çok deli şarkı.
1 Şubat 2014
Adam
ben evine geleceğim diye banyosunu baştan aşağı temizleyip, yaptığı temizliğin fotoğrafını çekip sonra da fotoğrafın altına "senin için" yazıp gönderen adam benim için aşkın tanımı. artık aşk üzerine düşündüğümde sadece kendisi canlanıyor aklımda. o kavram benim için tek bir adamın varlığı. ondan önce aşk üzerine düşündüğümde ne düşünüyordum hatırlayamıyorum bile. bir insan sadece var olarak başka bir insanın hayatını nasıl bu kadar yaşanır kılıyor, nasıl böyle yaşama bağlıyor, nasıl delice mutlu ediyor, bilmiyorum nasıl oluyor ama oluyor. bir adam geliyor senin için banyosunu temizliyor, sana kahvaltı hazırlıyor, senin için bir kasa en sevdiğin biralardan alıp bir köşeye koyuyor. sonra hayat birden masmavi birden yemyeşil oluveriyor.
14 Ocak 2014
Yaşamak
But there is a truth and it's on our side
Dawn is coming open your eyes
Look into the sun as a new days rise
6 Aralık 2013
Ağaç
Binaların çok eski olduğu şehirlerde ağaçlar da hep yaşlıdır. O şehirlerde yaşayan insanlar, binalar yalnız ve yaşlı görünmesin diye ağaçlara hiç dokunmazlar. Ağaçların binaları koruyup kolladığını, tarihe tanıklık ettiklerini, binlerce sırrı bilip de kimseye söylemediklerini düşündüklerinden belki, bir ağacı kesip tarihi de silip yok etmek istemezler. Şimdi siz benim herkesin bildiği bir gerçekten bahsediyormuşum gibi konuştuğuma bakmayın, olabilir ya, belki de böyle düşünen bir tek benimdir, çünkü ben tarihi binaların karşısında durup bekleyen o eski koca ağaçların tesadüfen hayatta kalmış olabileceklerine inanmak istemedim hiçbir zaman. O kentin insanlarının da benim fark ettiğim bu sırrı içten içe bilip ona göre davrandıklarını, hatta o ağaçların yanından geçerken benim yaptığım gibi onlara bir selam verip, içlerinden ağaçlarla bir iki kelam ettiklerini hayal etmeyi seviyorum. Hatta bazen o yaşlı, kocaman ağaçlara sorular sorup, kendi sorularıma cevaplar uydurmaya bayılıyorum. Diyorum ki, kocaman ağaç, kim bilir bunca yıldır ne çok şey gördün. Belki hiç hareket edemedin, gezip dolaşamadın ama yanından geçip giden, sana sarılan, sana dokunan, senin gölgende oturup ağlayan kaç insan oldu? O insanları teselli etmek isteyip elin kolun bağlı olduğu için hiç çaresiz hissettin mi? Eminim hissetmişsindir.
Bir keresinde yine çok eski binaların olduğu eski bir şehirde yürürken görkemli bir binaya bakan çok güzel yaşlı bir ağaç görmüştüm. İnsanlardan önce ağaçlara odaklanan bir insan olduğumdan ağacın altında oturmuş ağlayan adamı fark etmem biraz zaman almıştı. O an adamdan çok ağacın içinde bulunduğu duruma üzülmüştüm. Eli kolu bağlı sessizce adamın ağlamasını dinlemekten başka yapacağı bir şey yoktu, belki teselli etmek, birkaç güzel söz söylemek ya da sarılmak isterdi ama yapamıyordu. Öylece kıpırdamadan durmak zorundaydı. Yüz yılı böyle geçirmişti o ağaç, kimseye bir şey söylemeden, kimseyi teselli edemeden. Gelip gölgesine oturan insanlarla dertleşemeden... Ben bazen gidip dertlerimi anlatıyorum ağaçlara, benden sıkılıyorlar mıdır bilmem ama benim dünyamda ağaçlar çok empatik, çok sevgi dolular. İnsanlara yardım edemedikleri için üzülen varlıklar ağaçlar. Halbuki belki de çok vurdumduymazlar ya da insan dilinden anlamıyorlar. Onlar için rahatsız edici bir gürültüden başka bir şey değil bizim konuşmalarımız, ağlamalarımız. Belki de onların çok daha mühim problemleri var, belki hayatın anlamını bulmaya çalışıyorlar sessiz ve derinden. Belki sadece kuşların dertlerini dinlemeyi seviyorlar... Kim bilebilir? İnsanların bilemeyeceği kesin ama benim dünyamda ağaçlar hiç sahip olamadığım arkadaşlar, sorgusuz sualsiz dinleyen, yardımcı olmak için çırpınan ama elinden bir şey gelmeyen. Öyle olmasalar da ben kendini önemseme hastalığına kapılmış insan ordusunun bir bireyi olarak ağaçların beni önemsediklerini düşünmeyi tercih ediyorum. Ağaçlar için önemli olmak istiyorum.
