nostalji. bu tek kelime beni bir süredir çok meşgul ediyor. ankara'yı düşünüyorum. ankara'da geçirdiğim kışları ve sonbaharları. ankara'nın romantize edilecek bir tarafı olmadığının farkındayım. güzel bir şehir değil ama geçmişimi ankara'dan bağımsız düşünemiyorum ve bu durum ankara'yı istesem de istemesem de kişisel tarihçemin ortasına koyuyor. ondan bağımsız bir çocukluk ve gençlik yok benim dünyamda. ankara kadar bana tanıdıklık hissi veren, huzurla, acıyla, ölümle, mutlulukla ve depresyonla eşleşen başka hiçbir yer de yok.
mevsimlerin olmadığı bir şehirde yaşıyorum şu an. her daim yaz, hava hep sıcak ama son iki gündür yağmur yağıyor ve güneş yüzünü niyeyse hiç göstermedi. böyle havalarda nostaljinin ağırlığıyla baş etmek iyice zor. sonbaharları heyecanla beklerdim her yil ankara'da. ankara'ya karanlığın, yağmurun ve soğuğun yakıştığını söyledim hep. bitmeyen öğleden sonrası yağmurları, evde tek başıma içtiğim kahveler ve camdan baktığımda gördüğüm hep aynı manzara. yıllar ve yıllar boyu hiç değişmeyen manzara. 20 yıl aynı pencereden aynı dışarıya bakan ben. bu yazdığım cümlelerin hiçbirinde herhangi bir olağanüstülük yok. ama ben kendimi bu sıcak memlekette soğuğa ve yağmura özlem duyarken buluyorum. ama daha çok ankara'daki yağmura ve karanlığa özlem aslında duyduğum. ankara'nın her sonbaharda hissettirdiği yeni bir yıla başlama heyecanı... burada o heyecanı hissedemiyorum. mevsimsiz ve dönemsiz bir hayat yaşıyorum. şikayet ettiğimi düşünmeyin, güneş çok güzel ve ben ankara'da olduğumdan daha mutluyum, -genel olarak.- ama insan mutsuz anları da özleyemez mi ya da sonbaharın hissettirdiği mutluluk veren o garip hüznü özleyemez mi insan? işte nostaljinin saçma tarafı bu; yaşarken aslında tiksindiğim şeyleri özletiyor bana. nostaljinin gölgesi düşünce anıların üzerine gerçekte olduklarından daha başka hatırlanıyorlar, romantize edilip bambaşka şekillere bürünüyorlar. olduklarından daha beyaz, daha aydınlık oluveriyor o anılar. şimdiki zamansa bir anda kararıyor, mideme anlam veremediğim bir ağırlık çöküyor.
etiketsiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
etiketsiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Eylül 2017
14 Ocak 2013
Yapboz
durup durup mantıklı açıklamalar bulmaya çalışıyorum. akıl yürütmeyle, nedenler bulmakla, sonuçları tahmin etmekle ya da planlar yapmakla hissetmeyi durduramayacağımızı bildiğim halde kendime hakim olamıyorum. sanki tüm sorunlar bir mantık yapbozunun parçaları halinde olursa ve ben parçaları başarılı bir şekilde birleştirip, birleştirdiğim parçaları en sağlam yapıştırıcıyla yapıştırıp bir de bu yapbozu afili bir çerçeveye koyarsam sonra da karşısına geçip günlerce bu yapboza bakarsam her şey geçecekmiş gibi geliyor. sanki tüm cevapları bulacağım ve asla unutmayacağım. kötü de hissetmeyeceğim çünkü her şey kontrolüm altında olacak. oturup tüm parçaları birleştirmişim dağılmasınlar diye, yapıştırmışım bir de, çerçeveletmişim. sapasağlam duracak tabii. ne kadar da kolay olacak dağılmamak. kendimi kandırmak kadar kolay olacak mı acaba?
hissettiğim her şeyden ölürcesine korkuyorum. ona da söyledim, hissetmek beni öldürüyor dedim. çünkü ben daha önce kimseyi bu kadar sevmedim. kendimi bile sevmedim ki nasıl bileyim sevmek nasılmış. sevmeyi öğrendiğim zaman hissettiklerimden korkmam da garip değil, insanım neticede; yeni şeylerle karşılaştığımda hissettiğim ilk şeyin korku olması doğam gereği. hayatta kalmaya çalışıyoruz hepimiz. ama korkuyorum dedim. sevmekten. çok sevmek güzel bir şey olmalıydı, güzeldi elbette ama çok sevmek demek kaybersen daha çok dağılmak demek, giderse on kat daha çok özleyeceksin demek. bilim insanı olmaya çalışıyorum ya küçük hesaplarım hep bundan. her şeyi sayılara, oranlara indirgersem korkum geçecek zannediyorum. geçmiyor ama denediğim için beni suçlayamazsınız. hayatta kalmaya çalışıyoruz hepimiz neticede. tüm çabam bundan. bir bütün olarak kalmak istediğimden yapıyorum ne yapıyorsam. yoksa kendimi bıraksam mesela, bir kolumu keser ona veririm yanında götürsün diye. ya da iyice küçülür cebinde yaşamaya başlarım. belki de annesi oyuncak almadığı için kendini yerlere atan çocuklar gibi kendimi yerlere atar ağlarım gitmesin diye. bunların hepsini yapabilirim ama ben dağılmamaya çalışıyorum. sımsıkı duruyorum. zihnimde hep sımsıkı yapışmış yapboz parçaları... gözümü kapadığımda kendimi demir bir köprünün ayaklarına sımsıkı sarılmış görüyorum. nehre düşmek yok. sevgi insana böyle şeyler yaptırmaz diyorum. hem şimdi gidecek ama bir daha hiç gelmeyecek mi sanki. gelecek tabii. söz verdi. ben de yaşamaya devam edeceğim, bildiğim gibi. belki köprülerde daha dikkatli olurum, belki nehirlere çok bakmam, belki kendim için onlarca yapboz alırım, o yokken tek tek birleştiririm hepsini. başka ne var zaten yapılacak. kimseyi yolundan çeviremem ki, kendimi bile. yaşamanın yan etkileri diyip geçerim. sonra zaman derler, zaman her şeyi geçirir. belki zamanla zamanın silgisini sevmeyi bile öğrenirim.
hissettiğim her şeyden ölürcesine korkuyorum. ona da söyledim, hissetmek beni öldürüyor dedim. çünkü ben daha önce kimseyi bu kadar sevmedim. kendimi bile sevmedim ki nasıl bileyim sevmek nasılmış. sevmeyi öğrendiğim zaman hissettiklerimden korkmam da garip değil, insanım neticede; yeni şeylerle karşılaştığımda hissettiğim ilk şeyin korku olması doğam gereği. hayatta kalmaya çalışıyoruz hepimiz. ama korkuyorum dedim. sevmekten. çok sevmek güzel bir şey olmalıydı, güzeldi elbette ama çok sevmek demek kaybersen daha çok dağılmak demek, giderse on kat daha çok özleyeceksin demek. bilim insanı olmaya çalışıyorum ya küçük hesaplarım hep bundan. her şeyi sayılara, oranlara indirgersem korkum geçecek zannediyorum. geçmiyor ama denediğim için beni suçlayamazsınız. hayatta kalmaya çalışıyoruz hepimiz neticede. tüm çabam bundan. bir bütün olarak kalmak istediğimden yapıyorum ne yapıyorsam. yoksa kendimi bıraksam mesela, bir kolumu keser ona veririm yanında götürsün diye. ya da iyice küçülür cebinde yaşamaya başlarım. belki de annesi oyuncak almadığı için kendini yerlere atan çocuklar gibi kendimi yerlere atar ağlarım gitmesin diye. bunların hepsini yapabilirim ama ben dağılmamaya çalışıyorum. sımsıkı duruyorum. zihnimde hep sımsıkı yapışmış yapboz parçaları... gözümü kapadığımda kendimi demir bir köprünün ayaklarına sımsıkı sarılmış görüyorum. nehre düşmek yok. sevgi insana böyle şeyler yaptırmaz diyorum. hem şimdi gidecek ama bir daha hiç gelmeyecek mi sanki. gelecek tabii. söz verdi. ben de yaşamaya devam edeceğim, bildiğim gibi. belki köprülerde daha dikkatli olurum, belki nehirlere çok bakmam, belki kendim için onlarca yapboz alırım, o yokken tek tek birleştiririm hepsini. başka ne var zaten yapılacak. kimseyi yolundan çeviremem ki, kendimi bile. yaşamanın yan etkileri diyip geçerim. sonra zaman derler, zaman her şeyi geçirir. belki zamanla zamanın silgisini sevmeyi bile öğrenirim.
