kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2012

Saatler

"Evet, diye düşünüyor Clarrisa, bugün bitse iyi olur. Partilerimizi veriyoruz; Kanada'da tek başımıza yaşamak için ailelerimizi terk ediyoruz, yeteneklerimiz olsa da elimizden gelen çabayı göstersek de, en olmayacak umutları beslesek de, dünyayı değiştiremeyecek kitaplar yazmaya uğraşıyoruz. Hayatımızı yaşıyor, istediğimizi yapıyor ve sonra da uyuyoruz; işte bu kadar basit ve kolay. Bazıları camdan atlıyor ya da boğularak intihar ediyor ya da hap yutuyor; çoğu kazayla ölüyor; ve çoğumuzu, büyük çoğunluğumuzu, bir hastalık yiyip bitiriyor, ya da eğer şanlıysak zamanın kendisi. Avunacak bir şey var: Ne olursa olsun, hayatlarımızın önümüzde açılıp bize hayalini kurduğumuz her şeyi sunduğu saatler var; çocuklar dışında herkes (belki onlar bile), bu saatlerin arkasından kaçınılmaz olarak başkalarının, daha karanlık ve daha güç saatlerin geleceğini bilse de. Yine de kentin, sabahın keyfini çıkarırız; ne olursa olsun daha fazlasını umut ederiz."

Michael Cunningham-Saatler.

6 Haziran 2012

Bir Gün Tek Başına

üç sene önce mutsuzluğun ve hastalığın son noktasında can çekişirken, geceleri doğru düzgün uyuyamadığım için yatağımda yatarak kitap okuyordum. kafamı yastığa yan koyup kitabı da yatağın üzerine bırakarak neredeyse hiç kıpırdaman kitap okumayı o yıl öğrendim. ondan önce yatakta kitap okumak demek kol ağrısı demekti benim için. neyse ki her mutsuzluğun minik avantajları olabiliyor. o zaman, uzunca bir süre hareketsiz şekilde Bir Gün Tek Başına'yı okumuştum. nedense kitap bir türlü bitmiyordu. her gün okuyordum ama çok yol alamıyordum. bir ay falan sürdü yolculuğumuz. şimdi geçmişi düşününce bunun sebebinin depresyon yüzünden zayıflayan zihinsel yeteneklerim olduğunu anlayabiliyorum. normal okuyorum zannediyordum ama belli ki durum o değilmiş. belki de kıpırdamadan kitap okumanın bir yan etkisiydi bu yavaşlık. uzun sürdü ama kitap elbette çok güzeldi, hala ara sıra düşünürüm. belki de kitabı okuduğum dönem yüzünden hayatımdaki mutsuz zamanlar benim için bir gün tek başına ile kodlanır. kocaman turuncu bir kitap imgesi gözümün önüne gelir hep. birlikte uyuyakaldığım, yastığımla aynı hizada duran bir kitap. içinde barındırdığı tüm karakterler benim gibi mutsuz, yalnız, debeleniyor. bugün yine durup dururken gözümün önünde belirdi kocaman turuncu kitap. mutsuzluğu aktif bir şekilde düşünmüyordum veya hissetmiyordum ama bilinçdışım bana mutsuzluğu göstermek istedi sanıyorum ki. -neden böyle şeyler yapıyorsa artık.- kenan'ı düşündüm. kitabın son sayfaları geldi aklıma. herhalde iki gün boyunca son sayfaları düşünüp ağlamıştım. ya da zaten her gün sürekli nedensiz yere ağlıyordum ve kitabın sonu bu ağlamalara denk gelmişti. biraz bulanık o kısımlar. ve bugün yine aynı odada yatarak ama bu sefer kollarımı ağrıtarak başka kitaplar okuyorum, artık hareketsiz duramıyorum, odamın içinde yürüyorum, daha hızlı düşünebiliyorum, yine tüm dünyanın içini bayan şarkılar dinliyorum. ama içimin bayılmasını da kıyılmasını da seviyorum. Bir Gün Tek Başına benim için hep yalnızlığın ve mutsuzluğun kitabı olmaya devam edecek. bunu kitaba bir haksızlık olarak da görmüyorum. çünkü o hayatımın en karanlık dönemine eşlik eden bir arkadaştı benim için. bazı arkadaşların mutsuzluğumuza denk gelmiş olması eğer onlar açısından bir sorun değilse benim açımdan güzel bir şey bile olabilir. eminin Vedat Türkali için ya da Kenan ve Günsel için bir mutsuzun arkadaşı olmak problem olmamıştır. benim içinse onlar birer kurtarıcı, beni kurtarmamış olsalar bile. kimseyi kimseyi kurtaramıyor tabii ki, onu biliyorum ama kendimi kurtarma yolundaki yol çizgileri olmalarına kimse karışamaz. bana kurtuluş yolunda rehberlik edecek ya da kendi sonumu yazmama vesile olacak bir sürü kitap, bir sürü kahraman ve bir yerlerde yazan, yatağında hareketsiz şekilde kitap okuyan, yalnızlığını kitaplarla paylaşan insanlar iyi ki varlar. biliyorum ki varlar. onlar olmasaydı yattığım yerde her şeyden vazgeçmek çok daha kolay olurdu.