Bir keresinde yine çok eski binaların olduğu eski bir şehirde yürürken görkemli bir binaya bakan çok güzel yaşlı bir ağaç görmüştüm. İnsanlardan önce ağaçlara odaklanan bir insan olduğumdan ağacın altında oturmuş ağlayan adamı fark etmem biraz zaman almıştı. O an adamdan çok ağacın içinde bulunduğu duruma üzülmüştüm. Eli kolu bağlı sessizce adamın ağlamasını dinlemekten başka yapacağı bir şey yoktu, belki teselli etmek, birkaç güzel söz söylemek ya da sarılmak isterdi ama yapamıyordu. Öylece kıpırdamadan durmak zorundaydı. Yüz yılı böyle geçirmişti o ağaç, kimseye bir şey söylemeden, kimseyi teselli edemeden. Gelip gölgesine oturan insanlarla dertleşemeden... Ben bazen gidip dertlerimi anlatıyorum ağaçlara, benden sıkılıyorlar mıdır bilmem ama benim dünyamda ağaçlar çok empatik, çok sevgi dolular. İnsanlara yardım edemedikleri için üzülen varlıklar ağaçlar. Halbuki belki de çok vurdumduymazlar ya da insan dilinden anlamıyorlar. Onlar için rahatsız edici bir gürültüden başka bir şey değil bizim konuşmalarımız, ağlamalarımız. Belki de onların çok daha mühim problemleri var, belki hayatın anlamını bulmaya çalışıyorlar sessiz ve derinden. Belki sadece kuşların dertlerini dinlemeyi seviyorlar... Kim bilebilir? İnsanların bilemeyeceği kesin ama benim dünyamda ağaçlar hiç sahip olamadığım arkadaşlar, sorgusuz sualsiz dinleyen, yardımcı olmak için çırpınan ama elinden bir şey gelmeyen. Öyle olmasalar da ben kendini önemseme hastalığına kapılmış insan ordusunun bir bireyi olarak ağaçların beni önemsediklerini düşünmeyi tercih ediyorum. Ağaçlar için önemli olmak istiyorum.
14 Kasım 2013
Güzel Havalar*
sanırım ben yine blogu bir şarkı paylaşma platformuna çevirdim. yazmak istemediğimden değil de sanki söyleyecek çok sözüm yokmuş gibi geliyor bu sıralar bana. normal normal yaşıyorum, tez yazıyorum, az da olsa kitap okuyorum, sevdiceğimi özlüyorum, hayaller kuruyorum, bir de geçen seneyi deli gibi özlüyorum haliyle de sürekli fotoğraflara bakıyorum.
geçen günlerde otuzuncu doğum günümü güney amerika'da kutlamaya karar verdim. daha beş yıl var, ve bu beş yılda sadece güney amerika'ya değil yıllardır hayalini kurduğum bir yıllık dünya turuna yetecek parayı biriktirmek istiyorum. yani bu da demek oluyor ki iş bulmam lazım, -çok yakında bulacağım.- ama önce şu tez bi bitsin. bu tarz hayallerimi paylaştığımda insanların beni çok ciddiye almadıklarını da fark ediyorum ama benim için sorun değil, ciddiye alınmak için yaşamıyorum neticede hayatımı. hayallerimi gerçekleştirmek için yaşıyorum. her zaman dediğim ve de hep hissettiğim gibi kariyer benim için bir şey ifade etmiyor, para kazandığım sürece yaptığım işin bir önemi de yok. çalışmak benim için bir araç, hayatta gerçekten yapmak istediğim şeylere beni ulaştırsın diye kullanacağım bir şey. ha tabii ki beni mutlu edecek birkaç meslek var ama eğer şartlar beni o mesleklerden uzak tutuyorsa da oturup ağlamam, başka bir iş yapar, bir süre ruhumu sıkar sonra da gerçekten istediğim işleri yapabilmenin yollarını ararım, kendime fırsatlar yaratmaya çalışırım. umarım gerçek hayat beni bu konuda çok fazla zorlamaz ve hayal kırıklığına uğratmaz ama şimdilik hayaller güzel, hayat güzel. ankara'da olmak yerine bambaşka yerlerde olmayı isterdim tabii ama olsun o kadarına da ses etmeyeyim şimdilik.
