13 Eylül 2008

I Want To Change The World Instead I Sleep*

Sırf hava güzel olduğu için kendini iyi hisseden insanlar var. Ben anlamıyorum bunu, nasıl oluyor, ne gibi bir mekanizmadır ki bu güneşli gün görünce "evet ben iyiyim" diyor insanlar. O gün televizyonda sunucu konuğu olan kişiye nasılsınız diye sordu, kadın da "hava güzel bugün,iyiyim" diye cevap verdi. Şimdi nasılsınız sorusuna verilecek cevabın içinde havanın güzelliğinin ne işi/önemi var? Benim için bir önemi yok şahsen, kendimi kötü hissettiğim zaman güneşli havadan da, soğuk havadan da nefret ederim. Ayrıca nasılsınız diye sorduklarında, havanın şeklinden şemalinden bahsetmem ve çok daha önemlisi cevabı "iyiyim, kötüyüm, bilmiyorum" olabilecek bir soruya "Teşekkür Ederim" şeklinde cevap da vermem. Şu hayatta en gıcık olduğum ve nedenini bir türlü anlayamadığım gizemlerden birisi de insanların "nasılsınız" sorusuna sadece "teşekkür ederim" diyerek cevap vermeleridir. Hani "iyiyim, teşekkür ederim" deseler anlayacağım, ama yok illa ki kibarlıktan ölecek ve soruya o soruyla ilgisi olmayan bir cevap vereceklerdir. Ben istemiyorum böyle insanları, ne sorduysam ona cevap versinler. Havanın güzelliğinden banane ben senin nasıl olduğunu soruyorum, ya da iyi mi kötü mü olduğunu söylemeden ne diye bana teşekkür ediyorsun, anlamıyorum ki ben, İletişim basit olmalı, her şeyi karmaşıklaştırmaya gerek yok. Herkesin karşısıdnakine kibarlık saçmalıkları olmadan, düşündüğünü söylediği bir dünya hayal ediyorum, evet benim ideal dünyam böyle olurdu, ah hayalperest ben, dünyamızın çok daha önemli sorunları var değil mi, bu saatte taktığım şeye bak? Bir de bugün emniyetin duvarında yazan "herkesin polisi kendi vicdanıdır" yazısına çok pis taktım, acayip bir analizim bile var bununla ilgili ama yapmayacağım, sadece kendim sinir oluyorum. Dünya dönemeye devam ediyor, ve değişim lanetlenmiş olmalı ki kimse buna yanaşmıyor, ya da ben dengemi kaybettim bir kez daha,yine, yeniden...

Ingrid Michaelson- Keep Breathing

8 Eylül 2008

Hiçbir şey hissedemiyorum, uyuştum, beynim uyuştu. Hissedemediğim zaman hiçbir şey yazamıyorum, konuşamıyorum, hatta düşünemiyorum. Nedenini bilmediğim bir yorgunluk var üzerimde, kocaman boşluklar, hissizlik, duygusuzluk, güçsüzlük... Mutsuzluk bile diyemem çünkü hissedemiyorum, gelecek planları yapamıyorum, umut barındıramıyorum, düşünemiyorum. Yürüken kafamı kaldırıp ne oluyor,bitiyor diye bile bakmak istemiyorum.Tüm bunların içinde yaşamaya çalışırken biraz olsun kendimi iyi hissetmek için hiç durmadan Jeff Buckley'nin şu sözlerini okuyorum:

"Life should sparkle and rush, burn with fire, hot like melting steel, like freeze-burn from a comet. Be seriously involved with growing, with your own development, and never fear. Be the kind of person who is naturally powerful, positive, ingenious, open, to the highest degree, but with no interest in coersion or pressure or power over other people. That kind of power is hollow. It contains nothing and brings you nothing in the long run. BE THE BEST. NO NEGATIVITY, NO WEAKNESS, NO ACQUIESCENCE TO FEAR OR DISASTER, NO ERRORS OF IGNORANCE, NO EVASION FROM REALITY. "

4 Eylül 2008

Gregory House Benim Ol!!!