22 Ağustos 2012
Kasaba
Bu küçük kasabanın üzerimde bıraktığı etki inanılmaz. Yaşamımın
on dört yılında çok büyük bir izi var buranın;
ne kadar uzak olursam olayım beni ben yapan birçok şeye bulaşmış.
Hayatımdan bu kasabayı çıkarsanız ben yaşamaya devam ederim elbet ama aynı kişi
olabilir miyim bilmiyorum. Üç yıl aradan
sonra buraya yeniden gelmek, çocukluk
arkadaşlarımla eskilerden konuşmak tarifi çok zor bir hüzne sürükledi beni.
Araftaymışım gibi hissettim. Geçmiş bu kasabanın sahillerinde sokaklarında
kumlarında görünmez bir karton kutuya konulmuş bekliyor gibi. Gelecek ise sanki
hiç var olmayacak. Ben bugün şimdiki zamanı düşe kalka yaşamaya çalışırken, bir
kutuya sıkışmış, hep aynı şekilde duran ve durduğu yerde çürüyen geçmişe özlem
duyarken, geçmişime dahil olan birçok insanın hareket halinde ve yaşamla bir
bütün olduklarını fark edip biraz daha hüzünlendim. Onlar için değil tabii ki,
kendime baktım; bir tane geçmiş zaman kutusu biraz da şimdiki zaman var elimde
ve sanki ben tamamen dışarda kalmış gibiyim. Sanki herkesin kolayca uyum
sağladığı geleceği hiçbir zaman elde edemeyeceğim. Aslında her zaman böyleyim
ama geçmişimin çok açık bir şekilde önüme serildiği bu yerde her şey bana
olduğundan çok daha açık çok daha sarsıcı görünüyor. Bir türlü olduramıyorum
duygusu yaratıyor buranın rüzgarları içimde.
Babamı sahildeki bir çay bahçesinde tombul şişe efes içerken görüyorum
gözlerimi kapayınca, tek başına orada oturup birasını içmek en büyük
keyfiydi. İstisnasız her zaman şimdiki
zamanda yaşardı babam, geleceğe özlem duyduğuna hiç şahit olmadım, geçmişe geri
dönmek istediğini hiçbir zaman hissetmedim. Tüm varlığıyla yaşadığı günün
içindeydi. Birasını içer sonra eve gelir meyve tabağı hazırlar denize karşı
rakısını da içerdi. O an dünya üzerinde rakı içmekten daha önemli başka hiçbir
şey yokmuş gibi yapardı bunu. Şimdi ben onun memleketinde, çocukluğumun ve
ergenliğimin en güzel anılarını yaşadığım bu yerde hiçbir anın içinde var olamıyorum.
Geleceğim yok, geçmişim ise görebileceğim ama asla ulaşamayacağım kapalı
kutularda saklı. Babamın hayaleti buralarda dolaşırken hissettiğim her şey
hüznün farklı şekilleri. Ne zaman bu kadar yaşlandık sorusunun etrafında dönüp
duruyorum. Babam ne zaman gençti, biz ne zaman çocuktuk, geleceği ne zaman
kaybettik? Hiçbirini bilmiyorum. Gençliğin bir rüya olduğunu seziyorum sadece,
her şey bir yerden sonra hayal meyal ama gençlik hayallerin en güzeli ve en
yalanı.
Her şey yavaş yavaş yitiyor, geçmişi sıkıştırıp bağlayıp kutulara
kaldırıyoruz ama o kutuların içindeki bütün parçalardan bambaşka bir şey haline
geliyor. Şimdiki zaman ellerimden kayıp gidiyor, gelecek zaten çoktan yitmiş.
Bu deniz, bu ağaçlar, kumlar, ıssız sokaklar, bu ev, kasabanın insanları her
şey öyle büyük bir rüya ki uyanmam için üzerime litrelerce su dökmeleri gerekecek. Keşke kasabanın yollarında karşılaştığım çocukluğuma sarılabilseydim diyorum içimden ve 'çocukluğumun kutulara konulacağını, üzerine de gri betonlar döküleceğini
bilseydim eğer daha çok çocuk olurdum' diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Şu
anki ben ve benim birçok geçmiş zaman hayaletim babamın hayaletine karışırken
ben bu yıldızların altında, yakamozlar içinde ve sıcak esen rüzgarların
arasında bir kez daha kayboluyorum. Başka hiçbir şehirde yıldızlar bu kadar çok
görünmüyor. Üzerime yıldızlardan yapılma bir çarşaf örtmüşler gibi hissediyorum
burada geceleri. Bu kadar çok yıldız nasıl mümkün olabiliyor aklım almıyor,
birçok başka şeyi de aklım almıyor zaten. Sadece bakıyorum. Bazı şeyleri
anlamaya çalışmadan izlemenin keyfine varıyorum kasabada. Yine de bir türlü
dışarıda kalmışlık duygusunu atamıyorum üzerimden. Bu küçük yer benim için
herkesten koptuğum bir ada olmuş sanki. Geçmişte yaşamın ta kendisiyken bugün
bu hallere gelmiş, ben bu hale getirmişim kendimi. Keşke rüzgârların yarattığı
hüznün de bir çaresi olsa. Bir çare bulsam.
Denizi betonla doldurmuşlar baba, çay bahçesi yapmak için
bile değil, otopark yapmışlar denizin dibine. İyi ki görmedin betonları. Her
şey değişiyor; birden bire, hiç değişmeyen kasabayı bile otoparka dönüştürüyorlar
bu yeni dünyada. Otoparklara da dışardan bakıyorum ben, merak etme. Betonların
da dışındayım. Bir tek rüzgarların arasında hissediyorum yaşadığımı, anlık bir
şey yaşamak, esip geçiyor. Neyse ki benim hayatım otoparklar kadar kalıcı olmayacak
bu dünyada. Esip kavuracak bir günlük poyraz olabilsem o bana yeter. Ne eksik ne fazla.
11 Haziran 2012
Saat
saat hep dördü on üç geçiyor. bozuk bir saatin en güzel yanı zamanı gerçekten durdurabilmesi. zaman benim için 16.13'de durdu. 11 yaşımdan beri sahip olduğum bu saat babam öldükten kısa bir süre sonra çalışmamaya başladı. büyük ihtimalle pili bitmiştir, bozulmuş da olabilir, bilmiyorum. çünkü saatçiye götürmüyorum. çünkü bizim evde saatçiye hep babam giderdi. evdeki tüm saatlerle özel olarak ilgilenir, bozulduklarında ya da pilleri bittiğinde saatçiye götürürdü. banyodaki çalar saati o ayarlar, yaz saati uygulamasına geçildiği zaman uyumadan önce tüm saatleri o değiştirirdi. belki de herkesin evinde böyledir, zamandan babalar sorumludur. en azından çocukken bana öyle gelirdi. mekandan anneler zamandan babalar sorumluymuş gibiydi. üzerine konuşulmayan bir iş bölümüydü belki. baba ölünce de zamana bir şey oldu doğal olarak. benim saatim durdu ve onu takmayı bıraktım. çocukluğumdan beri yanımdan ayırmadığım bu saati neredeyse bir buçuk yıl hiç takmadım. bir köşeye bıraktım. o da ilerlemeyi bıraktı. sonra geçen ay saati yeniden takmaya başladım. nedensiz yere. artık durmuş zamana bakmak istiyorum belki. ya da belki ölü bile olsa o parçamı bir kenara koymaya henüz hazır değilim. şimdi her gün dördü on üç geçe'de takılı kalmış saatimi takıyorum. saatin durduğunu bildiğim halde günde en az on kere kolumdaki saate bakıyorum. sanki yeterince bakarsam zaman yeniden akmaya başlayacakmış, sanki zamanı ben kontrol edebilecekmşim gibi hissediyorum. hiçbir şeyi kontrol edemiyorum. herkese saatçiye gidip saatimi yaptıracağımı söylüyorum ama biliyorum ben o saati bir daha asla yaptırmayacağım. hem zaten dünyanın herhangi bir yerinde saat dördü on üç geçmiyor mudur?
