yazmaya dönmek. bölüm bir.
uzun zamandır hiçbir şey yazmıyorum, hayatta en sevdiğim şeylerden biri olduğu halde bilgisayarın ya da bir defterin başına oturup adam akıllı bir şeyler yazmayalı çok uzun zaman oldu. eskiden, ne düşündüğümü, ne hissettiğimi anlamam için önce yazmam gerekirdi, ancak yazdıklarımı okuduktan sonra anlıyordum tam olarak neler olup bittiğini. hayatımı kendime bir hikaye gibi anlatmazsam yaşamamışım gibi geliyordu herhalde. tabii şöyle bir gerçek de vardı ki ben zaten yaşamıyordum. var olmanın yaşamak olduğunu zannedip birbirinin aynı günlerimin içinden hikayeler çıkarmaya çalışıyor, perişan zihnimin süzgecinden geçirdiğim şeyleri bir de yazı süzgecinden geçiriyordum. çok mutsuzdum, mutlu olduğum zamanlarda bile mutsuzdum ve bunu ancak gerçekten mutlu olduğumda anladım. bir zamanlar mutluluk zannettiğim şeyin aslında sadece ortalamanın üstü bir gün geçirmek olduğunun ayrımına vardım. anlık neşeleri uzatmaya çalışıp çalışıp kendime mutluluk diye kakaladığımı fark ettim. bu farkındalık sonrası geçmişteki halime acımak gibi saçmalıklar içine de girmedim. geçmişim için üzülemeyecek kadar şu anda yaşıyorum ve doğrusunu isterseniz; geçmişimde geçmişim için fazlasıyla üzülmüştüm. belki tüm geleceğime yetecek kadar üzülmüştüm. yaşam enerjimi sömüren, babamın elli yıldan fazla yaşayıp öldüğü bu şehirde, kendime bir türlü istediğim hayatı kuramadığım bu yerdeyim şimdi. delice sevdiğim ankara'dayım. odamda oturmuş kendime bakıyorum. bir zamanlar olduğum insana ve hala olabileceğim onlarca farklı insan alternatifine... mutlulukla ilgili laflar ederken hayatımda ilk defa mutluyum. gelmeyecek bir gelecekteki hayali kovalamıyorum. bazı hayaller gerçek olduktan sonra olayın özü tamamen değişiyormuş, nereden bilebilirdim?
bir şarkı. bölüm iki.
öyle şarkılar var ki ilk dinlediğim anda sabit kalıyorlar. sanki zamanda bir buz küpü haline geliyorlar. tüm anlar, tüm zaman eriyor sadece bir şarkılık zaman donuyor o çizgide. sonra her dinlediğimde hayatımın o donmuş anısına dönüyorum, her şey tamamen aynı orada, herkes olduğu yerde, kimse uzaklara gidememiş. bir şarkının içinde donup kalmışlar. bir sabah birlikte tavana bakmıştık, işte bir şarkılıktı hepsi hepsi. http://youtu.be/3Kh09MuIfIU
true love waits. bölüm üç.
radiohead'in böyle bir şarkısı var bilirsiniz. herkes bilir. "ben yaşamıyorum, sadece zaman öldürüyorum" diyor şarkda thom yorke. arada lütfen gitme de diyor ama giden gitmiş bile. o zaten bekleyecek ama gitme demesi de lazım. o illa ki denir. sonra hayat hep biraz bekleme modu. yaşamak zorlaşır ve zaman öldürülünce çabuk geçen bir şeydir.bunu da herkes bilir, thom yorke da tabii... zamanı öldürerek mesafelerden intikam mı almaya çalışırız yoksa? ondan da pek emin değilim. ama bazen zaman da mekan da sadece birer kelimedir çünkü true love waits.
*http://youtu.be/zbjMEUmwp2o
4 Mart 2013
16 Şubat 2013
Universal Love
söylemek istediğim her şeyi çok güzel özetlediği için bu şarkının en büyük hayranıyım.
aşk dediğimiz şey tam da buymuş meğer.
"as long as you love me I can be from Mars, I can be from Texas" oluruz yani, nedir ki yani.
tüm dünya bizim.
26 Ocak 2013
Mevsimler
sonra bir şarkı çalmaya başlar ve adam der ki, "hadi mevsimler başlasın." hangi mevsimler diye sormaya yanaşmam bile, öyle içten ister ki bunu "ne olacaksa olsun yeter ki mevsimler başlasın, değişsin, nasıl olacağı mühim değil" derim. hadi önce mevsimler bi başlayıverin, sonra da sakin bir müzik çalmaya başlasın, insanlar yeni mevsimle birlikte yavaşça dans etsinler. herkes dans ettiği için tüm ana yollar kapansın, arabalarını durduran insanlar birer birer kendilerini yola atıp bu büyük dansa katılsınlar. mevsimler bir bir başlasın, dans büyüdükçe büyüsün. şarkı sonsuza dek devam etsin. dünya bir şarkıdan ve sadece dans eden insanlardan ibaret olsun. hadi mevsimler bi başlasın. başlasın da gidelim.