Bugün yeni bağımlılığımdan bahsedeyim istedim biraz. Bendeniz yine kendim için tüm uygun koşulları yaratarak bir dizinin daha bağımlısı olmuş bulunmaktayım. Ne olacak benim halim bilmiyorum, iyi bir izleyici olmanın acılarını çekiyorum.Tüm süpergüçlerim içinde bahsedilmeye en değer olan seyretmek-izlemek (ki bu ikisi farklı şeylerdir) eylemlerinin ikisinde de çok ama çok başarılı olduğum ve sevdiğim şeyleri aşırı sahiplenmek gibi bir başka süper gücüm de olduğu için, işte böyle diziler olsun efenime söyleyeyim filmler olsun,tv programları olsun hatta ve hatta gerçek hayattan insanlar olsun bağlanırım ben, severim vesaire. Bir de asıl yazmak istediğim şeye bir giriş yapabilsem dünyada yaşayan en mükemmel insan olabileceğimi hissediyorum, pardon ikinci en mükemmel çünkü birincinin barney stinson olduğunu herkes biliyor, onunla herhangi bir yarış içine girmeyi hiç mi hiç istemiyorum. Neyse bu uzun ve gereksiz girizgahtan sonra söylemek istediğim ilk şey Gregory House benim ol! evet çok yavan bir cümle kurduğumun farkındayım ancak hislerimi laf salatası yapmadan kısaca özetlemek istedim. (peh:))

House MD benim yeni bağımlılığım. Bir diziden aradığım her şeyi fazlasıyla barındırıyor, iyi bir senaryo, sürekli yüksek bir tempo, çok iyi yazılmış diyaloglar-bu konuda House'un üstüne pek tanımıyorum- iyi oyunculuk-bu konuda da Hugh Laurie'nin üzerine tanımıyorum ki bu sadece benim görüşüm değil kendisinin aldığı altın kürelere ve emmy adaylıklarına bir göz atabilirsiniz- ve daha fazlası. Hastane dizileriyle de baya bir muhattap olmaya başladım, önce Scrubs sonra Grey's Anatomy şimdi de House. House'ın yeri çok ayrı ama şimdiden; şimdiden dediğim henüz ikinci sezonu izliyorum ve 5. sezon başlamadan hepsini bitirmeyi planlıyorum ki bu konuda da oldukça iyiyim, çünkü tatildeyim ve dizi izlemekten başka bir şey yapmıyorum, acayip de mutluyum, zamanımı boşa harcadığımı filan da düşünmüyorum artık, zaman denen şey zaten büyük bir yanılgıdan ibaret, ayrıca kendimi mutlu eden şeyi yapıyorum kendime ya da başkalarına yararlı olmak gibi bir sorumluluğum da yok, ben ve dizilerim mutluyuz, saatlerce otururum başında oh, Doktor Housela mutlu mesut saatler geçiririm.Doktor House demişken Hugh laurie Gregory House rolünde çok başarılı, sadece mükemelle yakın konuştuğu amerikan aksanı için bile tebrik edilmeli çünkü kendisi britanyalı. Ben şahsen kendisinin televizyon tarihinin en karizmatik insanlarından biri olduğunu düşünüyorum, aynı zamanda çok muhteşem bir oyuncu olduğunu da düşünüyorum ve tüm bunların dışında hayatımda gördüğüm en mavi gözlere sahip bu insan gözlerini açıp baktığı zaman acayip bir mutlu oluyorum. Diziden çok Greg House'dan bahsettiğimin farkındayım ama dizi zaten Greg House, adı üstünde, karakter odaklı bir dizi sonuçta ve bence House'u güzel kılan da kesinlikle bu. Zaten karakterler bu kadar ön planda olmasaydı birsürü tıp bilgisinin arasında ne oluyoruz diye bakakalırdık, ama karakterlerin davranışları,kişilikleri ve birbirleriyle olan ilişkilerine dayalı olduğu için dizi, çok karmaşık tıbbi bilmeceler bile (hiçbir şey anlamadığım halde) beni heyecanlandırabiliyor. Onun dışında Wilson karakterini oynayan Robert Sean Leonard'ı da çok başarılı buluyorum, özellikle dizideki House-Wilson diyalogları inanılmaz güzellikte,çok zekice ve eğlenceli. Ayrıca bu dizi de çoğu Amerikan dizisi gibi bir cast harikası, tüm elemanlar hoş ve uyumlu, kısacası House'daki her şey mükemmel. İzlemiyorsanız izleyin derim başka da bir şey demem. (övgülerle doldurdum yine)

1 Eylül 2008

Bir Karmaşa Var Ortada.

