24 Mayıs 2016

I like the way this is going



ne zamandır burada çok sevdiğim şarkıları paylaşmıyorum. halbuki müzik paylaşmak bir ara en sevdiğim şeydi. sanırım son zamanlarda şarkıları hep kendime saklıyorum, ben zaten son zamanlarda çok izole bir hayat yaşıyorum; herhalde biraz da ondan. ama sanırım artık izole hayatımdan hoşlanmadığım noktaya geldim ve bu noktaya gelişimi de bu sıralar en sevdiğim şarkıyı paylaşarak kutlayayım dedim. bence siz de seversiniz. böyle aranızda yeni aşık olan,  mıçmıç duygular içinde boğulan birileri varsa eğer, bu şarkı tam sizlik. tabii benim gibi bu şarkıyı dinlerken sevdicek falan düşünmeyip sadece şarkının mutlu mesut haline odaklanıp mutlu olacak da çok insan vardır. ne bileyim içinizden en azından bir kişiyi bile bu şarkıyla mutlu etsem kardır.

20 Ocak 2016

Hesap

Ocak 2016
tam 7 yıl önce yazdığım aşağıdaki yazıyı 7 yıl sonra ilk defa taslaklarda bulup okudum bugün. o sıralarda ne kadar kötü hissettiğimi bir kez daha hatırlayıp, aslında o zamandan bu zamana ne çok yol kat ettiğimi fark ettim. geleceğim, o günlerde düşündüğüm kadar mutsuz ve umutsuz olmadı. kendimi şaşırtacak derecede güzel şeyler yaşadım hatta. klinik depresyon ve anksiyetenin elinden kendimi bir şekilde kurtardım. (ilaçlar ve terapinin katkısı büyük)  bir günde olmadı tabii tüm bunlar, belki gerçekten yıllar sürdü ve yeniden hasta olabileceğimin de farkındayım; depresyon ve anksiyetenin belki de ölene kadar bir parçam olacağını biliyorum. kafamın içinde bir yerlerde bir saatli bomba gibi duruyor hastalık ihtimali ama ilk seferden sonra sanki o bombayı patlamadan imha etmek daha kolay. ara sıra yokladılar geçen yıllarda ama hiçbirinde ilk seferki gibi mahvolmadım.

hayatımda yepyeni bir yola girerken ve çok büyük değişikliklerin eşiğindeyken bu yazıyı blogumda yayınlamak ve kendime aslında ne kadar güçlü olduğumu hatırlatmak istiyorum. yaşamdaki streslerle ve sıkıntılarla baş etmek zorlaştığında hayatımın en karanlık günlerinden bu günlere gelebildiğimi ve bazı anlar karamsar olsam bile o an hayal dahi edemediğim güzel şeylerin beni gelecekte beklediğini biliyorum. hayat zor ve karmaşık ama insan mutlu olmayı hak ettiğine inandığında güzel şeyler oluyor sanki. ben geçen yıllarda kendimi iyi etmeye çalıştım ve kendimi değersizleştirmekten vazgeçtim. hala bazı şeyler benim için çok zor ve karamsarlığın o tanıdık kollarında buluyorum kendimi ara sıra ama yerimde saymadığım, risk aldığım ve mutlu olmak için kendime şans tanıdığım için kendimle gurur duyuyorum.

Haziran 2009
Bir şeyler bittikten sonra geriye dönüp ne olmuş, ne bitmiş diye muhasebe yapmak hiç adetim değildir ama geçen 4-5 ay hayatımın en zor-kötü dönemi olduğu için birazcık eskiyi deşeleyip kendime olan borcumu ödemem lazım. O kadar yoruldum, kırıldım, dağıldım, parçalandım ki yaşadığım hiçbir zaman dilimi bu kadar ağır gelmemişti bana. Bunca zaman acıyıp dururken anlatamadığım çok şey oldu, kendime bile söylemedim çoğu şeyi ama artık ne varsa söylemek istiyorum ve bunları anlatabileceğim bloğumdan (kendimden) başka kimse olmadığı için yazmak en iyi yol. Ben kendi kendime konuşurken bu satırları okuyanlar uzaktan beni duyuyormuş ama konuşmaya müdahale edemiyorlarmış gibi olacak biliyorum ama bazen söylenecek ne varsa tanımamdığım, beni tanımayan bilmeyen, yorum yapmayan, yargılamayan, yargılasa da benim bilemeyeceğim insanlarla paylaşmaktan daha rahatlatıcı bir şey olamaz, ben düşüncelerimi boşluğa gönderiyorum, benim boşluğuma rast gelenlere de selam ediyorum.