1 Nisan 2012
Yanlışlık
kendi yalnızlığımı bıraktım başkalarının yalnızlığına üzülüyorum, onların üzüntülerini bir türlü atamıyorum aklımdan. belki kendi yalnızlığımı da ekliyorum onlarınkine. her şekilde üzüldüğüm ve düşündüğüm şeyden memnun değilim. yapılacak çok fazla şey varken kendimi kafamın içinde sıkışmış hissediyorum. kimseye bir yararım yok. kuru kuru üzülüyorum, düşüncelerim yavanlık sınırını aşamıyor. hiçbir zaman yakamı bırakmayan bu yanlışlık; bulmam gereken bir şeyler var, ne olduklarını bilmiyorum ama içimde bir yerde beni rahatsız eden o eksiklik sürekli uyarı veriyor. hep oradaydı eksiklik ve başkalarının yalnızlığı da bu eksikliğe iyi gelmiyor. benim kafamın içi bir hapishane olsa bile dünya öyle bir yer olmamalıydı. bazı insanlar o kadar yalnız hissetmemeli, yalnızlıktan kendilerini öldürmemeliydiler. dünya ve yıldızlar, tüm evren ve sokaklar daha aydınlık yerler olmalıydı. yıkım keşke sadece benim zihnimde olsaydı, dünyanın ve zamanın bir başka ucunda o güzelim insanlar bunları yaşamasaydı. yalnızlıkta beraber olma fikri artık bana iyi gelmiyor. başkalarının üzüntüsünden üzüntüme teselli bulamadığım bir döneme girdim. en azından yalnızlıkta yalnız değilim diye düşünemem artık. hepimize birden bi çare lazım.
17 Ekim 2011
Kayıp
geçen gün kızılayda yürürken bir kayıp ilanı gördüm. her yere asmışlar, genç bir kız kaybolmuş. bunca yıldır ilk defa ankara'da böyle bir şeye tanık oldum, eminim onlarca kere bi yerlere kayıp insan resmi asmışlardır ama bana denk gelmedi işte. insanların dünyada sürekli kaybolduklarını biliyorum, bu durumun çok gizemli aynı zamanda çok rahatsız edici olduğunu ama diğer taraftan da başka bir çekicilik taşıdığını düşünüyorum. ara sıra aklıma da gelir kayıp insanların nerede olabilecekleri, nereye gittikleri, nasıl öldükleri. bunları düşünmek beni hiç rahatsız etmez. bir nevi beyin jimnastiği. ama kızılayda yürürken direklere, duvarlara asılmış o kızın resmi beni çok üzdü. sanki ankara'da kaybolan ilk insan oymuş gibi hissettim. onu arayan insanların benim tam o anda yürüdüğüm sokaktan geçerken nasıl herkesin yüzüne uzun uzun bakma isteği duyduklarını hayal ettim. ankara'da kaybolmak. bana hep imkansız gelmiştir. çünkü ankara insanın kendini kaybedebileceği bir şehir değil, kendiyle çok fazla yüz göz olduğu bir şehir. ama o kız herhangi bir sokakta yürürken bir gün kayboldu. belki öldürüldü belki intihar etti. belki de sadece gitmek istedi. bunu bilmemizin imkanı yok. ben sadece hayal etmeyi durduramadım. en son hangi sokakta görüldüğünü merak ettim. bazen bir anda gelip içime yerleşen ıssız sokaklarda yürüme isteği gibi bir şeye mi kapılmıştı acaba. ya da belki sadece başka bir yere gitmek istemiştir. dünyada kimliksiz olmanın nasıl bir şey olduğunu merak etmiştir. olabilir ya. kaybolmak fikri cezbedici geliyordur. tüm insanlar için kaybolunca, onların gözünde görünmez olunca mı bulur acaba insan kendini? sonra birden ara sıra gelip içime yerleşen o ıssız sokaklardan yürüme isteği bu sefer boğazımda bir yumruya dönüştü. yürüdüm. müzik aletleri satan dükkanların olduğu sokağa gittim. çok minik çok dışlanmış bir sokak. ankara'da en sevdiğim yerlerden biri. ama nedense yılda en fazla 2-3 kere geçerim ordan. o kadar çok enstrümanıın bulunduğu bir yerin o derece sessiz olması bana hep büyüleyici geliyor sanırım. orada yürürken etrafıma baktım. dükkan vitrinlerine. neden dünyanın en güzel şeyi olan müziğin bu kadar dışarıda bırakıldığını merak ettim. ankara müziği reddediyordu, sanki oraya kimse gitmiyordu. sadece bilenlerin haberdar olduğu ama kimsenin gerçekten umrunda olmayan bi sokaktı orası. hiç arkadaşı olmayan bir çocuk gibi. acaba insanlar hala müzikten o kadar korkuyorlar mı? dedim. havada asılı kaldı soru, cevabım yoktu. tüm düşünceler beynime üşüşmüşken ve kayıp kızın yüzü gözümün önünden bir türlü silinmezken, o sokaktan yürüyen tek tük birkaç insanın suratlarına baktım dikkatlice. belki içindeki bir sokakta kaybolma isteği o kızı bu sokağa getirmiştir. belki sadece müziğin sessiz haline bakmak istemiştir. ama orada değildi. işin kötüsü o büyük ihtimalle öldü. gerçek hep budur ya. belki arkadaşlarına devam ettirebilecekleri bir hikaye bıraktı. belki kaybolan o kız benim için başka bir şeyin simgesiydi. müziğin olduğu sokakta kaybolmak istedim, kimsenin gerçekten umrunda olmayan sokaklarda kaybolmalı insan. bir de oralarda bulunmalı. o kız neden orda değildi bilmiyorum. ben o sokaktan yürüdüm, yürüdüm. sonra çok iyi bildiğim sokaklardan hiç kaybolmayan evime geldim. o kızın belki bir evi yok. umarım sokaklar onun olmuştur.
25 Eylül 2011
Ölüm ve şeyler.
Son günlerde her yerde ve her şeyde ölüm görüyorum. Sanki ölüm dışında her şey ölmüş gibi. ölümü gösterip yaşamı es geçen bir gözlük takmışım gibi. Bunu açıklamak cidden çok zor.
Burnumuzun dibinde bir bombanın güpe gündüz, herhangi bir sokakta bu kadar rahat bi şekilde patlayabiliyor olması ve de sevdiğim ve tanıdğım herkesin o gün ölebilme ihtimalinin varlığı düşüncesi beni uzunca süre rahatsız etti, hala da ediyor. O patlamanın çok daha öncesinde başlayan bir şeydi bu aslında. Seviyesinin artmasına neden oldu belki de o olay. Sanki dünyada kimse ölümlü olduğunun farkında değilmiş ve bunu sadece ben fark edebilmişim gibi bir his gelmişti bana. Kimse günlük hayatında bu ihtimalin varlığını düşünmüyor ve ona göre yaşamıyordu. Tüm konuşulanlar, tüm davranışlar herkesin bildiği ama benim bir türlü bulamadığım bir ölümsüzlük formülünün keşfini düşündürüyordu bana. Hala da öyle hissettiğim zamanlar oluyor. İnsanların kendi ölümlülükleri hakkında büyük bir inkar içinde olduklarını biliyorum ama başkalarınınkini bu derece inkar edebildiklerini bilmiyordum. Yani ne bileyim, nasıl bu kadar açıkta olan bir şeyi görmez bunca insan. Ya da ben neden şimdi sadece bunu görmeye başladım. Neden ben herkese çok normal gelen şeyler üzerinde günlerce aylarca düşünmek zorundayım peki?
26 Temmuz 2011
Adalet
Adalet diye bir şey yoktur. Adalet ütopyadır. Herkesin adalete inanmak istiyor olması onun ütopya olduğu gerçeğini değiştirmez. Adil dünyaya, adil şartlara, eşitliğe inanan insanlar çok iyi kalpli insanlar olabilirler ama dünya iyi kalpli insanları ödüllendiren bi yer değildir. Hiçbir zaman da olmayacak.