Ben konuşmaya çok erken başlamışım, cırcır konuşurmuşum hem de çok düzgün bir şekilde, öyle kelimeleri yanlış söyleyen çocuklardan biri değilmişim annemin dediğine göre. Mustafa'ya ve yumurtaya Mutata dememden başka benim ağzımdan kolay kolay bir kelimenin yanlış versiyonları çıkmazmış. Konuşur, uzun cümleler kurar, sonra ezberlediğim telefon numaraları sayesinde halamı ve dayımı arayıp tüm gün neler yaptığımı bıcır bıcır anlatırmışım. İşte taa şu hayattaki ilk yıllarımdan beri kelimeleri arası iyi olan ben kendimi bildiğimden beri gitar-raket, patates-mısır ve kaplumbağa-kurbağa kelimelerini hep karıştırıyorum. Her seferinde birini diğeri yerine kullanıyorum. Mesela "tavuğun yanında patates vardı" demeye çalıştığımda ağzımdan istemsiz olarak "mısır vardı" çıkıyor. Kaplumbağa-kurbağa olayı daha bir ilginç;gördüğüm hayvanın kurbağa olduğunu biliyorum, beynim, onu görünce hemen gerekli kodlamaları yaparak o hayvanın kurbağa olduğunu anlamamı sağlıyor ama ismini söylemeye kalkınca bir saniyelik tereddüt ile kaplumbağa diyiveriyorum. Bazen bunu yapmamak için kendimi zorluyorum ve cümlemi yarım bırakıp 3-4 saniye bekleyip zorlana zorlana kurbağa lafını çıkarabiliyorum. Gitar-raket ise en beteri, hayatımı karartan şey, en çok karıştırdığım kesinlikle gitar ve raket ikilisi. Her iki nesneyle de fazlasıyla muhattap olduğum halde sürekli yapıyorum bunu. Tenis oynarken kaç kere "raketi versene" diyeceğime "gitarı versene" dedim, kaç kere kardeşimin gitarına raket dedim bilmiyorum. Sırf bunları karıştırmayayım diye iyice düşünüp kendimi sıkarak doğru kelimeyi buluyorum, ama aniden, düşünmeden bir cümlenin içinde bu kelimelerden birini kullanacağım zaman karşımdaki şeyin kesinlikle gitar olduğunu bildiğim halde raket diyorum. Bu sorunun kökenine inmek istiyorum, kesinlikle beyinle ilgili bir şey bu. Birbirine benzer şeyler burada bahsedilenlerin hepsi. Yani gitar rakete benziyor, patates de sarı mısır da, kurbağa ve kaplumbağa ise hem isim olarak hem de renk olarak birbirine benziyor. Acaba beynim bunları ayırmakta zorluk mu çekiyor, bu yaştan sonra kreş egzersizleri yapıp nesnlerin ne olduğunu resimleri boyayarak mı çalışsam bilemedim.

Sen öyle tüm yaşıtlarından erken konuş, kelimeleri öğren, adidas toşın bilem de (reklamlar sağolsun) ama dandik iki kelimeyi şu yaşına kadar ayırama, çok ayıp çok. Aslında çocukluğumdaki çok konuşma, ukalalık yapma, herkese laf yetiştirme, her şeyi biliyormuş edasıyla millete ders verme huylarımdan çoktan vazgeçtim, artık gerekli olmadıkça konuşmuyorum neredeyse, ukalalık denen şey bünyemden tamamen silindi, sadece yalnızken kendime yapıyorum ukalalıklarımı, insanlara laf anlatmaya çalışma isteğimi çok çok uzun zaman önce kaybettim, hayat işte yoruyor insanı , cırcır konuşup aile bireylerinin kafasını bile ütülemiyorum artık, çok nadir,kardeşimle bile kavga etmiyorum, artık reklamları izleyip taklit de yapmıyorum, ancak ne yazık ki hala ve hala bu kelimeleri karıştıyorum, büyüyünce geçseydi bari bunlar da. Portakala "porkatal" diyen kardeşimle ve kovboya "koyboy" diyen komşu çocuğuyla yıllarca dalga geçtiğim için lanetlendim belki de:)

26 Ağustos 2008

Welcome To A World Without Rules!

The Dark Knight'ı izledim bugün nihayet. Filmle ilgili sadece 3 şey söyleyeceğim: Belki çok az spoiler içeriyordur, uyarayım önceden,çok çok az ama...