16 Şubat 2012

Mrs. Dalloway

"Haftalardır, mutsuz olduğu için olaylara başka anlamlar yüklüyordu; ara sıra yoldan geçen temiz yüzlü, iyi kişileri durdurup "Mutsuzum" demek geliyordu içinden, yolda şarkı söyleyen bu ihtiyar kadın, her şeyin düzeleceğine inandırırdı Lucrezia'yı. ... Ne saçma bir düştü mutsuzluk."

"Yine de zamanla şu kanıya varmıştı ki, söylenmeye değer tek şey duygulardı, içten gelenlerdi. Zeka saçmaydı. İnsan içinden geleni söylemeliydi yalnızca.
Ama ben içimden ne geldiğini bilmiyorum ki, dedi Peter."


1 Aralık 2011

Veciz Sözler

"Bir gün Hasan Kale'de bana, yalnızca yirmi bir yıl yaşadığı halde nasıl olup da binlerce yıl sevgisiz kalmış gibi hissettiğini sormuştu. Yanıt olarak gidip sarıldım ona. Kollarıma güvenirim, sıskanın teki de olsam!"

"Nesteren seni tanıyalı bir yıl bile olmamışken nasıl oluyor da binlerce yıldır sevgine hasretmiş gibi hissediyorum?"

"Bir kere Sulhi çok ama çok sevilmek istiyordu. Bu dünyada, en azından gezegenimizin bu yarıküresinde, çok sevilmek isteyenleri kimse sevmiyor. Acı ama gerçek bu!"

"Herkesin içinde bir ölü taşıdığı söylenir. Felsefenin, edebiyatın humuslu topraklarında yeşeren bu cümleye bir itirazım yok elbette. Ama şuna ne buyrulur: Sulhi artık nasıl bir diyalektik haltsa bu, içindeki ölüyü taşıyamıyor, sık sık düşürüyordu."

"Sulhi şöyle böğüre böğüre ağlamak istedi. İnsanlığın durumu hiç de iyi değildi, onu düştüğü yerden kurtarmak gerekiyordu. Tanrı, eğer varsa, bir iyilik yapıp bütün kullarının kulağına hiç durmadan "Sen değerlisin, sen değerlisin!" diye fısıldamalı, sırtını sıvazlamalıydı. Her türlü din insanın kendisini önemli bir varlık olarak hissetmesi için uğraşmalıydı. Arkadaş toplantılarında şiir okumak yasaklanmalıydı."

Barış Bıçakçı.

5 Nisan 2011

"that game of life is hard to play, i'm gonna lose it anyway"

Artık ne zaman suicide is painless'ı dinlesem aklıma Slyvia Plath geliyor. Engel olamıyorum, eşleşti bir kez. Daha önceleri de dinlerken hep içimden tekrarlardım "that game of life is hard to play, i'm gonna lose it anyway" kısmını. Bazı insanlar kazanamıyor işte o yüzden hayatlarının bir döneminde vazgeçiyorlar denemekten sonra biraz zaman sonra da bitiriyorlar her şeyi. onları suçlayamıyorum , nasıl suçlarım zaten ne haddime. Anlayabiliyorum sadece. Ve bu şarkı o kadar güzel ki, Slyvia Plath da öyle. İkisi birbirine yakışıyor.