23 Ocak 2013
Yirmi Beş
İki gün sonra doğum günüm ve ben şaşırtıcı olmayacak şekilde yaşlanmayı düşünüyorum. 25 olmanın 24 olmaktan pek bir farkı yok elbette; altı üstü bir yaş ama niyeyse 25 yaş bir şeylerin mutlak olarak biteceği (bkz:çocukluk), bu zamana kadar yetişkin olamadıysam bile bu andan sonra olmak zorundasın düşüncesiyle kavga etmeye zorlanacağım ve ne yazık ki şu çok korktuğum 30'a doğru saymaya başlayacağım yaş olacak benim için. Ayrıca 'okulu bitirdin o zaman işe gir, evlen çocuk yap ve hayatının her gününü aynı sıkıcı iş yerinde iş arkadaşlarınla ev eşyaları hakkında konuşarak geçir, eğer bunları yapamıyorsan hayatını boşa harcıyorsun' temalı konuşmaların çılgınca hedefi olacağımız yaşın da ta kendisidir ne yazık ki 25. Tüm bunları 24 yaşında duymadığımızdan değil, tabii ki de beynimizi yiyen insanlar her yaşımızda bir yerlerden türemek suretiyle bizi sinir krizlerine sürükleyebilirler ancak yirmibeşte iş ciddiye biner. Artık ciddileşmenin ve toplumun söylediği her şeyi yapmaya başlamanın net ve kesin yaşına gelmişizdir, bundan sonra yapılacak her türlü aykırı hareket affedilmez sınıfına girecektir.
Şimdi bu söylediklerim size abartı gibi gelebilir ama hiç öyle değil. Ben kendi kafamın içinde 25 olmayla ilgili birtakım mücadeleler verirken tüm bu "yaşın geçiyor sen hala bıdıbıdı..." şeklinde gelişecek cümleleri öngörebiliyorum. Çünkü çevremdeki insanlara bunların söylendiğini duydum, gördüm, şahit oldum. Bizzat bana söylendiklerine de şahit oldum pek tabii zira ben toplum, kültür, gelenekler bikbik diye konuşmayı çok seven teyze kafilesinin çok kez ortasında kalmış, akraba denilen ne işe yaradığı bilinmeyen garip güruh tarafından da evde kalmış şeklinde nitelendirilip hayrına şu kıza bir koca bulalım çalışmalarının hedefi olmuş bir insanım. Biliyorum ki bu yaşımda da bu tarz şeyler azalarak bitmeyecek tam tersine katlanarak artacak. Sonra şunu düşünüyorum bu insanlar, bu düşünceler hepsi sinir bozucu olmanın dışında aslında hiçbir şekilde beni etkilemesi mümkün olmayan şeyler. Kendimi bir şeylerin gerisinde kalmış, olmamış, olduramamış hissetmeme gerek yok. ÇÜNKÜ BU SÖYLENENLERİN HİÇBİRİ BENİM HAYALİM DEĞİL. Sabit bir gelirim olsun diye yaşam enerjimi tamamen sömürecek bir iş istemiyorum mesela. Evlenmek, gelinlik giymek, anne olmak falan hayatımın en temel, en önemli amaçları arasında yer almıyor mesela. Ne yapmak istediğime henüz karar vermemiş olmam da çok normal bence, herkes istediği şeyi, olmak istediği insanı, birlikte yaşlanmak istediği kişiyi falan 22 yaşında buluyor ve hayatını ona göre kuruyor olabilir, o insanlara da saygım sonsuz ama benim onlar gibi olmamam yanlış olduğum anlamına gelmiyor. Hayat bitmiyor, kimse herhangi bir planın gerisinde falan değil. Zaten zamanla ilgili ne biliyoruz da neyi planlamaya çalışıyoruz onu da hiç anlamış değilim aslına bakarsanız.