Eternal Sunshine'dan öğrendiğim bir şey varsa o da acı veren şeyleri silmenin, hiç yaşamamış saymanın bir yararı olmadığıdır. Çok zaman keşke bunlar hiç olmasaydı, keşke hiçbir şey yaşamasaydım, keşke şu insanları tanımasaydım gibi laflar ettim, ama bir yanım hep bildi ki olan olduktan sonra onu tamamen silsek bile bunun bana bi yararı olmayacaktı zaten olanları yanımızda taşımaktı bizi büyüten. Yaralandıktan sonra kalan izleri görebilmek neden kötü bir şey olsundu, asla zararı olmazdı. Benim bilmediğim şey yaralanmalara karşı bağışıklığın nasıl kazanılacağı idi. Yani bu dünyada herkes şu veya bu şekilde incinir ama sadece buna bağışıklığı olmayan insanlar parçalanır. Ben de ne yazık ki bazı şeyleri parçalanarak öğrenmek zorunda kalanlardan oldum. Yaşadıklarımı sonsuza kadar silip zihnim bembeyaz olsun isterken aslında bi tarafım onları zihnimin en karanlık taraflarında saklamak istiyordu, biliyorum şimdi daha iyi görüyorum. Kalbim kırıldı, dengemi kaybettim, ölecekmişim gibi hissettim ama bunları yaşamak için doğru zaman belki de buydu. İzlediğim, dinlediğim, okuduğum hikayelerdeki kahramanların hayat üzerine söylediklerini deneyimleyip, onların davranışlarındaki manayı tam olarak anladığım kısa anlar yaşadım. Hiçbir zaman bir Nora Ephron filminde yaşayamacağımı biliyorum şimdi, hiçbir zaman iyimser ve inanan biri de olmayacağım, belki eskiden birazcık hayalci tarafım vardı o da beni kesinlikle ve geri dönmemek üzere terk etti ancak söylediğim gibi bunlar kötü şeyler değil. Kalpler kırılabilir, insanlar öfkelenir ve arada bir her şey durmuş gibi gelebilir, artık bu düşüncelerle çok daha barışığım ve gerçekçi yanımı da sevmeye başladım. Kendimden başka kimseyi de suçlamıyorum, sorumluluk almanın önemini ve dünyaya kafa tutmanın beyhude bir çaba olduğunu kavradım. Her zaman suçlanacak birileri, bir şeyler vardır ama bunu yaptığım sürece asla tam olarak iyileşemediğimi gördüğüm -ki bunu görmem çok uzun zamanımı aldı- için sakinleştim. Hayatımda ilk defa öfkenin ne kadar güçlü bir duygu olduğunu deneyimledim, öfke insanı mahvedebilir ve bu öfkeyi öfkenin nesnesine yöneltme fırsatı yoksa ve aslında o nesne gerçekten suçlu bile değilse öfke öyle bir içe dönüyor ki bu sefer insanı içten içe yok ediyor Burada da Ted Mosby ile özdeşim kurdum öfkeyi bastırmak veya dışarı atmak hiçbir şeyi çözmez, öfkenin gitmesine izin vermek gerekiyormuş gerçekten de sadece birgün uyanıp içimdeki öfkenin mantıksızlığını anladım ve sadece bana zarar verdiğini fark ettim. (Dizlerden ve filmlerden acayip çok şey öğrenmişim ben, aferin bana valla)