27 Nisan 2011
Yokluğu Saymak
Babam öleli neredeyse bir yıl oldu, çok garip. bana sorsanız üç gün oldu derim. zaman tek başına ne kadar anlamsız. bir insanın yeryüzünde varolmadığı bir boşluk düşünün ve onu sayılarla numaralandırın. ne saçma oluyor değil mi. sizin doğduğunuz günden beri hayatta olan ve sizin dünya bilginiz içinde yeri hep sabit olan bir adam. bir gün yok oluyor. sonra onun yokluğunu saymaya başlıyorsunuz, oysa yokluk nasıl sayılabilir. yokluğun çoğalması nasıl mümkün olabilir. yokluk yoktur, isteseniz de olduramazsınız. belki de o yüzden bir yılın sayısal değerini düşündüğümde; o 360 günü babamın yokluğuyla bağdaştıramıyorum. öyle değil çünkü. çok zamansız bir eksiklik bu. bizim kaybettiğimiz sadece günler değil. onun kaybettiği de. ölümün ölen kişi için ne tarz bi kayıp olduğunu düşünmeyi reddediyor aklım uzunca bir süredir ama ölüm geride kalanlar için başka tarzda bi ölüm sanki. öyleymiş gerçekten. hep dedikleri gibi bir parçası ölüyor insanın. ister istemez. en basitinden bir koltuktaki kafa izi yavaş yavaş yok oluyor ve benim içimde bir yerlere kocaman bir kafa izi bırakıyor. veya herhangi bir iz. bir yara. neticede neredeyse tüm yaralar iz bırakıyor. koltuktaki kafa izi gibi izler bırakıyor hem de. büyük, şekilsiz, çirkin. bazı şeyler maddesel dünyadan, koltuklardan, televizyonlardan, yataklardan, masalardan silinebilir ama insanın ruhundan silinmiyor. veya sonsuza dek bir anda siliniyor. ikisi aynı şey belki de. çünkü bazı şeylerin yokluğuyla varlığı eşit derecede acı verebiliyor insana. ne gariptir ki. niye bu kadar garip olduğunu da hiçbir zaman anlayamayacağım galiba ama şunu biliyorum ki çok üzgünüm veya ona benzer bir şey. içime bakmaya cesaret edemiyorum bir yıldır, sanki gerçekten yükseklik korkum depreşiyor bu kez, murathan mungan'ın dediği gibi. sahi bir insan nasıl böyle bir cümle kurabilir, onu bile anlamıyorum. sabahları kahvaltımı ederken düzenli olarak gözlerimin dolması durduk yere değil biliyorum ama düşünemiyorum sanki. orada bitiyor zaten ağlamıyorum bile. gözlerim doluyor hani dokunsalar ağlayacağım ama kimse dokunmuyor. kimse sizin yerinize ölüm üzerine düşünmek istemiyor. kimse sizinle birlikte ölüm üzerine düşünmek istemiyor. kimse ö harfini bile duymak istemiyor. ve ben hep o dokunsalar ağlayacak insan halinde yaşıyorum. oraya buraya çarpıyorum bazen dokunulmak niyetine, ağlıyorum. sonra geçiyor. her şey geçiyor. bazı şeyler hariç.
28 Mart 2011
Aynı Hikaye- Versiyon Bilmem Kaç.
sanki birisi benim hikayemi yazmış ve onu loopa almış gibi hissediyorum. hep aynı şey. dönüp dolaşıp aynı şarkıyı dinliyorum. bana shuffle'ın bir oyunu bu sanki. aynı hikayeyi dinlemekten veya anlatmış olmaktan sıkılmamın hiçbir değeri yok. benim payıma düşen buymuş, sanki evrenin benimle ilgili planında asla bir değişiklik olamazmış gibi.
ben niye hala kavga ediyorsam, işte onu bi anlasam tüm problemlerimi çözmüş olacağım. bazen hikayeyi sevmesen de onu dinlemeye alışmak lazım. zaten hayatta her şey alışmakla ilgili değil midir? alışmak lazım. bir şeyler artık o kadar sıradan gelmeye başlamalı ki içimdeki tepki verme isteği tamamen sönmeli. "evet ya bu böyledir ve başka türlü olamaz ama o kadar da problem değil" demeyi öğrenmeliyim. bunu öğrenemediğim sürece yaşamak hep çok ağır gelecek ve ben yaşamayacağım günlerin hayalini kurarken mutlu olacağım ancak. ama insan yaşayacağı günleri düşünerek mutlu olmalı. niye bilmiyorum ama öyle olmalı. insanın bir şeylerin değişeceğine dair bi umudu olmayınca yaşamak da öylesine anlamsız geliyor ki. anlam kelimesi bile bir anlam ifade etmiyor.
neyse işte. içimden büyük harfleri bile tamamen terk etmek geldiğine göre içimde önemsemeye değer hiçbir şeyin kalmadığının sinyallerini yavaş yavaş duyuyor olabilirim. sorun şu ki ne sinyallere ne işaretlere inanırım ben. inanç diyince de aklıma bambaşka şeyler geliyor, sonra beni bir gülme alıyor. ne bileyim inanmakla ilgili her şey öylesine komik ki insanlar nasıl oluyor da gülmeden durabiliyor anlayamıyorum. ama dediğim gibi anlamadığım çok fazla şey var zaten. belki de bazı şeylerin asla anlaşılamayacağı gerçeğini kabul etmem lazım. "kabullenmek" sırf bu yüzden ne güzel bir kelimedir. türkçe'nin bize armağanı gibi. böyle kelimeler beni hayata bağlıyor inanması güç olsa da. ama aslına bakarsam her şeye inanmak güç, neticede kimin bir şeye inanmaya zamanı ve azmi var. tam zamanlı iş gibi. inanmak, güvenmek, istemek vesaire ne salak fiillerdir. fiilere de inanmayasım ve hepsini yok sayasım var. but then again kimin fiileri hayattan tamamen çıkarma lüksü vardır ki.
6 Mart 2011
Nothing is meant to be.


Bazen belki bir 500 gün belki de 9 ay gerekir ama sonunda, -hiç gelmeyecekmiş gibi görünen günlerin sonunda- iyi olursunuz. Olunuyormuş. Çünkü gerçekten hiçbir zaman sonsuza giden bir doğru değilmiş grafikte sinir de üzüntü de. En üst seviyeye ulaşıp oradan aşağı bırakıyormuş kendini. En önemlisi de filmlerde, sağda solda duyduğunuz "bir gün uyanacaksın ve hepsi geçmiş olacak "sözüymüş, doğruymuş. Bir gün uyandım ve o gün o şekilde uyandığımdan bile haberim yokken bitiverdi. Tabi ki hepsi bir günde sihirli bir şekilde meydana gelmiyor zamanla soğuyuveriyor insanın içi ama o fark ediş anı belki saniyelerle ölçülen o an, şöyle bir içini yoklayıp orada hiçbir şey bulamama anı ne hoş, anlatamam. Tom'u bu kadar iyi anlayabileceğimi de hiç düşünmezdim ya hayat insana her şeyi gösteriyormuş. Benim "eventually'imin sonunda gelmiş olmasına ve mutlu olmak için elimde bir şans olmasına içelim o vakit. Bengisu'ya verdiğim sözü de tutuyorum daha ilk günden, sorgulamıyorum, neden böyle oldu diye düşünmüyorum sadece olduğuna seviniyorum. Yaşıyorum ve geride hiçbir pişmanlık bırakmıyorum. O devir kapanmıştır artık.
28 Aralık 2010
Eski Fotoğraf
Biraz önce eski fotoğraflara baktım da 1994'te kullandığımız plaj havlusu hala bizde, o fotoğraf hala sapasağlam duruyor, arkasına lacivert tükenmez kalemle yazılmış not hala çok net okunabiliyor ama babam yaşamıyor. Bence insanlığın en büyük dramı şu ki; yaşayan şeyler asla sizinle kalamıyor, bir fotoğraf, fotoğrafın arkasına düşülen not, kullanılmaktan mahvolmuş dandik bir havlu bile bizim ömür dediğimiz şeyden çok daha fazlasını görebiliyor. Üstelik tek başlarına hiçbir anlam ifade etmeyen eşyalar, tek başlarına çok fazla anlamı taşıyan insanlardan daha uzun süre varolmaya devam edebiliyorlar. Sonra biz bazı eşyalar olmadan yaşayamayacağımızı düşünüyoruz halbuki eşyalar biz öldükten çok sonra da hiçbir şeyi umursamadan yaşayıp gidiyorlar.
Bir insan öldüğünde ona ait eşyaları kişiyle birlikte gömen kültürleri şimdi çok daha iyi anlıyorum. O insan yaşamıyorsa onun havlusu neden varolsun diye düşünüyorlardı herhalde. Ben de öyle düşünüyorum artık. Tek başına ne anlamı var ki o havlunun, herhangi bir eşyanın ne anlamı var ki ? Biz kendimiz toprakta çürürken, birilerinin silinen anılarında zar zor varolabilirken bir fotoğrafın hatırlanması da nedir?
Eski fotoğraflara bakma konusunda kendime sınır koymalıyım, bir saat içinde tüm hayatımı alt üst ediyorlar çünkü. Fotoğraflar ne kadar mutlu olursa olsun bana sadece kaybettiğim mutluluğu, kaybettiğim çocukluğumu ve kaybettiğim zamanı hatırlatıyor. Mesela dün albümler arasında dolanırken şunu fark ettim ki ben çocukken çok daha mutlu daha muzur, eğlenceli bir insanmışım, nolmuş bana, nereye gitmiş o tarafım da yeni fotoğraflarda çekin de bitsin hadi memnuniyetsizliği var yüzümde. Gözlerim mal mal bakıyor.
