafı şarkıları ilk defa duymuşum da aman tanrım yeni şarkılar keşfettim gibi bir halde olmamam. Gayet bildiğim daha önceden de dinlediğim bu iki şarkıya aşırı sevgi gösterme eğilimindeyim sadece. Bana oluyor arada sırada, bazı şarkıları doğru zamanda dinlememişsem onları gözden kaçırabiliyorum hem bence bazı şarkıların dinlendiği yaş ve mevsim çok çok önemlidir. Mesela bundan beş yıl önce Led Zeppelin dinlediğimde yaptıkları müziğe hak ettikleri krediyi verecek durumda değildim, kimi şarkılarının güzelliğini gerçekten anlayamıyordum. Böyle birçok grup birçok müzik türü sayabilirim. Mevsim konusu ise daha hassas. Bazı albümler kışa yakışır mesela onları ilk defa yazın dinlemek üzerimde aslında yaratması gereken etkiyi yaratmasına engel olabilir, sonra kış geldiğinde tesadüfen bir şarkıyı dinleyip "yahu ben bu albümü niye gözden kaçırmışım" gibi tepkiler vermişliğim de çok olmuştur. Yani demem o ki her albüm, her grup ikinci-üçüncü şansı hak eder. Şimdi dinleyip anlayaamdığım, sevmediğim bir şarkıyı 2 yıl sonra veya başka bir günde dinlediğim de çok sevip bağrıma basabilirim. Bu durum beni mutlu da ediyor. Ipodda duran ve birgün tesadüfen fark edilen şarkılar da hayatımın heyecanı vallahi.

Şarkılardan All My Days'daki even breathing feels alright sözüne bayılıyorum. Böyle bir cümleyi kuracağım günü ben de iple çekiyorum. Kendini yaşarken doğru hisseden bir insan cümlesi.



İkinci şarkı Tangerine'de adını koyamadığım, tam olarak ne olduğunu bulamadığım bir çekim var. Bu kadar az sözle bu kadar çok şey söyleyebilmesi belki. Robert Plant'ın sesinden "the hours, they bring me pain" sözünü duymak daha çok acı veriyor, gerçekten.