25 yaşında olmakla ilgili en büyük sıkıntım fiziksel ve ruhsal olarak yaşlanıyor olduğum hissi. Gerçekten bu konuda kendimi sakinleştirmeyi başaramıyorum. Aynaya baktığımda gerçekten çok daha yaşlı bi insan görmeye başladım ve hala çoğu zaman 17den gün almış falan gibi hissetsem de bazen kendimi çok yaşlı yorumlar yaparken yakalıyorum. Hayata bakışım yaş perspektifinden şekillensin hiç istemediğim halde bazen kendimi benden genç insanlara siz daha gençsiniz ilerde anlayacaksınız tarzı konuşmalar yaparken yakalıyorum. Sanki artık daha çabuk yoruluyorum, sanki okuduklarımı daha geç anlıyorum. Beynim ve bedenim biraz yavaşlamış gibi hissediyorum. Elbette yaşlanmaktan kaçmak mümkün değil, hayatımın her dönemi aynı fiziksel ve zihinsel kapasiteye sahip olamayacağımı da biliyorum. Biliyorum bilmesine ama sanırım bunu rahat bi şekilde kabullenmeye ve bu fikirle barışmaya henüz hazır değilim. Bu noktada biraz abarttığımı kabul de edebilirim, 25 öyle aman aman bir yaşlanma yaşı değil ama sanki sembolik olarak çeyrek asır yaşamanın verdiği bir yükü ekliyor üzerime.Çeyrek asır yaşadım da ne yaşadım, o kadar çok bile değildi yaşadığım o zaman neden yaşlanıyorum diye düşünüyorum ve 35ime geldiğimde de bu şekilde hissetmekten korkuyorum. 25 yıl yaşadığımı anlamadım ben, hiç o kadar çokmuş gibi değilken neden o kadar çok? Neden bu kadar yaşlıyız birden bire. Benim tüm kavgam bu. Bu yaşımda bir şey olmak zorunda olduğum ya da hayatımı boşa harcadığım iddialarını falan kendime dert etmeyerek salt yaşlanma fikrine takılıp kalmış durumdayım. O yüzden de yeni yaşımda da beni mutlu eden şeyleri yapmaya devam etme kararı aldım. Seyahat etmek benim en büyük tutkum, seyahat etmek bir kariyer, bir gelecek planı falan değil ama şu hayatta beni gerçekten ama gerçekten mutlu eden ender şeylerden biri. O yüzden üzerimde herhangi bir baskı hissetmeden, fiziksel ve zihinsel olarak da iyice yaşlanmadan önce seyahat etmek, dünyayı görmek, yeni insanlarla tanışmak istiyorum. Şanslıyım ki bunu yapabilecek imkana da sahibim ve yeni yaşım için bu kararı vermiş olduğum için de kendimle çok acayip gurur duyuyorum.
Yeni yaşım kutlu olsun o zaman, çeyrek asırlık insanım, hey gidi. daha dün bisiklete binmeyi falan öğrenmiştim ben, bir de sanki en son üniversiteyi kazanmıştım. ondan sonra ne oldu nasıl oldu işte o arayı kaybetmişim. bir gün geldi ve yirmi beş yaşında oluverdim. kreşte aşık olduğum çocuğu bile çok net hatırlıyorum. 20 yıl geçmiş olamaz ama olmuş be hocam. neyse çeyrek asırlık Gökçe, yeni yaş yeni maceralar...
Şimdi bu söylediklerim size abartı gibi gelebilir ama hiç öyle değil. Ben kendi kafamın içinde 25 olmayla ilgili birtakım mücadeleler verirken tüm bu "yaşın geçiyor sen hala bıdıbıdı..." şeklinde gelişecek cümleleri öngörebiliyorum. Çünkü çevremdeki insanlara bunların söylendiğini duydum, gördüm, şahit oldum. Bizzat bana söylendiklerine de şahit oldum pek tabii zira ben toplum, kültür, gelenekler bikbik diye konuşmayı çok seven teyze kafilesinin çok kez ortasında kalmış, akraba denilen ne işe yaradığı bilinmeyen garip güruh tarafından da evde kalmış şeklinde nitelendirilip hayrına şu kıza bir koca bulalım çalışmalarının hedefi olmuş bir insanım. Biliyorum ki bu yaşımda da bu tarz şeyler azalarak bitmeyecek tam tersine katlanarak artacak. Sonra şunu düşünüyorum bu insanlar, bu düşünceler hepsi sinir bozucu olmanın dışında aslında hiçbir şekilde beni etkilemesi mümkün olmayan şeyler. Kendimi bir şeylerin gerisinde kalmış, olmamış, olduramamış hissetmeme gerek yok. ÇÜNKÜ BU SÖYLENENLERİN HİÇBİRİ BENİM HAYALİM DEĞİL. Sabit bir gelirim olsun diye yaşam enerjimi tamamen sömürecek bir iş istemiyorum mesela. Evlenmek, gelinlik giymek, anne olmak falan hayatımın en temel, en önemli amaçları arasında yer almıyor mesela. Ne yapmak istediğime henüz karar vermemiş olmam da çok normal bence, herkes istediği şeyi, olmak istediği insanı, birlikte yaşlanmak istediği kişiyi falan 22 yaşında buluyor ve hayatını ona göre kuruyor olabilir, o insanlara da saygım sonsuz ama benim onlar gibi olmamam yanlış olduğum anlamına gelmiyor. Hayat bitmiyor, kimse herhangi bir planın gerisinde falan değil. Zaten zamanla ilgili ne biliyoruz da neyi planlamaya çalışıyoruz onu da hiç anlamış değilim aslına bakarsanız.