Bir nevi yas tutuyorum eski fotoğrafların her birine baktığım sürede, kaybettiğim her şey için, masumiyet mi dersiniz, bir baba mı dersiniz veya dertsiz, tasasız günler mi dersiniz, hepsi için işte ve canım çok sıkılıyor çünkü elimden hiçbir şey gelmiyor. İnsanın elinden hiçbir şey gelmemesi ne kötü şeydir. Olanla ölenin çaresi yok sözü de o yüzden o kadar üzer ki beni, çünkü yüzleşmek zorunda olduğumuz en sert gerçek bu. Kendimi kandıramıyorum zaten artık hiçbir konuda, geçer diye teselli de edemiyorum biliyorum ki olanla ölenin çaresi yok. Elim kolum bağlı bakıyorum fotoğraflara ve ağlayabiliyorum sadece. Ağlamaktan başka yapacak hiçbir şey olmaması da kalbimi çok kırıyor. Belki de insanlığın en büyük ikinci dramı da bazı durumlarda ağlamaktan başka yapacak bir şey olmamasıdır.
Bir insan öldüğünde ona ait eşyaları kişiyle birlikte gömen kültürleri şimdi çok daha iyi anlıyorum. O insan yaşamıyorsa onun havlusu neden varolsun diye düşünüyorlardı herhalde. Ben de öyle düşünüyorum artık. Tek başına ne anlamı var ki o havlunun, herhangi bir eşyanın ne anlamı var ki ? Biz kendimiz toprakta çürürken, birilerinin silinen anılarında zar zor varolabilirken bir fotoğrafın hatırlanması da nedir?
Eski fotoğraflara bakma konusunda kendime sınır koymalıyım, bir saat içinde tüm hayatımı alt üst ediyorlar çünkü. Fotoğraflar ne kadar mutlu olursa olsun bana sadece kaybettiğim mutluluğu, kaybettiğim çocukluğumu ve kaybettiğim zamanı hatırlatıyor. Mesela dün albümler arasında dolanırken şunu fark ettim ki ben çocukken çok daha mutlu daha muzur, eğlenceli bir insanmışım, nolmuş bana, nereye gitmiş o tarafım da yeni fotoğraflarda çekin de bitsin hadi memnuniyetsizliği var yüzümde. Gözlerim mal mal bakıyor.
Bir nevi yas tutuyorum eski fotoğrafların her birine baktığım sürede, kaybettiğim her şey için, masumiyet mi dersiniz, bir baba mı dersiniz veya dertsiz, tasasız günler mi dersiniz, hepsi için işte ve canım çok sıkılıyor çünkü elimden hiçbir şey gelmiyor. İnsanın elinden hiçbir şey gelmemesi ne kötü şeydir. Olanla ölenin çaresi yok sözü de o yüzden o kadar üzer ki beni, çünkü yüzleşmek zorunda olduğumuz en sert gerçek bu. Kendimi kandıramıyorum zaten artık hiçbir konuda, geçer diye teselli de edemiyorum biliyorum ki olanla ölenin çaresi yok. Elim kolum bağlı bakıyorum fotoğraflara ve ağlayabiliyorum sadece. Ağlamaktan başka yapacak hiçbir şey olmaması da kalbimi çok kırıyor. Belki de insanlığın en büyük ikinci dramı da bazı durumlarda ağlamaktan başka yapacak bir şey olmamasıdır.
9 Kasım 2010
we are standing on the edge
it's gonna be a glorious day
i feel my luck could change
Claire'i anlamak, artık daha fazla anlamak.
11 Nisan 2010
I'm not here, This isn't happening
Bazı günler beni bıraksalar saatlerce, sayfalarca yazabilirmişim gibi geliyor, beni bırakmıyorum. Her şeyi kafamın arka tarafında duran çöp sepetine atıyor kapağını kapatıyorum. İnatla yazmıyorum. Yazmaktan korkuyorum. O sayfalarca yazdığım şeyleri tek bir tuşla sileceğimi biliyorum. Gittikçe zorlaşıyor hayatta kalmak ve gittikçe zorlaşıyor ölmek. Büyümek diyor bazıları buna, ne biçim kelimedir büyümek. Her kelime gibi çok fazla tekrarlayınca anlamını yitiriyor ama sanki bu çok tekararlanmadan da anlamsız. Artık olan bitenle ilgili hiçbir fikrim yok, eskiden birkaç teori bulur, hiç olmadı 2-3 tespit yapardım, anlamaya çalışırdım. Nice zamandır o da terk etti beni. Gözlem bile yapacak gücüm yok, yorgunum. Belki kendimden fazlasıyla sıkıldığımdan belki de hayatla ilgili tüm tespitlerin aslında hep komik olduğunu fark ettiğimden kendimi de pek ciddiye alamaz oldum. Ne var ki bu durum nefes almamı kolaylaştırmıyor. Bir yandan sinirliyim bir şeylere neye olduğunu da bilmiyorum boş bir sinir, herkese, kimseye, her şeye. Amaçsız ve savruk hissediyorum. Doğru kelime savruk bence, evet evet öyle. Hem göreceli olarak fazla tekrarlara bağışıklığı olan bir kelime.
Neden sorusu yıllarımı çaldı benim, neden sorusuna sinirliyim, sonunda hiçbir neden bulamadığım için savrulmuş olmama da anlam veremiyorum. Gelecekle ilgili senaryolar yazmak en sevdiğim şeydir, siz bilmezsiniz. Artık senaryolara bile sinirliyim. Yaşamak değil onları çekmek ve bir filmin içinde dondurup tekrar tekrar ve tekrar izlemek istiyorum. Tüm bu sakin karmaşayı belgelemek, kendimi parmakla gösterip gülmek sonra da üzülmek istiyorum. Gerçek bir film hayata benzesin diye boşuna demiyorum. Hayat böyle insanı parmakla gösterip önce güldürür sonra da mal gibi reklamları izlerken ağlatır. Budur yani. Çok derin anlamlar falan yok. Şu hayatta inandığım hiçbir şey yokken ölümün net bir son olduğunu, ilahi adalet, karma, şans, amaç, kader, anlam kavramlarının aslında tıkırdayan teneke kadar anlamsız birer ses çıkardığını düşünürken her şey biraz daha zor -ironik bir şekilde- daha anlamsız. Buna rağmen özgür hissedemiyorum. Hiçbir düşünceye, kavrama sıkı sıkıya sarılamıyor, insanlara bile zar zor bağlanabiliyorum. Birçok konuda kendimi dayanak alıyor yine de insanları dinlemeye çalışıyorum ve görüyorum; oralarda hiçbir şey yok cam fanusun içindeyim sanki -orta okulda adı geçen sürtünmesiz ortamda gibi- dışarıdan teğet geçen insanları izlemekle geçecek bir zaman yanılgısı ömür dedikleri de. Belki.
kafamın içinde dönüp duran şarkı, bu sorunun cevabını birgün bulurum belki, aramaya devam edebilirsem.
Neden sorusu yıllarımı çaldı benim, neden sorusuna sinirliyim, sonunda hiçbir neden bulamadığım için savrulmuş olmama da anlam veremiyorum. Gelecekle ilgili senaryolar yazmak en sevdiğim şeydir, siz bilmezsiniz. Artık senaryolara bile sinirliyim. Yaşamak değil onları çekmek ve bir filmin içinde dondurup tekrar tekrar ve tekrar izlemek istiyorum. Tüm bu sakin karmaşayı belgelemek, kendimi parmakla gösterip gülmek sonra da üzülmek istiyorum. Gerçek bir film hayata benzesin diye boşuna demiyorum. Hayat böyle insanı parmakla gösterip önce güldürür sonra da mal gibi reklamları izlerken ağlatır. Budur yani. Çok derin anlamlar falan yok. Şu hayatta inandığım hiçbir şey yokken ölümün net bir son olduğunu, ilahi adalet, karma, şans, amaç, kader, anlam kavramlarının aslında tıkırdayan teneke kadar anlamsız birer ses çıkardığını düşünürken her şey biraz daha zor -ironik bir şekilde- daha anlamsız. Buna rağmen özgür hissedemiyorum. Hiçbir düşünceye, kavrama sıkı sıkıya sarılamıyor, insanlara bile zar zor bağlanabiliyorum. Birçok konuda kendimi dayanak alıyor yine de insanları dinlemeye çalışıyorum ve görüyorum; oralarda hiçbir şey yok cam fanusun içindeyim sanki -orta okulda adı geçen sürtünmesiz ortamda gibi- dışarıdan teğet geçen insanları izlemekle geçecek bir zaman yanılgısı ömür dedikleri de. Belki.
kafamın içinde dönüp duran şarkı, bu sorunun cevabını birgün bulurum belki, aramaya devam edebilirsem.
12 Ekim 2009
Yalan Mı Gerçek Mi?