Bir süre önce Slyvia Plath'ın hayatına takmıştım, şiirlerini ve onun hayatı hakkında karşıma çıkan her şeyi okuyordum sonra adı kadar süpersonik insan süpersonik sam'in blogunda Sırça Fanus'la ilgili yazdığı yazıyı okurken, ben neden okumuyorum ki bu kitabı nice zamandır bu kadınla kafayı bozmuş durumdayım zaten, nasıl oldu da aklıma gelmedi diye düşündüm. Bazen oluyor bana böyle, basiret bağlanması mı denir ne bileyim neyse ki aslında yapmak istediğim şeyleri hatırlatan güzel insanlar var. Şu anda zamanımı Sırça Fanus'a bayılmakla geçiriyorum. Slyvia gerçekten bambaşka bir insan. Okurken altını çizdiğim iki yerin burada da durmasını istiyorum. Galiba artık sevdiğim kitaplardaki sevdiğim bölümleri sürekli okuma isteği duyuyorum. Ne kadar çok okursam o kadar içselleştiririm ve onlar benim birer parçam olmaya biraz daha yaklaşırlar gibi.

"Genellikle esaslı bir kusmadan hemen sonra kendini daha iyi hisseder insan. Biz de kucaklaşıp vedalaştık ve odalarımıza gidip uzanmak için koridorun ters uçlarına doğru yürüdük. Doğrusu ya, birlikte kusmak kadar insanları birbirine yaklaştıran şey yoktur."

"Yer inanılmaz derecede sağlam gibiydi. Düşmüş olduğumu ve daha fazla düşemeyeceğimi bilmek rahatlatıcıydı."

şarkıyı da burada tutalım da aklımıza estikçe dinler biraz daha Slyvia Plath düşünürüz. sonra zamanla, kitap bittiğinde belki altı çizili her bölüm bu postta yerini alır.

24 Mart 2011

İmkansızın Şarkısı

Gecenin ikisinde yapayalnız hissetmek çok boktan blog biliyor musun? sabah 10da yapayalnız hissetmekten baya baya kötü hatta. bu saatte birilerini aramak zor, ses yapmadan konuşmak zor. geriye bir tek kitaplar kalıyor. onlar da olmasa yalnızlıktan öleceğimi zannederdim ama sağ olsunlar beni hayatlarına çağıran bir sürü hayali kahraman var. bir yerlerde yaşıyorlar onlar. ben de bir yerlerde yaşıyorum. çok daha yavan bir hayat yaşadığım hem de baya mutsuz ama en azından kitaplardaki karakterler de mutsuz. zaten bana öyle geliyor ki insanlar genelde mutsuz. veya değiller ne bileyim. herkes mutlu olmak için nedenleri nereden buluyor ki onu bilsem keşke. belki de kuzenimin dediği gibi mutluluk diye bir şey gerçekten yoktur, neşe vardır sadece, o da iki saniye sürüp geçiyordur. veya belki kimsenin gerçekten bir nedeni yoktur. hepsi gören gözdedir. güzellik gibi aynı. bazı insanlar olaylardaki mutluluğu bazıları da tam tersini görebiliyordur. gecenin şu saati yaptığım muhabbete bak, belki de bu yüzden yalnızım; gecenin münasebetsiz saatlerinde kimsenin umrunda olmayan şeylerden bahsettiğim için.

bahar gelmiş ben bon iver dinlemeye başladım gene. ne anlamsız. bir de haruki murakami'yi o kadar çok seviyorum ki ne desem eksik kalır. üstelik henüz sadece tek bir kitabını okudum. o derece işte.

2 Mayıs 2010

Yaşayabilmek

Bugün kendi hayatımdan çok sıkıldım, ders çalışmayı ve yapmam gereken diğer şeyleri bıraktım. Kendimden sıkıldığımda hep yaptığım şeyi yapıp kitaplara sarıldım çünkü bir süreliğine de olsa başka bir hayatın içine girmek, okumak, okumak ve okumak iyi geliyor bana. Ancak bu şekilde geçirebiliyorum zamanı yoksa kafamı duvarlara vurmam an meselesi haline gelebiliyor. Murathan Mungan'ı ne çok sevdiğim üzeirne sayfalarca yazsam gene de içim rahat etmez, yetiremem. Onun kitaplarında beni çok başka etkileyen hikayeler, hayatlar var, dilinde hiçbir zaman erişemeyeceğim mükemmelik ve duruluk var. Akıp gidiyor zaman ve sayfalar. İşte o hayatlardan biri kendi sıkıcı ve anlamsız hayatımken onun anlattığı hikayelerin birindeki anlamsız hayata sahip başka bir karakterin ağzından çıkan sözleri buraya yazmak istedim.