bir de gezi bloglarını çok seviyorum, internetle oyalandığım zamanın çoğunu gezi blogları okuyarak ve yenilerini keşfederek geçiriyorum. bu sıralar kafamda gezi blogu açmak gibi de deli fikirler var, altından kalkabilir miyim bilmiyorum ama işte deli gönül istiyor. geçen yıl gezdiğim yerler ve genel olarak seyahat hakkında yazma fikri aklıma geldikçe beni mutlu ediyor. sanki o konuda söyleyecek bir şeylerim varmış gibi geliyor. başka konularda beni terk eden cümleler belki oradan tekrar hayatıma girmeyi bekliyorlardır. işte böyle blog, şimdilik benden bu kadar. şarkı çok güzel ama şarkıyı unutmamak lazım. the head and the heart'ın yeni albümünü de yakın zamanlarda dinledim o da pek tabii ki çok şükela bir albüm olmuş. önümüz kış, dinleyecek böyle yeni ve güzel albümlerin olması da en büyük temennimiz. müzik çok güzel şey.
23 Eylül 2013
Atlas Hands
Bu Britanyalı genç adamlarda var bir şeyler. Bu çocukların bu kadar güzel müzik dolu olmaları yaşadıkları topraklarla mı yoksa genetik miraslarıyla mı açıklanır hiç bilmiyorum ama bu adamlar iyi müzik yapıyorlar. Son zamanlarda hastası olduğum Britanyalı genç adam se Benjamin Francis Leftwich. Last Smoke Before the Snowstorm albümünü günlerce üst üste dinledim. Sanırım Almanya'daki son günlerimin soundtracki haline geldi bu albüm. O yüzden de yeri şimdiden çok ayrı.
20 Eylül 2013
Just in Time
Sanırım bu zamana kadar izlediğim tüm filmler içinde en çok sevdiğim son bu olabilir Filmi izlemeyenler için bir şey diyemeyeceğim, videoyu izleyip izlememek size kalmış, spoiler duyarlılığınıza göre ya yardırın ya da kendinizi filme saklayın. Aslında bu zamana kadar bu filmi izlemediyseniz internette boş boş gezinmeyi bırakıp hemen gidin de filmi izleyin bence.
Dünyanın en acıklı ve en umut dolu sahnesi. Böyle şeylerin aynı ana sığması da hayatın en güzel trajedesi galiba. Aklıma geldi gene nedensiz yere. Bunu izleyip de bir kere bile gözlerimin dolmadığı olmadı. Benim için yüzde yüz çalışıyor. Duygusal olarak dağılmayı her istediğimde açıyorum azcık gözyaşı döküp kapatıyorum.
16 Eylül 2013
Herhangi Bir Hikaye: İkinci Bölüm
(Aylarca önce yazıp nedendir bilinmez taslaklarda çürümeye terk ettiğim bu yazıyı buldum bugün. Kendi tarihime düşmek istediğim notlardan olduğu için bulunsun istiyorum burada.)