Bugün sabah erken okulda kütüphanenin duvarına oturmuş geleni geçeni izlerken aklımdan alakasız bir sürü düşünce geçti. Mutlu düşünceler değildi hiçbiri, durgun bir güne biraz üşüyerek, biraz da açlıkla başlamıştım, böyle olduğunda genelde mutlu olmazdım. Ben aynı şarkıyı 50. kere üst üste dinlerken , poğaçamı zorla boğazıma tıkıp, kahvenin tadından nefret ederken, insanlar yürüyordu. Kimisi koşuyor kimisi gülüyor kimisi afiş asmaya çalışıyordu. Bazıları afişte yazanı okumak için yavaşlıyor, kimisi benden tarafa doğru bakıyordu. Ben ise tam o sırada insanların her eyleminin ne kadar geçici olduğunu düşünüyordum. Derse 5 dakika geç kalacaklarını düşündükleri için yaşadıkları heyecan, afiş asılmaması gereken bir yere astıkları afişe bakıp duydukları gurur.gülümsemeler, yürüyüşler, bakışlar... bunların hepsi yok olacaktı. kimse üzerinde en ufak bir etki yaratmadan, biz önemli olduğunu düşünürken üstelik, -birgün ödevi yapmadığımız için çektiğimiz sıkıntının gerçek olduğunu zannederken- aslında hepsi yok olacaktı. Ve insanlar zayıf yaratıklardı. Üzüntüleri, intikamları, perişanlıkları, kıskançlıkları, şiddet eğilimleri, sevgileri, muhtaçlıkları.. her şeyleri zayıftı. Ben de o insanlardan biriyim evet sanki bambaşka insanlardan bahsediyormuş gibi yapmama rağmen ben de zayıfım. kendi zayıflıklarıma yenik düştüğümü gördüğüm hergün, biraz daha uzak hissediyorum kendimden. Başkasına bakıyormuş gibi bakıyorum yüzüme. Girmemem gereken yollara sapmaktan alıkoyamıyorum kendimi, ve evet bunların hepsi düşüncede gerçek tek bir eylem bile göremezsiniz dışarıdan bakarken, ama içeride hepsi gerçek.
Kendim dahil insanlar çok üzüyor beni, sevdiklerini iddia eden insanların zamanla birbirlerine ne kötü şeyler yapabileceklerini görmek bile kalbimi kırmaya yetiyor. Sevgi evet ne güzel kelime değil mi oysa artık sadece bi kelime çünkü o bile zayıflığımıza esir düşüyor. Neyi seviyor ki insanlar, tek bir nesneyi bile sevme yeteneğine sahipler mi yoksa sevdikleri kendi benlikleri mi sadece? Çünkü bana öyle geliyor ki sonunda her şey kendileriyle ilgili oluyor. Kocaman laflarımız var hepimizin; sevgi, aşk, nefret, kıskançlık üzerine ama acaba nedir ki bunlar? Bildik mi hiç, lafta hepimiz her şeyiz ama sonuçta hep kırılmışlık, hezimet, bir garip bunaltı. Ben yaşamadım bunları öyle sonuna kadar, tam ortasında olamadım bütünüyle ne var ki görmek bile parçalıyor beni, yoruldum çünkü insanların bunca türlü zayıflıklarından; lafta kral işte acınası olmalarından. Ben de dahilim bu insanlara, farkındayım hala kendim dışındaki bir kalabalık hakkında konuşuyormuşum gibi ama hiç öyle değil. Tam göbeğindeyim. Kendimden hiç mi hiç hoşlanmıyorum.
Bugün tüm bu düşünceler kafamda oradan oraya fink atarken, önemli hiçbir şey olmadığını bir kez daha fark ettim. İnsanların hayatındaki tek önemli şey yok olacakları bilgisi. Bu bilgiden kaçmak için her şey; saçma heyecanlar, uyduruk sevdalar, gülüşler, yürüyüşler... Bir anlam çıkarmaya çalışmalar, orada oturup benim bunları düşünmem bile... Ve bir sevgi yalanı dolaşıyor ortalıkta, insanlar ölüm kadar önemli olduğunu söylüyor sevginin, uğruna savaşlar yapılıyor ironik bi şekilde, sevgi sevgi diye dolaşıp birbirlerinin gözlerini oyuyorlar ya da kafalarının içinde olmayan bir sevgi yaratıyorlar. Muhtaçlıklarını gizlemek için sevgiye sığınıyor ve sonunda nasıl oluyorsa daha muhtaç hale geliyorlar. Ben de muhtacım, ne olduğunu bir türlü anlamasam da insanlar hergün ama hergün kalbimi kırsa da dünya da yapayalnız hissetsem de muhtacım. İhtiyacım var deli gibi, belki ihtiyacım olduğunu zannettiğim şeydir sevgi, belki çok başka bir şeyin boşluğu içimdeki, bilemiyorum. O kadar zayıf, o kadar perişan hissediyorum ki, yeniden bir parçamı kaybetmişim gibi. Ve hissedebileceğim- aslında- tek gerçek şeyin; sevgi, kısaknaçlık, nefret değil fiziksel acı olduğunu bildiğimden olacak ki hemen hasta oluyorum. Sistemimin beni gerçeğe döndürme yolu, belki de dikkati aynı anda iki şeye veremeyeceğimi ve fiziksel acıyı her zaman önde tutacağımı bildiğinden böyle oluyor. Fiziksel olarak acıyorum, başımı taşıyamıyorum artık.
* demek ki neymiş sabahın köründe insanları izlemek bünyeye iyi gelmiyormuş. ya bir de sabahtan beri aklıma takılan bir şarkı var ki orda aynen şöyle diyor : "love is natural and real but not for you my love". Belki sorun bu belki hepsi gerçek ben bu gerçeğe uygun ve hazır değilim. Neyse ne. Bir de bence ben ne zaman "neden" diye sorsam batırıyorum her şeyi. Ne gereksiz bir soru kelimesi neden? Ha evet yaşam enerjimi kendim sömürdüm, aşağıdaki neşeli halimden eser kalmadı. bu da gelir geçer vesselam.
* bir insan "belki" kelimesini bu kadar çok neden kullanır? aha bak gene yaptım neden diye sormadan duramıyorum.
Kendim dahil insanlar çok üzüyor beni, sevdiklerini iddia eden insanların zamanla birbirlerine ne kötü şeyler yapabileceklerini görmek bile kalbimi kırmaya yetiyor. Sevgi evet ne güzel kelime değil mi oysa artık sadece bi kelime çünkü o bile zayıflığımıza esir düşüyor. Neyi seviyor ki insanlar, tek bir nesneyi bile sevme yeteneğine sahipler mi yoksa sevdikleri kendi benlikleri mi sadece? Çünkü bana öyle geliyor ki sonunda her şey kendileriyle ilgili oluyor. Kocaman laflarımız var hepimizin; sevgi, aşk, nefret, kıskançlık üzerine ama acaba nedir ki bunlar? Bildik mi hiç, lafta hepimiz her şeyiz ama sonuçta hep kırılmışlık, hezimet, bir garip bunaltı. Ben yaşamadım bunları öyle sonuna kadar, tam ortasında olamadım bütünüyle ne var ki görmek bile parçalıyor beni, yoruldum çünkü insanların bunca türlü zayıflıklarından; lafta kral işte acınası olmalarından. Ben de dahilim bu insanlara, farkındayım hala kendim dışındaki bir kalabalık hakkında konuşuyormuşum gibi ama hiç öyle değil. Tam göbeğindeyim. Kendimden hiç mi hiç hoşlanmıyorum.
Bugün tüm bu düşünceler kafamda oradan oraya fink atarken, önemli hiçbir şey olmadığını bir kez daha fark ettim. İnsanların hayatındaki tek önemli şey yok olacakları bilgisi. Bu bilgiden kaçmak için her şey; saçma heyecanlar, uyduruk sevdalar, gülüşler, yürüyüşler... Bir anlam çıkarmaya çalışmalar, orada oturup benim bunları düşünmem bile... Ve bir sevgi yalanı dolaşıyor ortalıkta, insanlar ölüm kadar önemli olduğunu söylüyor sevginin, uğruna savaşlar yapılıyor ironik bi şekilde, sevgi sevgi diye dolaşıp birbirlerinin gözlerini oyuyorlar ya da kafalarının içinde olmayan bir sevgi yaratıyorlar. Muhtaçlıklarını gizlemek için sevgiye sığınıyor ve sonunda nasıl oluyorsa daha muhtaç hale geliyorlar. Ben de muhtacım, ne olduğunu bir türlü anlamasam da insanlar hergün ama hergün kalbimi kırsa da dünya da yapayalnız hissetsem de muhtacım. İhtiyacım var deli gibi, belki ihtiyacım olduğunu zannettiğim şeydir sevgi, belki çok başka bir şeyin boşluğu içimdeki, bilemiyorum. O kadar zayıf, o kadar perişan hissediyorum ki, yeniden bir parçamı kaybetmişim gibi. Ve hissedebileceğim- aslında- tek gerçek şeyin; sevgi, kısaknaçlık, nefret değil fiziksel acı olduğunu bildiğimden olacak ki hemen hasta oluyorum. Sistemimin beni gerçeğe döndürme yolu, belki de dikkati aynı anda iki şeye veremeyeceğimi ve fiziksel acıyı her zaman önde tutacağımı bildiğinden böyle oluyor. Fiziksel olarak acıyorum, başımı taşıyamıyorum artık.