"Güzellik, başlı başına bir faşizmdi; dünyanın en adaletsiz dağıtılan şeylerinden biriydi. Bedenler arasına çekilen sosyal tel örgüler ve bunların birbirine haram edilmesinin çeşitleri üzerine düşünüyordum uzun uzun... Cinsiyet, milliyet, din ayrımından, güzel ya da çirkin olmaya, genç ya da yaşlı olmaya, sağlam ya da engelli olmaya varan birçok olasılıkla yeniden basküle çıkarıp tartıyordum insan gövdelerini zihnimin haritasında. Herkesçe görünür gövdelerin neredeyse sahiplerinden bağımsız görünmez hikayelerle dolu bir dünyası vardı. Onları her an her yerde görürdük, bakın bir kambur, bir obez, bir topal, bir hüsna, bir yaşlı, bir cüce; bedenlerin dünyası başlı başına zalim bir imparatorluktu. Bu imparatorluğun onca farklı çeşitten oluşan tebasına karşın, içlerinde yalnızca birkaç biçimine yaşam hakkı tanınıyordu."

Ben de düşünürüm ve içim acır bu konu üzerine, insanların bedenlere her şeymiş gibi davranmalarından ve o bedenlerin içinde olan bitenle ilgi kimsenin en ufak bir anlama çabasının olmamasından sıtkım sıyrılır. Etiketlerden, gruplamalardan, dışlamalardan. Üstelik kimse içine hapsolduğu bedeni seçmezken nasıl oluyor da insanlar bu kadar beden faşisti olabiliyorlar. Neden böyle oluyor, neden bazı kriterlein dışında kalan herkese kendilerinden nefret etmeleri gerektiği aşılanıyor, neden insanlar zalimce bedenlerinin kölesi olmaya zorlanıyor. Bilmiyorum, anlayamıyorum zaten. Hergün gördüğüm duyduğum onca şey beni hayattan biraz daha soğutuyor. Kendi hayatımdan sıkıldığım gibi dışarıda olan biten her şeyden de sıkılıyorum. İnsanlar arasında yaşamak istemiyorum bazen.

21 Kasım 2009

Yok Bir Şahıs

Fena Halde Leman kitabından, aşkın ne olduğu ve ne olmadığı-olamayacağı hakkında. Çok aydınlatıcı buluyorum bu paragrafı tekrar tekrar okuyorum, zihnimin bir köşesinde yeri sabitlesin diye.

"… hayatta kimse kimseyi anlayamaz, kimse kimsenin yerini tutamaz; aşk dediğimiz, ya vahim bir yanlış anlaşılmadır, ya kötü bir hayal kurma tarzı; iki kişinin ikisi de, öbürünün yerine hayal kurmaya kalkıştığından, sukut-u hayaller eksik olmaz! sen dediğime kulak ver, kendimizden başkasını sevemiyoruz; sevdiğimiz, şahsiyetimizin dışlaştırılmış, bir başkasının üzerinde somutlaştırılmış hayali; o başkası da kendisini üçüncü bir şahıs üzerinde dışlaştırır, somutlaştırır: arada ahenk kurulamaz, nasıl kurulsun, sevdiğimizle sandığımız farklı! muvaffak bir çift, yalnızlığa tahammülü yüksek iki insan manasını taşır: çift demek, yan yana iki yalnızlık demek, beraber bile olamamış, kesişmesi bile zor! onun için böyle bir hayatı, içine girip kurbanı olmadan yasayacaksın, yani uzaktan. uzaktan, soyut, hemen hemen yok bir şahsı sevmekten güzelini tasavvur edemiyorum. yakında olmayan sevgili tahayyülde yaşatılır, hayalde yaşatmak az evvel açıkladığım kaideye uygun olarak, onu kendine benzetmektir; yanında bulunmayacağından, o buna ne itiraz edebilir, ne müdahale: sevdiğini, hayalinde değiştirdikçe, kendine benzettikçe daha çok seversin, böylece denge korunmuş olur. sevmek! sevmek esasında alıp başını gitmektir, sevgiliden uzaklaşan mutlak aşka yaklaşır, sevdiğini gönlünde kendi bildiğince yeniden yaratarak..."