Tek sorun kalbimin kırılması değildi, tek başına o olsaydı çok daha kolay atlatırdım belki, bir şey kötü gitmeye başlayınca diğer her şey de onunla beraber kötü gitmeye başlıyor benim hayatımda, önüne geçilemeyen olaylar dizisi de böyle başladı. Biri bitmedi ama yenisi geldi hep. Şimdi düşünüyorum da ortaya tek bir sorunu koyup hayatımı birbirine bağlayan her şeyi o sorunun ekseni etrafında döndürdüğüm için böyle oldu belki, yine de emin değilm belki sadece tesadüftü, evrenin raslantısallığı ve kocaman kaosu hep benim aleyhimde işlerdi bi şekilde zaten. Ben aşırı kırılgan ve hassas olduğumdan en ufak şeyleri kocaman gördüm, biliyorum. Aslında ben birçok konudaki sorunlarımı biliyorum, farkındalık ve içgörü konusunda üstüme yok ama bi şeyin nedenini biliyor oluşum ona çözebileceğim anlamına gelmedi benim hayatımda hiç. Hep bildim, bildim, buldum, araştırdım, içime bakmaktan hiç çekinmedim ama yaptığım sorunlar listesi için çözümler listesi oluşturamadım. Hala da oluşturamam, ama bazen zihnim açıkken daha sağlıklı düşünebildiğim kısa zaman aralıkları oluyor, çözümlere yaklaşıyorum öyle 40 yılda bir. Kötü olaylar yaşayıp çok üzülüp ardından darmadağın olduğum için kendime kızıp, bu hallere niye düştüm diye düşünüp daha çok üzülüp sonra tekrar üzüldüğüme sinirlenmek gibi bir kısır döngü içine girdim. Öyle bir şey ki bu kafamda kara bulutlarla dolaşıyormuşum gibi hissettirdi bana, üstelik o bulutlar bazen boynuma kadar çöküyordu, hem nefes alamıyordum hem ışığı göremiyordum. Hiç bitmeyecek zannettim, aklımı kaybedeceğim ve başıma çok kötü şeyler gelecek zannettim. Öyle çok korktum, öyle çok korktum ki içimde sürekli bir buruk heyecanla dolaştım. Hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım, hiç bu kadar batmamıştım. Her zaman güçlü bi yanım kalırdı geriye, bu sefer tek bir tane bile kalmadı her alanda yıkıldım. Kendimi açtığım arkadaşlarımın aslında buna hiç değer olmadığını anladım, ama yine de bu kadar kırılgan bir zamanımda bana destek olmayı istemedikleri için üzüldüm, olmak zorunda değildiler elbet, ben de kolay bi insan değildim yine de bazen kötü hissettirdi. Çok uzun zaman okuduğumu anlayamadığım, yerimde oturamadığım, konuşulanları duymadığım duyduğum kısımları da anlayamadığım, 20 dakikalık dizileri bile izlemek için dikkatimi toplayamadığım zamanlar oldu, bir anda bir sürü kilo verdim, o kadar sağlıksızlaştı ki görüntüm kendimden tiksinmeye başladım, uyuyamadım, çok ağladım nedensiz yere ve gerçekten kendim için tüm umutları tükettim.

Çok kötüydü işte bunca yazının özeti budur, hala da tam olarak düzelmedi ama ben daha iyi hissediyorum şimdilik, okulum bitti, tatil başladı. Önümüzdeki iki hafta en azından deniz ve denizden esen rüzgarlarla meşgul olmak istiyorum. Okunacak 1 milyon tane kitabım, izlenecek zilyon tane filmim ve 10 sezonluk Friendsim var. Hayatta bunlardan daha önemli bir şey de yok aslında, elimdeki zamanı böyle geçirmek şu an için hayatta yapabileceğim en iyi şey, günlerimi saçma sapan düşünceler yerine sex and the city izleyerek, romantik komedilere gülerek geçirmek istiyorum. İnsanlardan mümkün olduğunca uzak kalıp bolca uyumak ve yemek yemek istiyorum. Tatlılar, meyveler, bizim oralarda yazın pek bi lezzetli olan domates yemek istiyorum. Sonra da batırdığım derslerimi toparlamak için yaz okuluna gidip o andan itibaren hem derslerimi, hem hayatımı iyice bi düzene sokmak istiyorum. Yapabilirmişim gibi geliyor, o kadar da zor değil, yeniden başlamak için elimizde hep birazcık ekstra zaman kalıyor, ayrıca bunları yazabiliyor olmak bile bir şey, uzun zaman mal mal bakıp ne okuyabiliyordum ne de düşüncelerimi bir araya toplayıp yazabiliyordum. Şimdi kafamı maksimum düzeyde toplayıp yazdım bunları, dönüp dönüp okudum, bir süre daha sürekli okuyacağım gibi görünüyor. Ne düşündüğümü, ne hissettiğimi kendime de anlatmış oldum sonunda, bazen böyle dışarıdan bakabilmek çok iyiymiş.