Onun hakkında yazmak istediğim binlerce şey var çünkü o, gerçekten var olduğuna asla inanamayacağınız adamlardan. Bir kitapta okusanız, bir masalda dinleseniz, bir filmde görseniz; böyle insanlar da ancak kurgularda yaşıyor diyeceğiniz bir insan o. Belki de bu yüzden uzunca bir süre onun gerçek olup olmadığını sordum kendime. Acaba yeni bir kısa hikayeye konu olsun diye uydurduğum sonra da gerçek olduğuna inandığım bir karakter mi diye düşündüm. Ciddi bir şekilde düşündüm. Akıl sağlığım konusunda her zaman kendimden az da olsa şüphe ettiğim için bu tarz düşüncelerle uğraşmak çok zor olmadı. Sonra onun gerçek olduğuna ikna oldum. Beni ikna etti. "ben buradayım, gerçeğim," dedi, "hiçbir yere gitmiyorum." Gidecekti elbet ama gerçekti. Evinde kocaman dünya haritaları vardı. Gittiği yerleri yeşil, gitmek istediği yerleri kırmızı iğnelerle işaretlemişti. Dünyayı görmek istiyordu. bana dünyayı gösterecekti. beraber hayaller kurduk. Haritaları açtı önüme, seçelim dedi, dünya bizim, görülecek çok yer var. "Her yeri görmeden öleceğim diye korkuyorum" dedi. Dünyanın en güzel korkusunu paylaşıyorduk. Aynı korkulara sahip olduğum insanları sevmekten başka yapılabileceğim ne vardı. Sevdim ben de. Bir insanı böyle sevmek ne güzeldi. Sonra bir gün ben ona neden bana bu kadar iyi davranıyorsun diye sordum. "çünkü hak ediyorsun," dedi. Doğduğum günden beri bunu duymayı bekliyordum, o bana kendimi sevmeyi öğretiyordu. Nedendir bilinmez beni çok seviyordu. Söyleyemiyordu bir türlü, söylemek için debeleniyordu ama biliyordum seviyordu. Beni mutlu etmek istiyordu; beni güldürmek, yedirmek, beni korumak, benim sevdiğim kitapları okumak, sevdiğim filmleri izlemek, boş konuşmalarımı dinlemek, bana bakmak, benimle dans etmek istiyordu. garipti, beni mutlu ediyordu durmadan. Hiç bıkmadan, usanmadan.
Sabahın yedisinde daha hava bile aydınlanmamışken Lüksemburg'un ıssız bir sokağında yürüyorduk; en sevdiği diziden bir sahneyi anlattı bana. Karakterin taklidini yapmak için durdu, karakter bi süre sessizce uzağa bakıp gülümsüyor sonra da "çünkü seni seviyorum" diyordu o sahnede. Biliyordum ki bana söylüyordu. Bana dinlettiği tüm şarkılar her zaman söylemek istediklerini özetliyordu. Ben şarkıları dinlerken o bana bakıyordu. her tepkimi beynine kazıyordu. Kulağıma fısıldıyordu şarkıların sözlerini. Anla beni diyordu, bu şarkılar hep senin için. Sonra bir gün gerçekten söyledi, buz pateni yapan insanları yukarıdan beraber izlerken, Münih'in buz gibi havasında, ben sana aşığım dedi. Aşık olmak ne güzeldi. Sonrası da iyilik güzellik tabii. Beni sevdiğini söylemediği tek bir gün olmadı.
Haritaları mükemmel kareler yapacak şekilde katlıyor, kuzeyin nerede olduğunu hiç çaba harcamadan bulabiliyordu. Yürürken bana hikayeler anlatıyordu. Bana hikayeler anlatmak için yaşıyordu. Zaten ben ona tam bir hikayenin ortasında aşık olmuştum, ona bunu hiç söylemesem de aslında ben onu cümleleri için sevmeye başlamıştım. Kahve sevdiğimi bildiği için her sabah ilk iş bana kahve alması mesela onu dünyanın en mükemmel insanı yapmaya yetiyordu. Londra'ya gitmeyi ne çok istediğimi bildiği için doğaçlama bir İngiltere gezisi planlayabiliyordu anında. İzin versem Londra'yı bile alırdı bana." Seni mutlu etmek istiyorum" dedi. "Sen mutluyken ben de o sırada yanında olabilirsem ne mutlu bana." Önümüzdeki 70 yıl beni seveceğine söz verdi, 71. yılda duruma bakarız dedi. 70 yıl garanti olduğu için sesimi çıkardım. Çok uzunca bir süre seni sevmeyi planlıyorum belki öldüğümde bile seni severim ama belki de bir geleceğimiz yoktur birbirimizi başka kıtalardan sevmeye devam ederiz, şimdiden beni bir ömürlük sevdin bu bile bana yeter dedim cevap olarak. Ne de olsa bazen bir insanı kaybetmek onunla hiç tanışmamış olmaktan iyidir değil mi? Ya hiç tanışmasaydık bana sevmeyi kim öğretecekti, kim yalnızlığımı silip süpürecekti.