25 yaşında olmakla ilgili en büyük sıkıntım fiziksel ve ruhsal olarak yaşlanıyor olduğum hissi. Gerçekten bu konuda kendimi sakinleştirmeyi başaramıyorum. Aynaya baktığımda gerçekten çok daha yaşlı bi insan görmeye başladım ve hala çoğu zaman 17den gün almış falan gibi hissetsem de bazen kendimi çok yaşlı yorumlar yaparken yakalıyorum. Hayata bakışım yaş perspektifinden şekillensin hiç istemediğim halde bazen kendimi benden genç insanlara siz daha gençsiniz ilerde anlayacaksınız tarzı konuşmalar yaparken yakalıyorum. Sanki artık daha çabuk yoruluyorum, sanki okuduklarımı daha geç anlıyorum. Beynim ve bedenim biraz yavaşlamış gibi hissediyorum. Elbette yaşlanmaktan kaçmak mümkün değil, hayatımın her dönemi aynı fiziksel ve zihinsel kapasiteye sahip olamayacağımı da biliyorum. Biliyorum bilmesine ama sanırım bunu rahat bi şekilde kabullenmeye ve bu fikirle barışmaya henüz hazır değilim. Bu noktada biraz abarttığımı kabul de edebilirim, 25 öyle aman aman bir yaşlanma yaşı değil ama sanki sembolik olarak çeyrek asır yaşamanın verdiği bir yükü ekliyor üzerime.Çeyrek asır yaşadım da ne yaşadım, o kadar çok bile değildi yaşadığım o zaman neden yaşlanıyorum diye düşünüyorum ve 35ime geldiğimde de bu şekilde hissetmekten korkuyorum. 25 yıl yaşadığımı anlamadım ben, hiç o kadar çokmuş gibi değilken neden o kadar çok? Neden bu kadar yaşlıyız birden bire. Benim tüm kavgam bu. Bu yaşımda bir şey olmak zorunda olduğum ya da hayatımı boşa harcadığım iddialarını falan kendime dert etmeyerek salt yaşlanma fikrine takılıp kalmış durumdayım. O yüzden de yeni yaşımda da beni mutlu eden şeyleri yapmaya devam etme kararı aldım. Seyahat etmek benim en büyük tutkum, seyahat etmek bir kariyer, bir gelecek planı falan değil ama şu hayatta beni gerçekten ama gerçekten mutlu eden ender şeylerden biri. O yüzden üzerimde herhangi bir baskı hissetmeden, fiziksel ve zihinsel olarak da iyice yaşlanmadan önce seyahat etmek, dünyayı görmek, yeni insanlarla tanışmak istiyorum. Şanslıyım ki bunu yapabilecek imkana da sahibim ve yeni yaşım için bu kararı vermiş olduğum için de kendimle çok acayip gurur duyuyorum.
Yeni yaşım kutlu olsun o zaman, çeyrek asırlık insanım, hey gidi. daha dün bisiklete binmeyi falan öğrenmiştim ben, bir de sanki en son üniversiteyi kazanmıştım. ondan sonra ne oldu nasıl oldu işte o arayı kaybetmişim. bir gün geldi ve yirmi beş yaşında oluverdim. kreşte aşık olduğum çocuğu bile çok net hatırlıyorum. 20 yıl geçmiş olamaz ama olmuş be hocam. neyse çeyrek asırlık Gökçe, yeni yaş yeni maceralar...
17 Ocak 2013
The Royal Tenenbaums
Aynı gün içinde iki kez izlemeye teşebbüs ettiğim film. Bir kez yetmedi. Sinemanın neden dünyanın en güzel şeyi olduğunu bir kez daha hatırlattı bu film bana. Bir de soundtracki en güzel filmler listeme üst sıralardan giriş yaptığını belirtmeliyim. İzleyin.