23 Kasım 2015

Gezi Blogu

çok uzun zamandır yapmak istediğim bir şey vardı: bir gezi blogu açmak. son 4-5 yıldır gezi bloglarını takip etmek her gün yaptığım bir şey haline geldi. ilk başlarda blogları okuyup insanların yaşadıkları hayatlara, gezdikleri yerlere, yedikleri yemeklere, deneyimledikleri ilginç aktivitelere hayranlık duyar, içten içe onlara özenir ve asla istediğim seyahat hayatını yaşayamayacağımı düşünürdüm. gezi bloglarını daha çok okudukça seyahat etmeye dair içimdeki istek git gide büyüdü., benim için büyük ilham kaynağı oldular. ben de hayalini kurduğum seyahat hayatını gerçekleştirmek için her şeyi yaptım. ve gerçekten hayal ettiğimden çok daha fazla seyahat etme imkanı yarattım kendime. geçen 3 yılda birçok ülkeyi görme fırsatım oldu ve gelecek için de çok fazla seyahat planım var. bu süreçte bir seyahat blogu açmayı hep istedim ama bir türlü tembelliğimi yenemedim, bir de tabii benim blogum başkalarınınki kadar güzel ve ilham verici olmaz diye endişe ettiğimden galiba bir türlü elim gitmedi ama artık hem tembelliği hem de endişelerimi aşmış durumdayım. sadece yazmak ve güzel fotoğraflar çekip paylaşmak ve seyahatin hayatımda neden önemli olduğunu anlatmak istiyorum. ayrıca geçmişe dönüp yaşadıklarımı okumak ve gezdiğim yerleri bana hatırlatacak bir şeyin hep internette bir yerde duracak olması fikri de beni çok mutlu ediyor. eğer siz de seyahat bloglarına ve seyahate meraklıysanız bir uğrayın, bir göz atın isterim.

Blog: http://www.monkeysandmoments.com/
Instagram: https://www.instagram.com/monkeysandmoments/

26 Eylül 2015

Run For Those Hills, Babe



bu şarkıyla ilgili bir sürü şey söylemek istiyorum ama sanırım söyleyebileceğim en mantıklı şey şu; bu şarkıyı ne zaman dinlesem başka bir yere gitmek istiyorum. nerede olduğum mühim değil, o an olmadığım bir yere gitmek istiyorum. tek başıma gitmek istiyorum. herkesi geride bırakmak istiyorum. kimseyi sevmek istemiyorum.

21 Mayıs 2015

Zaman vs. Mutluluk

insanın hayatında çok önemli şeyler olurken zamanın hızla geçip gidiyor olduğu gerçeğiyle barışması normal zamanlardakinden daha zormuş. en azından benim için şu sıralar durum bu. zamanı durdurayım, biraz soluklanayım, olana bitene uzaktan bakıp tadını çıkarayım istiyorum ama zaman çılgınca akmaya devam ederken bunların hiçbirini yapamıyorum. gerçekten zamanın hızı karşısında nefessiz kaldığımı hissettiğim günler yaşıyorum. siz ne düşünürsünüz bilmem ama bazı şeyler ağır çekim yaşanmalı bence. diğer türlü hissedilen mutluluğun ağırlığını zamanın hızı taşıyamıyor gibi geliyor bana. bilmiyorum, sanki sırf bu zamanın kalleşliği yüzünden mutluluğumu yeterince hissedemiyorum. belki zaman, sadece söz konusu duygu mutluluk olduğunda bu kadar çabuk geçiyor gibi geliyordur, neden olmasın. zaman, malumunuz bayağı karışık bi mevzu. benim kişisel olarak da çok meselem var kendisiyle. özellikle bu sıralar beni iyice deli ediyor. istiyorum ki sadece bir günlüğüne benim istediğim gibi aksın zaman; geçmişe gideyim, geri geleyim, aynı anları başa sarıp tekrar tekrar yaşayayım, zaman akmazken ben zamanın dışında bir yerde sakince durup bir şeyler elimden kayıp gidiyor stresini hissetmeden yaşadığım mükemmel anları saatlerce düşünüp beynime kazıyayım. biliyorum beyhude istekler bunlar ama insan gene de böyle şeyler hayal etmekten kendini alamıyor. neyse ki bunlar hep mutluluktan ve biraz da bir kere bu kadar mutlu olmuşken ya bir daha asla aynı şekilde hissedemezsem diye korkmaktan.