Herhangi Bir Hikaye Birinci Bölüm
Onun hakkında yazmak istediğim binlerce şey var çünkü o, gerçekten var olduğuna asla inanamayacağınız adamlardan. Bir kitapta okusanız, bir masalda dinleseniz, bir filmde görseniz; böyle insanlar da ancak kurgularda yaşıyor diyeceğiniz bir insan o. Belki de bu yüzden uzunca bir süre onun gerçek olup olmadığını sordum kendime. Acaba yeni bir kısa hikayeye konu olsun diye uydurduğum sonra da gerçek olduğuna inandığım bir karakter mi diye düşündüm. Ciddi bir şekilde düşündüm. Akıl sağlığım konusunda her zaman kendimden az da olsa şüphe ettiğim için bu tarz düşüncelerle uğraşmak çok zor olmadı. Sonra onun gerçek olduğuna ikna oldum. Beni ikna etti. "ben buradayım, gerçeğim," dedi, "hiçbir yere gitmiyorum." Gidecekti elbet ama gerçekti. Evinde kocaman dünya haritaları vardı. Gittiği yerleri yeşil, gitmek istediği yerleri kırmızı iğnelerle işaretlemişti. Dünyayı görmek istiyordu. bana dünyayı gösterecekti. beraber hayaller kurduk. Haritaları açtı önüme, seçelim dedi, dünya bizim, görülecek çok yer var. "Her yeri görmeden öleceğim diye korkuyorum" dedi. Dünyanın en güzel korkusunu paylaşıyorduk. Aynı korkulara sahip olduğum insanları sevmekten başka yapılabileceğim ne vardı. Sevdim ben de. Bir insanı böyle sevmek ne güzeldi. Sonra bir gün ben ona neden bana bu kadar iyi davranıyorsun diye sordum. "çünkü hak ediyorsun," dedi. Doğduğum günden beri bunu duymayı bekliyordum, o bana kendimi sevmeyi öğretiyordu. Nedendir bilinmez beni çok seviyordu. Söyleyemiyordu bir türlü, söylemek için debeleniyordu ama biliyordum seviyordu. Beni mutlu etmek istiyordu; beni güldürmek, yedirmek, beni korumak, benim sevdiğim kitapları okumak, sevdiğim filmleri izlemek, boş konuşmalarımı dinlemek, bana bakmak, benimle dans etmek istiyordu. garipti, beni mutlu ediyordu durmadan. Hiç bıkmadan, usanmadan.
Sabahın yedisinde daha hava bile aydınlanmamışken Lüksemburg'un ıssız bir sokağında yürüyorduk; en sevdiği diziden bir sahneyi anlattı bana. Karakterin taklidini yapmak için durdu, karakter bi süre sessizce uzağa bakıp gülümsüyor sonra da "çünkü seni seviyorum" diyordu o sahnede. Biliyordum ki bana söylüyordu. Bana dinlettiği tüm şarkılar her zaman söylemek istediklerini özetliyordu. Ben şarkıları dinlerken o bana bakıyordu. her tepkimi beynine kazıyordu. Kulağıma fısıldıyordu şarkıların sözlerini. Anla beni diyordu, bu şarkılar hep senin için. Sonra bir gün gerçekten söyledi, buz pateni yapan insanları yukarıdan beraber izlerken, Münih'in buz gibi havasında, ben sana aşığım dedi. Aşık olmak ne güzeldi. Sonrası da iyilik güzellik tabii. Beni sevdiğini söylemediği tek bir gün olmadı.