Birincisi; bu filmin olayı Jokerdir, inanılmaz bir performans Heath Ledger'dan, keşke bu performansını tüm dünyayla birlikte izleyip övgüleri duyabilseydi, Ben de onun bu son ve çok görkemli performansına tutundum her saniyesinin çok değerli anlar olduğunu bilerek izledim, filmden çıktığımda büyük bir hüzün kapladı içimi, onu bir daha beyazperdede göremeyecek olmak, bunun gerçekten bilincine varmak çok üzdü beni,

İkincisi ;Joker dışında abartıldığı kadar yokmuş film, kötü değil kesinlikle ama ben herhalde çok daha farklı bir şey bekliyormuşum, çok da farklı bir şey sunmuyor The Dark Knight bence.

Üçüncüsü; tüm süper kahramanların yüksek binalardan düşen bir sevgilileri-sevdikleri oluyor bu değişmez bir şey. Eğer süperkahraman olmak istiyorsan binalardan düşen bir kız bulman gerekir mesajı var galba.(Bu pek The Dark Knightla ilgili olmadı, daha genel baktım olaya:)) Ayrıca bu filmde gerçek bir felsefesi olan tek adam da Joker, Batman de diğerleri de oldukça yavan, zaten Batman'i hiçbir zaman sevememişimdir, kendine ait tek bir süper gücü bile olmayan süper kahraman mı olur, olmaz. Olay o zaten, o da adamda yok, bitirdim, bu kadardı.

Why So Serious?

25 Ağustos 2008

Yemek Yapan Bir Ben

Ben yemek yapmayı seviyorum, seviyorum sevmesine ama genelde yemek yapmıyorum.Fazla üşengeçim ve de her zaman dünyanın en güzel yemeklerini yapan bir annem olduğu için bu işe pek yeltenmiyorum daha çok yiyorum ki o da hayatta aktivite olarak gerçekleştirmekten memnun olduğum bir şey :). Ancak geçen gün tüm üşengeç halimden sıyrıldım, kalktım yemek yaptım. Çok güzel oldu, acayip sevindim. Yıllarca izlediğim yemek programları bir işe yaramış galiba. Yemek yapım süreci çok eğlenceli ama o sürecin sonucunda ortaya tadı güzel bir şeyler çıkınca çok daha eğlenceli oluyor.
İçinde domates ve domates sosu olan her türlü yemekte muhteşem tadı tutturacağıma inanıyorum artık, çok gizli bir tarifim var. Ayrıca domastes soslu makarnada bir italyanlar, iki ben yani o derece iyiyim ve kendimi o kadar beğenmişim ki burada yaptığım makarnanın güzelliğinden bahsediyorum. İşte ben bir şeyi yaptım mı böyle süper yaparım (yalan). Makarna zaten eskiden de iyi olduğum bir alandı ancak etli yemekler dünyasına adımımı atmış bulunuyorum, hayırlı olsun.

21 Ağustos 2008

Tatil Yazıları 3: Veda Gibi Bir Şey

Hava yeni yeni aydınlanırken, etrafta bizden başka kimse yoktu. Kumların üzerinde oturuyorduk, hayattan, inançlardan,ordan buradan konuşuyorduk. Hiçbir şey umrumuzda değildi çünkü biliyorduk bu bir sondu, söyleyemesek de bu bir vedaydı. Birlikte geçireceğimiz son vakitlere sarılmış, her şeyi bir anda yaşamak istiyorduk. Konuşacak, tartışacak, ağlanacak çok şey vardı. Tüm bunlara inat gece sona ermiş, hava aydınlanmıştı. Denizden gelen hafif dalga sesi ve bizim sesimiz sabahın 5inde birbirine karışıyordu. Vücudumdaki alkol miktarına inat koşmaya başladık, ayağımda çorabım vardı. Deniz kenarında manasızca koştuk,koştuk,koştuk. Yarış da yaptık. Tüm gece uyumamış bir insan için fazla enerjiktim, çok canlı hissediyordum. Tüm hayatımda 2-3 kez hissetiğim bir şeydi bu, ölene kadar koşardım bıraksalar, hüzünle karışık bir mutluluk dolaşıyordu içimde, bir yandan "bugün bitecek Allah kahretsin, dönüp dönüp bugünü özleyeceğim" diyip anı yaşamak yerine gelecekteki mutsuzlukları düşünüyor, bir yandan da "evet işte çok mutluyum çok canlı hissediyorum" diye tekrarlıyordum içimden. Her şey ne garipti, zaman algımı tamamen kaybetmek üzereydim, hissettiğim şeylere bir isim de koyamıyordum, mutlu muydum, üzgün müydüm, ümitsiz miydim? Bilmiyorum, hepsinden biraz belki. İçim içimden dışarı çıkmak ister gibiydi, bir kez daha sığamadım hiçbir yere, koştuk, koştum, deniz oldu her yerim.