29 Mart 2009

Kitap Mimi

Moonshine'dan aldığım kitap mimini çok sevdim, uzun zamandır da bu blogta adam akıllı bir şeyler yazamdığımı düşününce ihtiyacım olan böyle bir itki idi gerçekten.

En sevdiğim-etkilendiğim kitap(lar)

Kitaplar üzerine düşünürken en sevdiğim kitabı bulmakta zorlandım. Aslında ben bazı yazarları çok sevdiğim ve onLarın kitapları içinden en sevdiğimi seçmeyi hep diğerlerine haksızlık olarak gördüğüm için en etkilendiğim yazarları yazsam belki içim daha rahat olurdu ama mim böyle olmadığı için bende iki kitap seçtim. Birincisi bir şiir kitabı :

Otuz Beş Yaş. Hayatımda en çok okuduğum kitap olsa gerek. İçindeki her sayfayı defalarca okumuş, defalarca hayran kalmışımdır. Bu mimde şiir kitapları rağbet görüyor mudur bilmem ama şiir de düz yazı kadar önemlidir ve sanılanın aksine şiir kitapları bir roman gibi baştan sona okunabilir. Ben şiir kitaplarını baştan sona okumayı çok severim mesela, bir süreklilik olması şart değil insan onu kafasında yaratabilir.

İkinci kitap ise Bugünü Yaşama Arzusu. Irvin Yalom benim için büyük bir adami Varoluşçu Psşkoterapi kitabı dışında tüm kitaplarını okudum. Varoluşçu psikoterapi de kendi ilgi alanım olduğu için bu yaz okuyup seriyi tamamlayacağım. Tüm kitaplarının içinde beni en çok etkileyeni Bugünü Yaşama Arzusu'dur, okuduğum zamanla çok fazla ilgili olabilmekle beraber zamandan bağımsız olarak da çok süper bi kitaptır. Uzun süre etkisinden çıkamadığımı bilirim, yani Schopenhauer ile ilk tanışmam olduğu için belki, onu tanımak ve felsefesine aşina olmak beni o zaman için oldukça etkilemişti, bir de 1984 vardır beni böyle etkileyen onu da çok erken yaşta okumamın bunda etken olduğunu düşünüyoruım.

Kitap yazmak ister miyim? İstersem ne yazmak isterim?

İsterim aslında hatta daha küçükken kendime söz vermiştim ileride bir şeyler yaz ne olursa diye. Bunun çok zor olduğunun farkındayım, kendimde bununla ilgili süper bi yetenek de görmüyorum açıkçası, belki de okuyucu olarak hayatıma devam etsem herkes açısından daha yararlı olabilir :) Zaten bir kitap yazacak olsam roman olmayacağını biliyorum, kısa öyküler yazabilirdim belki ama sanki bu işe girişmek için daha uzun yıllar beklemem gerekmiş gibi hissediyorum, yeteri kadar şey biriktirmedim bu hayatta. Yazmak için daha fazlası, daha fazla içgörü, daha fazla gözlem ve deneyim gerekmiş gibi geliyor bana.

Ölmeden önce okumayı istediğim kitaplar:

Yakın zamanda okumayı hedeflediğim kitaplar aslında bunlar, önümüzdeki 1 sene içinde bunların hepsini okuyabilirsem kendimi başarılı sayacağım gerçekten -çünkü son zamanlrda kitap okuma açısından çok kıt bir dönem geçiriyorum çok büyük dikkat dağınıklığım var okusam da anlamıyorum bu sebeple kısa bir ara verdim gibi oldu işin kötüsü ders kitaplarını bile okuyunca anlamıyorum neyse bu bir süreç ve geçici olduğunu biliyorum.- Buraya dünyanın listesini yazasam da kesinlikle eksik kalacak kitaplar olacaktır, o yüzden kısa vadeli hedefimi yazıyorum.

Orhan Pamuk: Kara Kitap
Paulo Coelho: Şeytan ve Genç Kadın
Dostoyevski-Yeraltından Notlar
İhsan Oktay Anar- Puslu Kıtalar Atlası
Charles Dickens-Büyük Umutlar
Tolstoy- Savaş ve Barış
Vedat Türkali-Mavi Karanlık
Edip Cnsever-Sonrası Kalır 2. cilt


Ben de Esra ve Bengisu'yu mimliyorum, hadi bakalım :):)