Haritaları mükemmel kareler yapacak şekilde katlıyor, kuzeyin nerede olduğunu hiç çaba harcamadan bulabiliyordu. Yürürken bana hikayeler anlatıyordu. Bana hikayeler anlatmak için yaşıyordu. Zaten ben ona tam bir hikayenin ortasında aşık olmuştum, ona bunu hiç söylemesem de aslında ben onu cümleleri için sevmeye başlamıştım. Kahve sevdiğimi bildiği için her sabah ilk iş bana kahve alması mesela onu dünyanın en mükemmel insanı yapmaya yetiyordu. Londra'ya gitmeyi ne çok istediğimi bildiği için doğaçlama bir İngiltere gezisi planlayabiliyordu anında. İzin versem Londra'yı bile alırdı bana." Seni mutlu etmek istiyorum" dedi. "Sen mutluyken ben de o sırada yanında olabilirsem ne mutlu bana." Önümüzdeki 70 yıl beni seveceğine söz verdi, 71. yılda duruma bakarız dedi. 70 yıl garanti olduğu için sesimi çıkardım. Çok uzunca bir süre seni sevmeyi planlıyorum belki öldüğümde bile seni severim ama belki de bir geleceğimiz yoktur birbirimizi başka kıtalardan sevmeye devam ederiz, şimdiden beni bir ömürlük sevdin bu bile bana yeter dedim cevap olarak. Ne de olsa bazen bir insanı kaybetmek onunla hiç tanışmamış olmaktan iyidir değil mi? Ya hiç tanışmasaydık bana sevmeyi kim öğretecekti, kim yalnızlığımı silip süpürecekti.
Herhangi Bir Hikaye Birinci Bölüm
3 Eylül 2013
Sıkıntı
yazmak iyileştirir. peki iyileşmek ne demektir? sanırım iyileşme, üzerine düşündüğümüz zamanlar iyi olmadığımız anlamına geliyor en temel haliyle. olumlu bi kavramın bir olumsuzluktan türemiş olması çok rastlanır bir şey elbette. neden iyileşme ve yazmak üzerine düşündüğümü anlamaya çalışmam ise ayrı bir mesele. ne yazdığım var ne de iyileştiğim. sadece düşünüyorum. diyorum ki yazayım ne varsa, bitene kadar, bitmezse de sonsuza kadar. sonsuzluk ve bir gün'e ne kadar takık olduğum geliyor sonra aklıma. onun üzerine düşünmeme bile gerek yok, her şey kelimelerde gizli. bazı şeylerin pat diye bitmesini ve bazı şeylerin sonsuza kadar yakamıza yapışmasını konuşuyorduk bir de bugün. hani her şey biter diyorlar ya six feet under'da da, bazı şeyler bitmiyor nedense. yani öldüğümde benim için bitecek tabii ki ama milyonlarca insan için devam edecek. o da çok büyük bir sorun değil belki. ne düşündüğümü bile bilmiyorum. düşünce ile sıkıntıyı birbirine karıştırmak mümkün müdür acaba?
hala bu şarkının içinde yaşıyorum. geceleri katlanılır kılıyor.
hala bu şarkının içinde yaşıyorum. geceleri katlanılır kılıyor.
13 Ağustos 2013
Ömür
Almanya'ın güneyindeki bir evde, bir kanepede uzanıyoruz. Onun elinde bir Poe kitabı var, bir şiir açıp okumaya başlıyor, bir yandan bana sarılıyor, kelimelerin İngilizce vurguları ne ilginç diye düşünüyorum. İçinde bulunduğum duruma tamamen yabancıyım, o an kendim bile değilim, çok uzatan bakıyorum yüzüme, mutlu görünüyorum biraz da dalgın. O, şiiri okumaya devam ediyor, bir kış günü kanepenin üzerine örtülmüş battaniye ve benim üzerime örtülmüş kolları sıcak. Sesini yükseltiyor şiirin bir bölümünde, ne kadar da garip. Ah bu Poe, söyleyecek ne de çok sözü varmış, bitmiyor sözcükler. Bana kimse bir şiiri sesli okumamıştı bundan önce, böyle şeyler bence sadece filmlerde ya da kitaplarda olurdu çünkü. Acaba her şeyi ben mi hayal ediyordum, ama hayal etsem Poe'yu seçmezdim ki, biliyorum, başka bir şair seçerdim, tahminen Türkçe cümleler duyuyor olurdum. Hayal dünyamda bile başka dillerde şiir dinlemek gelmezdi aklıma. Gerçeğin hayalden daha hayali olması da ne demekti? Çözemedim. Gerçeği, hayali bi kenara bırakıp onun sesini dinledim. Bir ömür o kanepede bir Poe şiirinin içinde yaşayabilirim dedim. Ömür dediğim hepi topu bir şiir ederdi zaten. Bir ömrü güzel bir sesten dinleyerek yaşamanın ne kötülüğü olabilirdi ki?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)