3 Mart 2015

Şarkı



hayatımın son bir ayı için seçtiğim arka plan şarkısı bu. ilginçtir ki hayatımda olan şeyler ile şarkının sözleri arasında hiçbir bağlantı yok, hatta sözlerin oldukça zıttı şeyler yaşıyorum ama bu şarkıyı sürekli dinlemekten kendimi alamıyorum. yine bir "mutsuz değilim ama mutsuz şarkılara bağımlıyım" durumu. ne yapalım ben de böyleyim işte. bilmiyorum acaba mutlu şarkılar dinleyebilen bir insan olsaydım hayatımda nasıl değişiklikler olurdu? büyük ihtimalle hiçbir şey farklı olmazdı da neyse... bir de bu şarkı, adının içinde "paint "geçen başka bir şarkıyı da hatırlatıyor bana her dinlediğimde, sonra açıp onu da dinliyorum ara sıra. sanırım o şarkıyı da geçen yıl bu zamanlar sürekli dinliyordum. biraz enerjim olsa oturup kendimi analiz edeceğim; mevsimlere ve aylara şarkı seçme eğilimim, duygu durumuma ters şarkı sözlerine olan bağımlılığımla ilgili falan ama vallahi enerjim yok. boş verelim, güzel şarkılar dinleyelim.

adında paint geçen o diğer şarkı için belki buraya tıklamak istersiniz. 

10 Ocak 2015

Not

kıştan mıdır nedir artık the national'dan başka hiçbir şey dinleyemiyorum bu sıralar. sabah akşam aynı şarkılar, aynı albümler... hiç de sıkılmıyorum ve bu durum beni biraz şaşırtıyor. mutsuz değilim ama mutsuz şeyler dinlemekten ölesiye zevk alıyorum. bilmiyorum ben de bu duruma çok mantıklı bir açıklama bulamadım. sanırım mutsuz da olsa güzel müzik dinliyor olmak insanı garip bir şekilde mutlu ediyor. şarkıların sözleri, melodisi, matt'in yavaş yavaş kulağıma fısıldayarak söylediği kelimeler beni aslında şarkı süresi boyunca çok üzüyor, kendi kendime yol boyu düşünüyorum aynı sözler üzerine, karşılıklı konuşmalar yapıyoruz matt ile şarkılar hakkında. insan bir milyonuncu kez dinlediği şeyin üzerine nasıl hala kara kara düşünebiliyor onu da çözemedim, galiba çok boş bir hayatım var ve çevremde aklıma bir şeyler geldiğinde anlatabileceğim neredeyse kimse yok. o yüzden matt'le muhabbet ediyorum. birkaç satır önce mutsuz değilim dedim ama şu yazdığım son cümleyi okuyunca bir an acaba bu kadar yalnız hissediyorken insan mutlu olabilir mi diye de bir an durup düşündüm. ama çok da mühim bir düşünce değil aslında bu, "yalnızlık bir ovanın düz oluşu gibi bir şey" demiş ya cemal süreya, durum aynen o. böyle şeylerin üzerine uzun uzun düşünmeye gerek yok, olağan bir şey yalnızlık bence özünde, belki önceden böyle düşünmüyordum ama büyüdükçe benim için normalleşti belli ki çünkü mutsuz değilim.

neyse işte her sabah işe gidiş ve işten eve dönüşüm bu şekilde gerçekleşiyor. bir de sabahları sürekli kurduğum bir hayal var; metronun boş geleceğini hayal ediyorum durmadan, boş vagonlar geliyor gözümün önüne, bir an için çok mutlu oluyorum sonra tren geliyor içinde milyon tane insan var. o an içimdeki tüm güzel şeyler ölüyor. henüz düşünce gücümle vagonları boşaltmayı başaramadım ama sanırım önümüzdeki soğuk kış ayları boyunca her sabah aynı şeyin hayalini kuracağım. hayal dünyamın inanılmaz canlılığı karşısında herkesi hayrete düşürmeye de devam edeceğim. cidden hayal dünyam metronun boş gelmesi, işten eve erken dönmenin bir şekilde mümkün olması, öğle arası kahve içmeye çıkabilme ihtimalim gibi şeylerden oluşuyor bu günlerde. çok basit ve güzel hayallerim var, mis gibi. ben de istiyorum daha büyük şeyler hayal edebileyim, daha önemli şeyler düşüneyim ama olmuyor. varım yoğum olmayan insanlarla hayali konuşmalar ve yavan hayaller. yetişkin dünyasında durum böyleymiş, ben ne yapabilirim.