18 Ağustos 2008

Tatil Yazıları 2:Semizotu,Oltadaki Balıklar ve Deniz

Bu balkonda oturup dururken aklımdan geçen düşüncelerin hızı beni bile şaşırtıyor. Burası, benim ikinci evim olan yer, beni düşüncelerden duygulara sürüklüyor. Burada yaşarken hissettiğim şeyin huzur olmadığını biliyorum, huzurlu hissedemeyecek kadar çok şey geçiyor kafamdan, aynı anda fazla sayıda şey hissediyorum. Hem yoruluyorum, hem çok dinlenmiş hissediyorum kendimi. Ayağım kuma ilk değdiği anda içimde anlamsız sevinç gösterileri başlıyor, hele denizle buluştum mu kocaman çığlıklar atıyor içim. Burada tek başıma değilim ama yalnızım. Güzel yalnızlık denen şeyi yaşıyorum, kafam sadece bana ait, sorumluluklardan ve tüm gerekliliklerden uzak sadece kendim için çalışıyor beynim, düşünüyorum burada, sadece düşünmek için. Deniz kokusu geliyor burnuma odamda tembellik yaparken, her köşede yetişen semizotlarından salata yapmış annem ve akşamüzerleri balık tutan arkadaşlara alışmaya çalışıyor bünyem. Kafamın içi ikiye bölünmüş gibi, zıt tarafa giden oklar görüyorum gözlerimi kapatınca ve bunu anlatacak bir metafor üretemiyorum. Burası uzak kalınan yer, hayattan, koşuşturmacadan, ve belki sevdiğim başka şeylerden uzak kalınan yer, ve zamanın akmadığı küçük kent burası, yıllar geçse de hep aynı, her şey olması gerektiği gibi, kendi düzeninde devam ediyor, her zaman tahmin edilebilir olayların yaşandığı, denizin hep güzel koktuğu, yakamozların her zaman aynı güzellikte olduğu yer burası. Kaostan çok çok uzak, kaosun kendi düzeni varsa burada düzenin düzeni var.

Hiç değişmeyen şeyleri nasıl sevdiğimden bahsetmemişimdir ben, ama öyledir; tadı aynı kalan, zaman geçse bile aynı hissettiren şeyleri çok severim, zaman makinesi görevi görürler benim için. Burası benim zaman makinem, benim çocukluğum, benim kafamın ikiye bölündüğü yer, deniz kokusu ve içinde huzur barındırmayan mutluluğum, bazen de en güzelinden hüznüm. Bir an için yaşamayı seviyorum diye geçirdim içimden, sonrası belirsiz… Güzel bir şarkı başladı bunları yazarken ve canım bir kahve yapıp balondan dışarı-denize doğru- bomboş bakmak çekti, hiçbir şey yapılmayan ama çok doğru hissettiren o anları ne kadar özlediğimi fark ettim. Uzun zamandır olmadığım kadar rahatlamış hissediyorum, sanki hiçbir şeyin sonu yokmuş gibi geliyor, denize doğru kayıyor gözlerim, bu dalga sesleriyle uyusam ve sonsuzda uyansam diye geçiriyorum aklımdan bir saniyeliğine, hayatta tek problemim okeyde bitememek olsa diye düşünüyorum, sonra hemen vazgeçiyorum, ben yaşayamam ki problemsiz, zorlamalardan ve hayatın türlü saçmalıklarından uzak. Tatil burası adı üstünde, bir süre için iyi hissettirmesi daha sonra da terk edilmesi gereken şeydir tatil.
14.07.08