* demek ki neymiş sabahın köründe insanları izlemek bünyeye iyi gelmiyormuş. ya bir de sabahtan beri aklıma takılan bir şarkı var ki orda aynen şöyle diyor : "love is natural and real but not for you my love". Belki sorun bu belki hepsi gerçek ben bu gerçeğe uygun ve hazır değilim. Neyse ne. Bir de bence ben ne zaman "neden" diye sorsam batırıyorum her şeyi. Ne gereksiz bir soru kelimesi neden? Ha evet yaşam enerjimi kendim sömürdüm, aşağıdaki neşeli halimden eser kalmadı. bu da gelir geçer vesselam.
* bir insan "belki" kelimesini bu kadar çok neden kullanır? aha bak gene yaptım neden diye sormadan duramıyorum.
5 Eylül 2009
Gerçeksiz
Ben çok iyiyim dersin , süperim, üzülmüyorum, ağlamıyorum artık,
Sonra bir akşam, 11 gibi
Aklın herzamanki uğraşlarındayken, -müzik dinliyorsundur mesela-
-Ya da blogunda bir yazıyı bir milyonuncu kere okuyorsundur-
Birden gözlerin senden bağımsız bir şekilde
Islanmaya başlar.
Ağlamak bile denmez ya buna
Bomboşsundur çünkü, ne üzgün ne sinirli
Artık hiçbir şey hissedemezken
Bir tarafın sen istemeden isyan eder bir şeylere
Gören, duyan, fark eden biri olmak mıdır güzel olan
Yoksa hissedemeyen bu yüzden mutlu olduğunu sanan
Bir insana dönüşmek midir gerekli olan
Belli ki senden bi parça, farkında olamdığın bir şeyleri göstermeye çalışıyordur
Ya da her şey gibi, herzamanki gibi bu da aklının oyunlarından biridir.
Sonra bir başka akşam için kasvetle dolar
Bir sağa bir sola yürürsün başka birinin evinde
Zayıf yanlarını görmesinler diye bir köşede ağlarsın tek başına
Kimse gelmeden silersin gözyaşlarını
Hem kimse görmezse gerçek olmaz ki dersin.
Bu sefer kararlısındır gerçeğe dönüşmeyecektir hiçbir şey
Vazgeçersin o karanlık odada
Bir süre istemişsindir, dilmeişsindir ama artık önemi kalmamıştır
Ona ihtiyacın yoktur ve belki hiçbir zaman da olmayacaktır
-belki zaten hiç olmamıştır-
Aynı kabusu tekrar tekrar görmek istediğin dönem kapanmıştır.
Kaybetmekten hala zevk alıyor olabilirsin
Hala "hüzne benzer mutluluklar" arıyor olabilirsin
Ama bir yerde durman gerektiğini de bilirsin.
Seni iyi edecek şeyi başkalarında arama isteğini bir kenara bırakırsın o akşam
hala aklında "i was hoping we could heal each other" sözleri vardır ama
Çoktan geçmiş zamanda yaşlanmaya başlayan bir umuttur bu.
Yeni hayatın için yapman gerekeni çok uzun zamandır bilip
Hayata geçirmek için adımlar atmışsındır zaten.
Böyle akşamlar her zanan olacaktır, bunun farkındasındır şimdi
Gözlerin senden bağımsız içini dökecektir ara sıra
Ama sen artık muhtaç değilsindir.
Kimseye, hiçbir şeye.
Tek başına, düşe kalka varolacak ve yaşayacaksındır.
Sonlara alışacak, kabul etmeyi öğreneceksindir.
Sonra bir akşam, 11 gibi
Aklın herzamanki uğraşlarındayken, -müzik dinliyorsundur mesela-
-Ya da blogunda bir yazıyı bir milyonuncu kere okuyorsundur-
Birden gözlerin senden bağımsız bir şekilde
Islanmaya başlar.
Ağlamak bile denmez ya buna
Bomboşsundur çünkü, ne üzgün ne sinirli
Artık hiçbir şey hissedemezken
Bir tarafın sen istemeden isyan eder bir şeylere
Gören, duyan, fark eden biri olmak mıdır güzel olan
Yoksa hissedemeyen bu yüzden mutlu olduğunu sanan
Bir insana dönüşmek midir gerekli olan
Belli ki senden bi parça, farkında olamdığın bir şeyleri göstermeye çalışıyordur
Ya da her şey gibi, herzamanki gibi bu da aklının oyunlarından biridir.
Sonra bir başka akşam için kasvetle dolar
Bir sağa bir sola yürürsün başka birinin evinde
Zayıf yanlarını görmesinler diye bir köşede ağlarsın tek başına
Kimse gelmeden silersin gözyaşlarını
Hem kimse görmezse gerçek olmaz ki dersin.
Bu sefer kararlısındır gerçeğe dönüşmeyecektir hiçbir şey
Vazgeçersin o karanlık odada
Bir süre istemişsindir, dilmeişsindir ama artık önemi kalmamıştır
Ona ihtiyacın yoktur ve belki hiçbir zaman da olmayacaktır
-belki zaten hiç olmamıştır-
Aynı kabusu tekrar tekrar görmek istediğin dönem kapanmıştır.
Kaybetmekten hala zevk alıyor olabilirsin
Hala "hüzne benzer mutluluklar" arıyor olabilirsin
Ama bir yerde durman gerektiğini de bilirsin.
Seni iyi edecek şeyi başkalarında arama isteğini bir kenara bırakırsın o akşam
hala aklında "i was hoping we could heal each other" sözleri vardır ama
Çoktan geçmiş zamanda yaşlanmaya başlayan bir umuttur bu.
Yeni hayatın için yapman gerekeni çok uzun zamandır bilip
Hayata geçirmek için adımlar atmışsındır zaten.
Böyle akşamlar her zanan olacaktır, bunun farkındasındır şimdi
Gözlerin senden bağımsız içini dökecektir ara sıra
Ama sen artık muhtaç değilsindir.
Kimseye, hiçbir şeye.
Tek başına, düşe kalka varolacak ve yaşayacaksındır.
Sonlara alışacak, kabul etmeyi öğreneceksindir.
17 Mayıs 2009
Böyle bir şeyler işte...
Bir parçam onu bıçaklarla doğrayıp parçalarını denize atmak isteyecek kadar nefret ediyor ondan, içimdeki şiddetin büyüklüğü şaşırtıyor beni hatta. Çok sinirliyim ona yüzüne doğru kocaman bağırmak istiyorum, yakasından tutup sallamak, dağıtmak istiyorum. Benim hayatım bu kadar dağılmışken ve ben gerçekten kanarken onun tek parça durmasına dayanamıyorum. Bir yanım onu çok seviyor hala, deli gibi özlüyor, görünce yerinde duramıyor. Bir yanım onu gördüğü anda tüm yaşam enerjimi başka bir galaksiye yolluyor, bir anda içim kuruyor, tüm bunların oluş hızı şaşırtıyor beni hatta. Binlerce kişinin arasında yalnız başıma kalıyorum, o kadar ses, şarkılar, sözler arasında bir fanusa kapatılıyorum." Gökyüzü bazen ciğerime hiç dolmuyor." Günün her dakikası daha iyiyim diyorum kendime, yalandan gülüp, günlük sohbetlerle kafamı dağıtıyorum, yaşamaya çalışıyorum kaldığı yerden. Tüm bunların yerle bir olması için 3 dakika yetiyor, sonra yeniden başlıyorum her seferinde tahtayı silip yeniden yazıyorum, yoruluyorum. En azından bu sefer tutunmaya çalışıyorum gerçekten ya da bana öyle geliyor.
29 Aralık 2008
New Year's Eve Prayer*
Hayat genelde beklentilerimize cavap vermiyor ya, bu duruma çok takılmamak lazım galiba. Yaşarken sahip olduğum şeyler, olmasını beklediklerimden çok daha değerli aslında. Olmayacak hayallerin peşinde kendimi harcarken unuttuğum dış gerçekliğim orada beni bekliyor. Görmek lazım, hissetmek lazım. Ben son günlerde kopmuştum her şeyden, kafam bile çalışmıyordu, boşluğa bakan bir tahta olabilirdim en fazla, kendime çok kızdım, kendine gelme zamanı geldi dedim. Yani böyle yaşanmazki ve sonuçta yaşamak gerek, bir şekilde gidiyor sen içinde yaşasan da dışarıdan baksan da gidiyor. Niye durup boşboş bakmayı tercih ediyorsun dedim kendime, biraz tartıştık, herkesin nedenleri vardır, evet bazen çok mantıklı şekilde dile de gelirler ama kanmıyorum ben artık. Susturdum içimdeki diğer sesi, uyuyorum ve umursamıyorum. Baktığım zaman da bomboş değilim, birazcık da olsun hissediyorum bir şeyler, yavaş yavaş ama sağlam adımlarla, bu sefer aceleye de gerek yok, fark ettikten sonraki yol bir şekilde alınıyor nasılsa.
