4 Kasım 2010

Hello Darkness, My Old Friend*

Yalnızlıkla ilgili hiçbir problemim yok, gerçekten. Hatta seneye bu zamanlar bilmediğim bir ülkede bilmediğim bir şehirde kimseyi tanımıyorken yaşayacağımı ve tam manasıyla yalnız kalacağımı düşündüğümde de kaygılanmıyorum. Bir şekilde hallolur zira ben tek başınayken sıkılan biri olmadım hiç. Bana çekici gelen bir tarafı bile var yalnızlık kavramının. Şunu da düşündüm mesela; burada mutsuzum zaten, oraya gittiğimde de belki mutsuz olurum ama en azından farklı bir yerde mutsuz olurum, farklı bir şeyler yapıyor oluşumla avunurum. Gideceğim konserleri düşünsenize, İngiltere yani müziğin kalbi. Sırf bunun için bile gidilir. Şu an için sadece bir ihtimal de olsa düşünmesi güzel, yalnızlık mesele değil. Son zamanlarda oldukça çok yalnız zaman gerçirdim zaten. Kitapçılara, okul kütüphanelerine, sinemalara gittim yalnız başıma, sokaklarda dolaştım her zamanki gibi, insanlara baktım uzun süreler boyunca. Hala bir şey anladığım yok, onu söyleyeyim; insanları izleyerek geçirdiğim saatlerin çokluğu pek bir şey katmıyor bana. Muamma devam ediyor.

Mesela bugün, insanların kendileri ile ilgili anlattıkları hikayelerde ne kadar farklı ve eşssiz olduklarına dair paylaşma gereği duydukları ayrıntıları düşündüm. Herkes o özelliğin kendine ait olduğunu ve bunun çok değişik bir şey olduğunu zannediyor ya sonra başka başka kişiler bana aynı şeyi anlatıp ne kadar eşsiz olduklarına dair geribildirim istiyorlar ya bir de, işte o zaman içimden alaycı alaycı gülüyorum. Şu kar taneleri muhabbetine girmeye gerek yok bence. Evet evet hepimiz birbirimziden farklı kar taneleriyiz ama sonuçta kar taneleriyiz, özümüz bu. Neden bizde olan bir şeyin başka bir insanda asla bulunamayacağı gibi bir kendini önemse içindeyiz onu merak ediyorum. Sanırım bu da insan olmakla alakalı bir şey, ben yine de söz konusu insanlar olduğunda onların farklılıklarından çok benzerliklerini düşünüyorum. Dünyayı bu hale getiren, eminim ki insanların o eşssiz kar tanesi özellikleri değil de sadece kar taneleri olmaları. Bu kadar sıradan bir düzen öyle çok farklılıkla olacak şey değil. Kendimizi kandırmayalım. Birbirimize bu kadar benzemesek medeniyet diye bir şey de olmazdı herhalde. Belki ben psikoloji ile fazla haşır neşir bir insan olduğumdan , insanların benzer olaylara verdikleri benzer tepkiler hakkında bir sürü şey okuduğumdandır, bilemiyorum. Hatta bazen bana o kadar aynı geliyor ki tüm insanlık canım sıkılıyor. Ve ayrıca bu demek olmasın ki farklılıklara inamıyorum ya da onları önemsemiyorum. Tabi ki her insan kendine özel, sadece kendinin anlayabileceği ve hissedebileceği bir şeyler taşır içinde ama bu, insanların her gün anlattığı ben sabah kalktığımda kafamı bir kere dolabın içine sokar, dişlerimi sadece sol elimle fırçalarım gibi bir şey değil. Veya içimde öyle bir acı ve boşluk hissediyorum ki kimse anlayamaz gibi bir şey de değil. Böyle yani, bilemeiyorum belki bunlar da çok ilginç şeylerdir ama bana hiç mi hiç ilginç ve farklı gelmiyor doğrusu. Anlatılan hikayelerdeki diğer bir sürü davranış diğer bir sürü özellik gibi. Belki de benim içim öldü her şey sıradan geliyor, bak o da olabilir.

Sonra bir de Adnan'ın hikayesi var. Belki birgün anlatırım onun hikayesini, beni çok üzüyor çocukluğumdan beri annemden dinlediğim bu hikaye. Bilirsiniz anneler aynı hikayeleri tekrar tekrar anlatmaya bayılır. Çocukken işkence gibi gelen bu hikaye seansları büyüdükçe daha manalı gelmeye başladı bana. Eskiden annem 105. kere anlattığı için yarım yamalak dinlerken şimdi 156. kez anlattığında sanki ilk defa duyuyormuş gibi can kulağı ile dinliyorum. Neden bilinmez; belki annelerin bir hikayeyi anlatabileceği sayının limitinin dolmasına az kaldığı ve bunu artık fark etmeye başladığım için, belki de sadece hikaye çocukken anlayamadığım kadar güzel olduğu için. Birçokları var böyle ama Adnan en üzgünü. Artık onu düşündüğümde gözyaşlarımı tutamıyorum, çocukken böyle değildi. Ve zaten çocukken her şey daha az üzgündü.

*Bence en azından haftada bir Simon & Garfunkel dinlemek lazım. Hayat kısa, bu kadar güzel müzik varken elimizin altında heba etmeyelim. The sound of silence gibi bir şarkıyı yapmış olmaları bizim için bir lütuf değil de nedir. Bir de Bob Dylan evet Bob Dylan ve mızıka. Yaşarken gerekli. Onu da haftada bir iki doz alıp uyumak lazım.

2 yorum:

Persephone dedi ki...

simon & garfunkel'in en bayıldığım şarkısıdır, hatta genel olarak en sevdiğim şarkılardan biridir. yazıya da kendimi bulduğumu söylesem pek de yalan söylemiş olmam zaten. ingiltere'ye gidince de (ki süpermiş, en çok gitmek istediğim ülkelerden biridir) aynen o şekilde düşünmeni tavsiye ederim, çok işe yarıyor. ben de şu anda aynı şeyi yapıyorum, mutsuz ve hiçbir şey yapmıyor gibi hissedince 'salak! en azından new yorkta mutsuz ve hiçbir şey yapmıyorsun. bu geçen sene söyleyebileceğinden çok daha fazla' diyorum kendime, işe de yarıyor.

arcoiris dedi ki...

aynen, bir kere dinlemeye başlayınca 5-6 kere dinlemeden bırakamıyorum.

ingiltere benim de en çok gitmek istediğim ülkelerden biri o yüzden bu düşünce şekline sadık kalacağım. new york'ta da mutsuz olmak ankara veya istanbulda mutsuz olmaktan iyidir, çok çok çok daha iyidir hatta. benim için de gez manhattan sokaklarında . o kadar isterdim ki new york'ta olup hiçbir şey yapmamayı. şu anda birisi -ben- senin hayatını yaşıyor olmak isterdi, mutsuz hissettiğinde bir de bunu düşün :)