16 Ağustos 2008

Küçük Bir Balıkla İlgili Anlamsız Bir Yazı

Küçük, turuncu bir balığımız oldu. Ben almadım, komşumuz getirdi bıraktı bize, tatile gideceklermiş de biz bakalım istemişler. Başka türlü evimize balık girmesi zaten imkansız çünkü ben evde balık beslemeye karşıyım, balıkları sevmiyorum ve de anlamsız buluyorum. Çok cansız geliyorlar bana, yaşıyormuş hissi uyandırmıyorlar. Bense evde beslediğim hayvanlarla bir iletişim kurmak istiyorum, sevmek, mıncıklamak, konuşmak, iletişim kurmak işte istiyorum. Evde onların da yaşadığını hissetmek istiyorum. Mesela bir muhabbet kuşu alsam eve, cırlar, konuşur, uçar,mıncıklanır. Kedi alsam mıncıklarım, oyunlar oynarız, köpek zaten muhteşem bir hayvan, çok akıllı kendi varlığını her zaman hissettirir, arkadaş olur, mıncıklanır,. (mıncıklama ile kafayı bozmuş insan) Ama ne yaparsın bu balıklar sıkıcı hayvanlar, tüm gün küçük akvaryumda dolaşıp duruyorlar, bir yandan da üzülmüyor değilim aslında hallerine; çok yalnızlar, özellikle bizim evdeki balık çok yalnız, akvaryumu küçük, başka balık arkadaşı da yok, yapacak hiçbir şeyi yok. Ancak bu yalnız balığın ilginç birkaç özelliği var ; Birincisi yıllardır yaşıyormuş ki ben yıllarca yaşayan süs balığı hiç duymamıştım. Genelde bunlar hemen ölür diye bilirdim ben, hatta balık alan arkadaşlarımın balıkları günler içinde çoğu zaman bir ay bile dayanamadan ölüyorlardı. Bu yüzden bu balık bize acayip bir sorumluluk yüklüyor, hayvan o küçücük haliyle yıllarca yaşamış,şimdi bizim evde ölürse, "naptınız bu hayvana, sizin eve geldi de öldü" diyecekler. Çok korkuyorum o yüzden, çocukluktan beri çok yiyen balıkların patlamaları ile ilgili hikayeleri duymuş, içten içe de bir balık patlasa da görsek diye düşünmüş biri olarak ben bu hayvancağız çok yemekten ölmesin diye sabah akşam özenle 4 tane yem veriyorum ellerimle, hatta bazen 4 bile çok 3 mü versek diye düşünüyorum. Bu balık arkadaşın ikinci ilginç özelliği ise beni görünce heyecanlı bir şekilde suyun üzerine çıkıp sanki bana bakarmış gibi ağzını açıp kapaması. Yemek istediğini varsayıyorum ama çok da şaşırıyorum, insanlara bu kadar alışkın başka bir balık görmemiştim. Garip davranışlar sergiliyor bizim balık, pörtlek gözleriyle bakıyor, akvaryumunun içinde dolaşıp duruyor. Bunları yazarken aklıma Arizona Dream'de Axel'ın söylediği bir söz geldi. "Fish doesn't think because fish knows everything. "(balıklar düşünmez çünkü onlar her şeyi bilir) böyle bir şeydi tam doğru yazamamış olabilirim ama. İşte bu söz aklıma gelince belki balıkların bu kadar sessiz olmalarının nedeni her şeyi bilmeleridir diye düşünmeden edemedim. Dünyanın ve yaşamın sırrını çözmüş canlılardır belki balıklar, o yüzden de her şeyi boşvermiş, bir miktar suyun içinde karınlarını doyurup ordan oraya yüzüyorlardır.

13 Ağustos 2008

Tatil Yazıları 1: Beş Adımda Roma

Romada hediyelik eşyaların kazık olduğu yerlerden biriydi bu sokak, ama ben içinde aşk çeşmesi olan yuvarlaklardan aldım kendime.

Aşk Çeşmesine dünyanın parasını kaptırdım, ne çok dileğim varmış benim. Gittim geldim bozuk para attım. Bakalım dileklerimiz gerçekleşecek mi?

Renkli renkli makarnalar. Hepsi çok güzeldi. Benim gibi en sevdiği yemek makarna, en sevdiği içecek de kahve olan bir insan için Roma cennet gibi, sokakları kahve kokuyor ve her taraf makarna dolu:)

Dünyanın en güzel cappuccinosu ve dünyanın en güzel tiramisusu. Ben ki tiramisu yemeyen, beğenmeyen insan bu muhteşemlik karşısında saygıyla eğildim şapka çıkarttım hatta:). Kokmayan ve baymayan bir tiramisu, çok hafif ve çok lezzetliydi. Cappucinolara söyleyecek laf bulamıyorum zaten. Hergün mutlaka içtim, ama galiba içtiklerimin en güzeli buydu.

Navona meydanı. Her yer sanatçı dolu, herkes resimlerini satıyor, müzisyenler şarkılarını çalıyor.Etrafta pizzerialar, kafeler vardı. Çok mutlu bir yerdi.