Herkese güzel mutlu yıllar, bu yılın iyi bir yıl olacağını düşünmekten kimseye zarar gelmez, olan biten her şeyi unutalım, yaşayalım istediğimiz gibi ve kararlarımızı cesaretle savunalım, kendimizden başka bir şeyimiz yok sonuçta ve yeni yılda kendimizle barışık, heyecan dolu günler geçirelim. Ayrıca ben bu yıl iskoçya'ya ve irlanda'ya gidebilmeyi diliyorum sadece gezmek için:)
*Jeff Buckley'nin böyle bir şiiri var, çok tatlı, çok güzel. Buradan paylaşayım okumak isteyenler için: New Year's Eve Prayer
Herkese güzel mutlu yıllar, bu yılın iyi bir yıl olacağını düşünmekten kimseye zarar gelmez, olan biten her şeyi unutalım, yaşayalım istediğimiz gibi ve kararlarımızı cesaretle savunalım, kendimizden başka bir şeyimiz yok sonuçta ve yeni yılda kendimizle barışık, heyecan dolu günler geçirelim. Ayrıca ben bu yıl iskoçya'ya ve irlanda'ya gidebilmeyi diliyorum sadece gezmek için:)
*Jeff Buckley'nin böyle bir şiiri var, çok tatlı, çok güzel. Buradan paylaşayım okumak isteyenler için: New Year's Eve Prayer
22 Aralık 2008
Mutluymuş gibi yapıyorum ama mutsuzum, bugün 3 kere alakasız konuşmalarda gözlerim doldu, belli etmemeye çalıştım, ne kadar başarılı olmuşumdur bilmiyorum ama iyi değilim ben hem de hiç. Bir şey yokmuş gibi davranmaya da devam edemeyeceğim, çok yorgunum. Büyük bir dönemeci kaçırmış gibi hissediyorum, yine ve yeniden başarısız olduğumu hissediyorum. En başa dönmek istiyorum, lütfen en başa dönsek, elime yüzüme bulaştırmadığım anlara dönsek. Her şey bir anda nasıl bu kadar değişebiliyor, niye doğru yolu bulamıyorum ben. Hayatımı sabote etmekten ne zaman vazgeçeceğim acaba? Ve neden çevremdeki herkesin hayatı da benimki kadar kötü, neden herkesin başına kötü şeyler geliyor sürekli. Artık tak etti canıma çıkıp sokaklara Adam Sandler gibi "Love Stinks"i söyleyeceğim, kendim ve çevremde sürekli acı çekmek zorunda bırakılan herkes için. Toplanıp toplanıp bir anda mı sapıtıyor dünya, noldu bu insanlara, hep beraber en başa dönelim artık, bu kadar zor olmayan zamanlara...
Fonda çalan: Coldplay- The Scientist
Fonda çalan: Coldplay- The Scientist
18 Kasım 2008
All The Lonely People
All the lonely people, where do they all come from?
All the lonely people, where do they all belong?
Ah bir bilsem ben bu soruların cevabını, öyle bir cevaplayacağım ki tüm merakları sileceğim kafalardan ama ben de bilmiyorum, nerden geliyor bu kadar yalnız insan, niye yalnızlar, neden böyle oluyor? Bilmiyorum ve ben de soruyorum kendimi bildiğimden beri. Neden böyle bu işler, neden neden neden... Ne kadar çok neden olursa o kadar anlamsızlaşıyor aslında, bir nedeni yoktur belki de, kabul etmek lazım. Yalnızız işte, yalnızım. . Bunca yalnız insanla birlikte savrulup gidiyoruz. Koca bir dünyaya atılmış ufacık anlamsız yaratıklar olmanın yalnızlığı bir yerde, bir de bu küçücük yaratıklar arasında kendine yer edinememenin, sığamamanın yalnızlığı başka yerde. Bir anlamda hepimiz yalnızız, öyle doğduk öyle öleceğiz. Bu hayatı yaşarken de ruhuna bir anlam arayıp, o anlamı da başka insanlarda bulmaya çalışıp, bulamadığını görünce yalnızlaşan, ne varsa ben de var ve ben de tek başımayım diyen insanlar, nerden geliyorsunuz, neredesiniz? Belki bulsak birbirimizi anlam bulabiliriz. Ancak ne yazık ki yalnız insanlar aramıyor diğer yalnızları ve bu döngü sonsuza ulaşıyor, biz biraz daha yalnızlaşıyoruz. Dünya küçülüyor, biz yalnızlaşıyoruz. Kayıp ruhlar kaybolmakla meşgulken yalnızlığa mahkum olmaya devam ediyorlar. İşin sonunda galiba neden diye sormak iyice saçma bir hal alıyor. Geliyorlar bir yerden, bir yere ait bile değiller belki. Savruluyorlar, kayboluyorlar. Niye, nasıl, hangi amaçla bilinmiyor?
Kafamdan geçenleri öylesine buraya yazmak çok hoşuma gidiyor, terapötik benim için neredeyse. İyileştirmeye yardım ediyor, iyileşmek??? Müzikle ve kelimelerle iyileşmek, bana iyi gelen kesinlikle bu. 2 güne bir iyileşmeye ihtiyaç duymasam ne güzel olacaktı. Şarkılar çok şey düşündürtüyor, mutlu ediyor bazen, bazen de boşlaştırıyor, düşünemez hale getiriyor insanı. Tesadüfleri de seviyorlar. Bir anda en olmadık yerlerde fon müziği oluveriyorlar. Beni iyileştiriyorlar.
All the lonely people, where do they all belong?
Ah bir bilsem ben bu soruların cevabını, öyle bir cevaplayacağım ki tüm merakları sileceğim kafalardan ama ben de bilmiyorum, nerden geliyor bu kadar yalnız insan, niye yalnızlar, neden böyle oluyor? Bilmiyorum ve ben de soruyorum kendimi bildiğimden beri. Neden böyle bu işler, neden neden neden... Ne kadar çok neden olursa o kadar anlamsızlaşıyor aslında, bir nedeni yoktur belki de, kabul etmek lazım. Yalnızız işte, yalnızım. . Bunca yalnız insanla birlikte savrulup gidiyoruz. Koca bir dünyaya atılmış ufacık anlamsız yaratıklar olmanın yalnızlığı bir yerde, bir de bu küçücük yaratıklar arasında kendine yer edinememenin, sığamamanın yalnızlığı başka yerde. Bir anlamda hepimiz yalnızız, öyle doğduk öyle öleceğiz. Bu hayatı yaşarken de ruhuna bir anlam arayıp, o anlamı da başka insanlarda bulmaya çalışıp, bulamadığını görünce yalnızlaşan, ne varsa ben de var ve ben de tek başımayım diyen insanlar, nerden geliyorsunuz, neredesiniz? Belki bulsak birbirimizi anlam bulabiliriz. Ancak ne yazık ki yalnız insanlar aramıyor diğer yalnızları ve bu döngü sonsuza ulaşıyor, biz biraz daha yalnızlaşıyoruz. Dünya küçülüyor, biz yalnızlaşıyoruz. Kayıp ruhlar kaybolmakla meşgulken yalnızlığa mahkum olmaya devam ediyorlar. İşin sonunda galiba neden diye sormak iyice saçma bir hal alıyor. Geliyorlar bir yerden, bir yere ait bile değiller belki. Savruluyorlar, kayboluyorlar. Niye, nasıl, hangi amaçla bilinmiyor?
Kafamdan geçenleri öylesine buraya yazmak çok hoşuma gidiyor, terapötik benim için neredeyse. İyileştirmeye yardım ediyor, iyileşmek??? Müzikle ve kelimelerle iyileşmek, bana iyi gelen kesinlikle bu. 2 güne bir iyileşmeye ihtiyaç duymasam ne güzel olacaktı. Şarkılar çok şey düşündürtüyor, mutlu ediyor bazen, bazen de boşlaştırıyor, düşünemez hale getiriyor insanı. Tesadüfleri de seviyorlar. Bir anda en olmadık yerlerde fon müziği oluveriyorlar. Beni iyileştiriyorlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)