14 Ocak 2013
Yapboz
durup durup mantıklı açıklamalar bulmaya çalışıyorum. akıl yürütmeyle, nedenler bulmakla, sonuçları tahmin etmekle ya da planlar yapmakla hissetmeyi durduramayacağımızı bildiğim halde kendime hakim olamıyorum. sanki tüm sorunlar bir mantık yapbozunun parçaları halinde olursa ve ben parçaları başarılı bir şekilde birleştirip, birleştirdiğim parçaları en sağlam yapıştırıcıyla yapıştırıp bir de bu yapbozu afili bir çerçeveye koyarsam sonra da karşısına geçip günlerce bu yapboza bakarsam her şey geçecekmiş gibi geliyor. sanki tüm cevapları bulacağım ve asla unutmayacağım. kötü de hissetmeyeceğim çünkü her şey kontrolüm altında olacak. oturup tüm parçaları birleştirmişim dağılmasınlar diye, yapıştırmışım bir de, çerçeveletmişim. sapasağlam duracak tabii. ne kadar da kolay olacak dağılmamak. kendimi kandırmak kadar kolay olacak mı acaba?
hissettiğim her şeyden ölürcesine korkuyorum. ona da söyledim, hissetmek beni öldürüyor dedim. çünkü ben daha önce kimseyi bu kadar sevmedim. kendimi bile sevmedim ki nasıl bileyim sevmek nasılmış. sevmeyi öğrendiğim zaman hissettiklerimden korkmam da garip değil, insanım neticede; yeni şeylerle karşılaştığımda hissettiğim ilk şeyin korku olması doğam gereği. hayatta kalmaya çalışıyoruz hepimiz. ama korkuyorum dedim. sevmekten. çok sevmek güzel bir şey olmalıydı, güzeldi elbette ama çok sevmek demek kaybersen daha çok dağılmak demek, giderse on kat daha çok özleyeceksin demek. bilim insanı olmaya çalışıyorum ya küçük hesaplarım hep bundan. her şeyi sayılara, oranlara indirgersem korkum geçecek zannediyorum. geçmiyor ama denediğim için beni suçlayamazsınız. hayatta kalmaya çalışıyoruz hepimiz neticede. tüm çabam bundan. bir bütün olarak kalmak istediğimden yapıyorum ne yapıyorsam. yoksa kendimi bıraksam mesela, bir kolumu keser ona veririm yanında götürsün diye. ya da iyice küçülür cebinde yaşamaya başlarım. belki de annesi oyuncak almadığı için kendini yerlere atan çocuklar gibi kendimi yerlere atar ağlarım gitmesin diye. bunların hepsini yapabilirim ama ben dağılmamaya çalışıyorum. sımsıkı duruyorum. zihnimde hep sımsıkı yapışmış yapboz parçaları... gözümü kapadığımda kendimi demir bir köprünün ayaklarına sımsıkı sarılmış görüyorum. nehre düşmek yok. sevgi insana böyle şeyler yaptırmaz diyorum. hem şimdi gidecek ama bir daha hiç gelmeyecek mi sanki. gelecek tabii. söz verdi. ben de yaşamaya devam edeceğim, bildiğim gibi. belki köprülerde daha dikkatli olurum, belki nehirlere çok bakmam, belki kendim için onlarca yapboz alırım, o yokken tek tek birleştiririm hepsini. başka ne var zaten yapılacak. kimseyi yolundan çeviremem ki, kendimi bile. yaşamanın yan etkileri diyip geçerim. sonra zaman derler, zaman her şeyi geçirir. belki zamanla zamanın silgisini sevmeyi bile öğrenirim.
hissettiğim her şeyden ölürcesine korkuyorum. ona da söyledim, hissetmek beni öldürüyor dedim. çünkü ben daha önce kimseyi bu kadar sevmedim. kendimi bile sevmedim ki nasıl bileyim sevmek nasılmış. sevmeyi öğrendiğim zaman hissettiklerimden korkmam da garip değil, insanım neticede; yeni şeylerle karşılaştığımda hissettiğim ilk şeyin korku olması doğam gereği. hayatta kalmaya çalışıyoruz hepimiz. ama korkuyorum dedim. sevmekten. çok sevmek güzel bir şey olmalıydı, güzeldi elbette ama çok sevmek demek kaybersen daha çok dağılmak demek, giderse on kat daha çok özleyeceksin demek. bilim insanı olmaya çalışıyorum ya küçük hesaplarım hep bundan. her şeyi sayılara, oranlara indirgersem korkum geçecek zannediyorum. geçmiyor ama denediğim için beni suçlayamazsınız. hayatta kalmaya çalışıyoruz hepimiz neticede. tüm çabam bundan. bir bütün olarak kalmak istediğimden yapıyorum ne yapıyorsam. yoksa kendimi bıraksam mesela, bir kolumu keser ona veririm yanında götürsün diye. ya da iyice küçülür cebinde yaşamaya başlarım. belki de annesi oyuncak almadığı için kendini yerlere atan çocuklar gibi kendimi yerlere atar ağlarım gitmesin diye. bunların hepsini yapabilirim ama ben dağılmamaya çalışıyorum. sımsıkı duruyorum. zihnimde hep sımsıkı yapışmış yapboz parçaları... gözümü kapadığımda kendimi demir bir köprünün ayaklarına sımsıkı sarılmış görüyorum. nehre düşmek yok. sevgi insana böyle şeyler yaptırmaz diyorum. hem şimdi gidecek ama bir daha hiç gelmeyecek mi sanki. gelecek tabii. söz verdi. ben de yaşamaya devam edeceğim, bildiğim gibi. belki köprülerde daha dikkatli olurum, belki nehirlere çok bakmam, belki kendim için onlarca yapboz alırım, o yokken tek tek birleştiririm hepsini. başka ne var zaten yapılacak. kimseyi yolundan çeviremem ki, kendimi bile. yaşamanın yan etkileri diyip geçerim. sonra zaman derler, zaman her şeyi geçirir. belki zamanla zamanın silgisini sevmeyi bile öğrenirim.