hayatımın kısa özetini geçeyim dedim, 2015'in başında, kişisel tarihçeme not da düşmüş oluyorum. yeni yılla ilgili aldığım kararlardan biri de daha çok yazmak. yıllar geçtikçe geçmişe dönüp o zamanlar neler düşünüp hissettiğimi okumak hoşuma gidiyor. son zamanlarda yazma işini çok boşladım ama yeni yılda bu değişsin istiyorum. umarım başarılı olurum. neyse blog, şimdilik olan biten bundan ibaret. yakında görüşürüz.

8 Aralık 2014

This Is the Last Time



Bir hata en fazla kaç kez yapılabilir? Sonsuzluk ve bir gün kadar sanırım. Her seferinde bu defa son diye kendimi kandırıyorum ya, sonra bu şarkı çalmaya başlıyor ya, Matt "but your love is such a swamp, you're the only thing I want and I said I wouldn't cry about" diyor ya, işte hepsi ondan oluyor. This is the last time diye diye bir ben bir de Matt kendimizi sonsuza dek kandıracağız belli ki.


8 Kasım 2014

Sevgi?

bazen düşündüğüm şeylerin korkunçluğu karşında kendimi ciddi ciddi hayrete düşürebiliyorum. mesela düşünüyorum, bir insanı çok sevmek falan nasıl da hikaye. yalan değil insan çok sevebiliyor ama nasıl? seviyorum demek, sevgimden ölüyorum demek kolay, sevdiğini söylediğin kişi tüm yaşam enerjini sömürüp seni neredeyse yaşamsız bıraktığında o büyük sevgi cümleleri seni hayata bağlamaya yetmiyor ne yazık ki. çok sevmek, evet ne kadar da büyük seviyoruz hepimiz. tek bir insan tüm sevgisizlikleri silmeye yeter diye düşünüyoruz. o adam evet o, nasıl da güzel, nasıl da sevecen, nasıl da sevgiyle bakıyor ta ki tüm sevecenliğini kaybedene kadar. sonra bir gün geliyor nasıl da nefretle bakıyor, nasıl da rahat hakaret edip, aşağılayabiliyor. büyük sevgi... sevgi kurtaracak hepimizi ta ki aslında kurtulamayacağımızı anladığımız güne kadar. o gün gelince tüm bu sevgi tiyatrosu kocaman soyut bir duygu yumağından başka hiçbir şeye dönüşmeden içimize oturacak. sevgiyse sevgi, başkasını da sever insan, başkası da güzel bakar, bir başkası da sana dünyadaki en önemli insanmışsın gibi davranır ta ki davranmayana kadar. oynadığımız oyun belli ki bu. sevgi kurtarmıyor beni, her gün daha çok dibe batırıyor. sevgi adına yaptığımız çirkinlikleri gördükçe kelimenin kendisinden de içeriğinden de soğuyorum. evet çok seviyoruz birbirimizi, sorun hiçbir zaman sevgi eksikliği değil ama sevginin ne olduğu konusunda anlaşsaymışız keşke. ya da normal sevmek diye bir kavramanın etrafında dönseymiş hayatımız. varsa eğer öyle bir şey.

20 Ekim 2014

Pencere Serisi - Birinci Bölüm


Üç ay kadar önce yukarıda gördüğünüz ilk pencere fotoğrafını çektikten sonra aklıma pencereler ve pencereden gördüklerim üzerine bir seri başlatma fikri geldi. Bu temayı gerçekten seviyorum o yüzden instagram hesabımda paylaştığım dört pencere temalı fotoğrafı bloguma da koymak ve serinin ilk bölümünü oluşturmak istedim. İlk üç fotoğraf Almanya'dan dördüncü fotoğraf ise Çek Cumhuriyeti'nden. 
Pencerelerde beni çeken bir şeyler var, çoğu zaman hayran hayran ya pencerelere ya da pencerelerden dışarıya bakıyorum. Hatta zamanımın büyük çoğunluğu böyle geçiyor desem yalan olmaz. Pencere güzel şey, mutlu şey!
Instagram hesabıma göz atmak isterseniz de linki burada.