20 Aralık 2012
adım
bitmesini hiç istemediğim bir seyahat döneminin ortasındayım. 9 günlük mükemmel ispanya-portekiz gezisinden sonra yarın viyana'ya gitmek üzere tekrar yola çıkıyorum. sonra prag sonra da amsterdam. yeni yılın ilk günlerine kadar her gün yollardayım. sayısız tren, otobüs, uçak yolculuğu... beni bıraksanız tüm hayatımı bu şekilde geçirebilirim. her gün başka bir şehir, her sabah çanta toplayıp her akşam yeni bir yere yerleşmek. kilometrelerce yol, onlarca otobüs, tren koltuğu, pencereden dışarı bakarak geçirdiğim saatler, her yerde görülecek binlerce şey, tadılmayı bekleyen binlerce yeni yemek. saatlerce yürüdüğüm sokaklar...beni bırakın böyle yaşayayım, neden bir evim yok diye düşünmem bile.
yaşamımın 20 yılında gördüğüm, yaşadığım deneyimlediğim her şeyden daha fazlasını bu üç ayda yaşadım. hayatımda aldığım en güzel kararın kalmak değil de gitmek olması şu an çok mantıklı geliyor. zaten her zaman istediğim şeyin bu olduğunu anlıyorum. keşke bunu önceden yapacak cesaretim olsaymış, hayatımı bekleyerek,bir yerde uzun süre kalarak geçirdiğim onca zaman için üzülüyorum ama bundan sonrası için eminim ki benim hayatım bir yerde kalmak zorunda olduğum bir hayat olmayacak. çünkü gerçekten gidilecek çok yer, yapılacak çok şey, tanışılacak bir sürü insan var. eğer cesaret edip bu adımı atmasaydım dünyayı hala kendi perişan zihnimin sınırlarından görüp kendime acıyor olacaktım. ve şimdi belki de hayatımda ilk defa yaptığım bir şey için kendimle gurur duyuyorum. başka hiçbir başarının erişemeyeceği bir yerde duruyor zincirlerimden kurtulup, güvenli zannettiğim alanımdan kendimi koparıp hayatı görmek üzere yollara düşme kararım. sonunda mutluyum, sonunda olmak istediğim yerdeyim. sonunda gerçekten yaşıyorum.
yaşamımın 20 yılında gördüğüm, yaşadığım deneyimlediğim her şeyden daha fazlasını bu üç ayda yaşadım. hayatımda aldığım en güzel kararın kalmak değil de gitmek olması şu an çok mantıklı geliyor. zaten her zaman istediğim şeyin bu olduğunu anlıyorum. keşke bunu önceden yapacak cesaretim olsaymış, hayatımı bekleyerek,bir yerde uzun süre kalarak geçirdiğim onca zaman için üzülüyorum ama bundan sonrası için eminim ki benim hayatım bir yerde kalmak zorunda olduğum bir hayat olmayacak. çünkü gerçekten gidilecek çok yer, yapılacak çok şey, tanışılacak bir sürü insan var. eğer cesaret edip bu adımı atmasaydım dünyayı hala kendi perişan zihnimin sınırlarından görüp kendime acıyor olacaktım. ve şimdi belki de hayatımda ilk defa yaptığım bir şey için kendimle gurur duyuyorum. başka hiçbir başarının erişemeyeceği bir yerde duruyor zincirlerimden kurtulup, güvenli zannettiğim alanımdan kendimi koparıp hayatı görmek üzere yollara düşme kararım. sonunda mutluyum, sonunda olmak istediğim yerdeyim. sonunda gerçekten yaşıyorum.
2 Aralık 2012
Konser Günlüğü- Bölüm 1
Almanya'ya geldiğimden beri pek yerimde duramıyorum. Hep bir olaylar hep bir aktivite. Hayatımın en hareketli, en sosyal, en güzel günlerini geçiriyorum burada. Bu kadar hareketin ve farklı şeyin arasında kafamı toplayıp bloga yazı yazmaya ya da burada yaptığım şeyleri ayrıntılarıyla anlatmaya da pek zaman bulamıyorum doğrusu. Beynimin içini size gösterebilsem, oturup bir şeye konsantre olmanın neden bana çok zor geldiğini anlardınız ama bunu uzun uzun anlatacak zihinsel kapasitenin çok uzağındayım şu an. Şimdilik öyle işte diyip geçebilirim ve beynimizin içini başkalarına göstermeyi mümkün kılacak teknolojiyi bir an önce geliştirmelerini umut edebilirim ancak. Beyin hücrelerimin hatrı sayılır bir kısmını da alkolle öldürdüğüm için günden güne aptallaşmamı da mazur görünüz. Ha ben halimden memnunum, şikayet ettiğim düşünülmesin. Hem beyin hücrelerimi hem karaciğerimi öldürüyor olabilirim ama ruhumu yaşatıyorum ne yalan söyliyim. Ayrıca Almanya'da yaşayıp beyin hücrelerini alkole feda etmeyenleri ülkeye saygısızlıktan suçluyor falan olabilirler. Buradaki bir arkadaşın dediği gibi, "It's almost rude if you don't drink beer in Germany." Kültürel bir aktivite özellikle Bayern'de çokça bira içmek, yani geldiğimiz ülkenin-bölgenin kültürüne saygı duymayacaksak niye geliyoruz değil mi? Evet alkolikliğimi de güzelce rasyonelize ettikten sonra asıl meseleye gelebilirim: Konserler. Geçen bir ayda inanılmaz mükemmel iki konser izleme fırsatı buldum burada. Delice, manyakça sevdiğim müzisyenleri canlı görmüş oldum, belki hayatımda bir daha bu kadar rahat şekilde onları görebilme ihtimalimin olmayacağı düşüncesiyle hiç tereddüt etmeden almıştım zaten biletlerimi. Çok da güzel iyi yapmışım. Bravo bana.
İlk konser Münih'teki Glen Hansard/The Frames konseriydi. Birtakım tren alakalı talihsizlikler yüzünden ne yazık ki konsere geç kaldık ve bir diğer melek sesli İrlandalı singer/songwriter ablamız Lisa Hannigan'ın performansını kaçırdık ama biz konsere ulaştığımızda Glen Hansard daha yeni çıkmıştı sahneye, en azından Glen'i kaçırmadık diye teselli ettik kendimizi. Neyse ki konserin içinde Lisa Hannigan tekrar çıktı da sahneye birlikte bir şarkı söylediler, onun güzel sesinden de mahrum kalmadık böylece. Konserin geneline gelecek olursak, rahatlıkla hayatım boyunca izlediğim en güzel konserdi diyebilirim. Neredeyse 3 saat sahnede kaldılar ve Glen Hansard'ın seyirciyle diyaloğu müthişti. Her şarkıdan önce o tanrısal sesiyle uzun uzun konuşması, bazen şarkıların hikayelerini bazen de öylesine hikayeler anlatması paha biçilemez bir deneyimdi benim için. Galiba ben gerçekten şarkılarını anlatan müzisyenleri seviyorum. Sanki müziği edebiyatla tamamlıyormuş gibi hissettim o konuşurken. Konser baştan sona bir sanatsal deneyime dönüştü o yüzden. Çok katartik bir deneyim de oldu ayrıca benim için, konserin sonlarına doğru çok ağladım. Bunda Münih seyircisinin de katkısı var. Bir sürü konserde insanı hayattan soğutan uğultular, bağrışmalar, gereksiz konuşmalar falan bunların hiçbiri yoktu o yüzden de sadece müziğe odaklanmak çok kolay oldu. Herkes müziği can kulağıyla dinledi, tepki vermeleri gereken zamanda da en güzel tepkiyi verdiler. Etrafta dikkat dağıtan bir şey olmayınca o güzelim konser salonunda kendimi kaptırdım gittim. Benim için bulunmaz bir konser deneyimi oldu gerçekten. Şarkı başladığı anda salondaki sessizlik ve sadece Glen Hansard'ın sesi. İnanılmazdı. Astral Weeks'i söylemesi de öyle güzel bir bonus oldu ki anlatamam. Şu hayatta en sevdiğim şarkılardan birini bir konserde canlı dinlemek pek mükemmeldi. Birçok başka cover da çaldı, hepsi de süperdi tabii ki, özel olarak söylememe gerek yok. Konserden birkaç video koymam lazım siz de görün bu muhteşemliği diye.
inanılmaz sevimliler. konserdeki en güzel performanslardan biriydi bu kesinlikle.
bu da bir diğer mükemmel performans. bu adamdaki ses nedir ya nasıl bir şeydir.
Ayrıca "a good heart will find you again."
böyle de birtakım şirinlikler, mükemmellikler falan. espriler şakalar yapmayı da hiç ihmal etmedi konser boyunca.
10 saniye içinde sizi önce güldürüp sonra da ağlatabilecek potansiyele sahip bir insan. Aşırı derecede seviyoruz, manyağıyız.
Konser günlüğünün 2. bölümünde Berlin'deki Bon Iver konserinden bahsedeceğim. Ben Bon Iver'i canlı gördüm, evet böyle bir şey yaşandı. Spoiler vermek gibi olmasın ama muhteşemdi. Neyse detaylı anlatacağım efendim önümüzdeki günlerde. Bir sonraki konser günlüğünde görüşene dek kalın sağlıcakla çok sevgili müzikseverler.
İlk konser Münih'teki Glen Hansard/The Frames konseriydi. Birtakım tren alakalı talihsizlikler yüzünden ne yazık ki konsere geç kaldık ve bir diğer melek sesli İrlandalı singer/songwriter ablamız Lisa Hannigan'ın performansını kaçırdık ama biz konsere ulaştığımızda Glen Hansard daha yeni çıkmıştı sahneye, en azından Glen'i kaçırmadık diye teselli ettik kendimizi. Neyse ki konserin içinde Lisa Hannigan tekrar çıktı da sahneye birlikte bir şarkı söylediler, onun güzel sesinden de mahrum kalmadık böylece. Konserin geneline gelecek olursak, rahatlıkla hayatım boyunca izlediğim en güzel konserdi diyebilirim. Neredeyse 3 saat sahnede kaldılar ve Glen Hansard'ın seyirciyle diyaloğu müthişti. Her şarkıdan önce o tanrısal sesiyle uzun uzun konuşması, bazen şarkıların hikayelerini bazen de öylesine hikayeler anlatması paha biçilemez bir deneyimdi benim için. Galiba ben gerçekten şarkılarını anlatan müzisyenleri seviyorum. Sanki müziği edebiyatla tamamlıyormuş gibi hissettim o konuşurken. Konser baştan sona bir sanatsal deneyime dönüştü o yüzden. Çok katartik bir deneyim de oldu ayrıca benim için, konserin sonlarına doğru çok ağladım. Bunda Münih seyircisinin de katkısı var. Bir sürü konserde insanı hayattan soğutan uğultular, bağrışmalar, gereksiz konuşmalar falan bunların hiçbiri yoktu o yüzden de sadece müziğe odaklanmak çok kolay oldu. Herkes müziği can kulağıyla dinledi, tepki vermeleri gereken zamanda da en güzel tepkiyi verdiler. Etrafta dikkat dağıtan bir şey olmayınca o güzelim konser salonunda kendimi kaptırdım gittim. Benim için bulunmaz bir konser deneyimi oldu gerçekten. Şarkı başladığı anda salondaki sessizlik ve sadece Glen Hansard'ın sesi. İnanılmazdı. Astral Weeks'i söylemesi de öyle güzel bir bonus oldu ki anlatamam. Şu hayatta en sevdiğim şarkılardan birini bir konserde canlı dinlemek pek mükemmeldi. Birçok başka cover da çaldı, hepsi de süperdi tabii ki, özel olarak söylememe gerek yok. Konserden birkaç video koymam lazım siz de görün bu muhteşemliği diye.
inanılmaz sevimliler. konserdeki en güzel performanslardan biriydi bu kesinlikle.
bu da bir diğer mükemmel performans. bu adamdaki ses nedir ya nasıl bir şeydir.
Ayrıca "a good heart will find you again."
böyle de birtakım şirinlikler, mükemmellikler falan. espriler şakalar yapmayı da hiç ihmal etmedi konser boyunca.
10 saniye içinde sizi önce güldürüp sonra da ağlatabilecek potansiyele sahip bir insan. Aşırı derecede seviyoruz, manyağıyız.
Konser günlüğünün 2. bölümünde Berlin'deki Bon Iver konserinden bahsedeceğim. Ben Bon Iver'i canlı gördüm, evet böyle bir şey yaşandı. Spoiler vermek gibi olmasın ama muhteşemdi. Neyse detaylı anlatacağım efendim önümüzdeki günlerde. Bir sonraki konser günlüğünde görüşene dek kalın sağlıcakla çok sevgili müzikseverler.
14 Kasım 2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
