tv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2012

Sherlocked
























Sherlock Holmes ve Jim Moriarty'nin eş zamanlı tanrılar oldukları bir dine inanabilirdim, gerçekten. Bu kadar fazla geniuslık beni bozuyor, dengem alt üst oluyor, hayran hayran ekrana kitleniyorum. Şimdi işin yoksa bir yıl bekle yeni sezon gelsin diye. Neyse ki bu arada Sherlock Holmes kitaplarım ve ben mutlu günler geçireceğiz de aşırı yoksunluk hissetmeyeceğim.

ikinci resim şurdan.

10 Ağustos 2011

Ne Güzel Dizimizsin Sen; Freaks and Geeks.

pek süper freak tayfası.

Hem freakleri hem geekleri delicesine seven ayrıca james franco'ya ve jason segel'a da tapan bir kimse olan ben, şaşırtıcı olmayacak şekilde bu dizinin hastası oldum. Amma lakin ki zamanında insanlar dizinin hastası olmadığı için bu güzel, munis dizimiz 18 bölümde bitivermiş. Tabi sonradan mallıklarını anlayan insanlar diziyi baya bir efsaneleştirip kült mertebesine yükseltmişler. Ama sonradan değerini anlamış olmaları bize ekstradan bol geekli bol freakli bölümler sağlamıyor haliyle. O yüzden banane la kültlüğünden keşke on sezon sürseymiş diyorum ben. Şimdilik önümde 10 bölüm daha var, bitmesin diye yavaş izlerim gibime geliyor ama belli de olmaz tabi. Hepsini bitir diyen iç sesime kulak da verebilirim.

Geek tayfası.

Müzikler on numara, bir klasik rock geçit töreni gibi. Özellikle Journey, Led Zeppelin, Rush, Alice Cooper, Black Sabbath, isimleri çok geçen gruplar. Hem sürekli bahsediyorlar hem de sağolsunlar ara sıra güzel yerlere serpiştirerek bizi güzel müzikten mahrum etmiyorlar. Tam da rock 'n roll'a dönüş yapmak istediğim bu öfkeli ve isyankar günlerimde bana ilaç gibi geldiği için ayrıca tebriklerimi iletirim. Boşluğa iletiyorum tabi, kimse tebriğimin alıcısı olmadığı için. Olsun. Güzel.

16 Ocak 2011

Art Vandelay

Yeni hayat felsefemi, George Costanza'nın söyldeği onlarca güzel cümle içinden şu yanda gördüğünüzü seçmek suretiyle belirledim. George dünyanın en muhteşem dizi karakterlerinden biri olmasının yanında kendisi hakkında gerçekçi yorumlar yapabilen belki de yegane erkektir. Çok yüzeyseldir, salaktır falan ama ne olduğunun tamamiyle bilincindedir. O yüzden bayılırım bayılırım. My hope is to become hopeless diyişi olsun i'm quitter diye beyan edişi olsun ve işte remember jerry, it's not a lie if you believe it diye akıl verişi olsun nasıl ufuk açıcı, ağlamak istiyorum. Ne mükemmel bir insansın yahu diye bağırasım geliyor ara sıra. Ben de bir süre bunu deniycem baktım olmadı the opposite bölümünde normalde yapacağı her şeyin tersini yapan George'un izinden gideceğim; içimden ne geliyorsa tersini yapacağım. Ama öncelikle kendimle ilgili güzel yalanlar bulup onlara inanacak ve sanki art vandelay'mişim gibi havalara bile gireceğim. Bir de böyle deneyelim ne olacak bakalım. Sonuçta george hayattan ne kadar memnunsa ben de o kadar memnunum, yani kaybedecek bir şeyim yok.

resim şurdan

2 Temmuz 2010

Hastasıyız: Glee






Ben bu diziye aşık oldum.
Müziği seven herkesin de aşık olacağına eminim.















Kurt, adamımsın. Senin tarzını yerim, kıyafetlerine hastayım.

7 Mayıs 2010

Life Unexpected, The Weepies ve çok az miktarda yakarış.

Bu bloğun son zamanlardaki "içsel yakarış platformu" hallerine bir dur diyesim var. Ben aslında sürekli yakarış halinde bir insan değilim ne çok düşünüyor ne de çok sorguluyorum. Aslında çoğu zamanım boş aktivitelerle geçiyor ve burada bahsi geçen yakarışlar da birkaç dakikalık hezeyanlar şeklinde geliyor, gidiyor bazen kalıyor yalan söylemeyim. Ama ben başka şeylerden bahsetmek istiyorum. Mesela Life Unexpected diye bir dizi keşfettim. Çok tatlı ve ilk sezonunu 13 bölümle bitmiş durumda, başlayacaksanız en güzel zamanlar; bir anda 13 bölümü tüketip mutlu olabilirsiniz ben oldum. Evlat edinilmek üzere verilen ve biri tarafından evlatlık olarak alındığı zannedilen aslında hiçbir zaman kimse tarafından evlat edinilmeyen sonra da 16 yaşında gerçek anne babasıyla karşılaşan bir kızın hikayesi. Bir yerde Juno'yla Gilmore Girls'ün birlşimi yazmışlar dizi için ben de pek katıldım. Tam olarak bir gilmore girls havasını yakalayamasalar da olsun idare etti beni. Diziyi çok sevdim ikinci sezonu çok merakla bekliyorum ama belki diziden daha çok sevdiğim her bölüm 3-4 süper şarkı kullandıkları soundtracki. Ben bir dizide güzel şarkılar duydum mu o diziye çok çabuk ısınıyorum. Bir taşla iki kuş vurmak gibi. Bu diziden de bir sürü yeni şarkı ve grup kazandırdım kendime. Hele bir tanesine öyle bir vuruldum ki bunca zamandır şarkılarını dinlemediğim için dövünüyorum şu sıralarda. Bir de şunu keşfettim ki ben bir kadın-bir erkekten oluşan hafif müzik yapan grupları çok sevme eğilimindeyim. She & Him, Angus & Julia Stone ve şimdi de The Weepies.

The weepies'de iki tane pek şirin insanın vokallerini duyuyoruz, tatlı gitar melodileri ve süper sözlerle folka yakın işte genel olarak singer-songwriter tarzı şarkıları söylüyorlar. Grup amerikalıymış ve ayrı müzik kariyerlerini birlşetirmeye karar vermişler çok da iyi etmişler. Henüz tüm albümlerini dinleyemedim ama "say i am you" albümlerinin büyük kısmnı dinlemiş olarak söyleyebilirim ki muhteşem muhteşem bir albüm. Her şarkı başka güzel. Happiness albümlerinden de birkaç şarkı dinledim ama zaten ben bu grubun henüz beğenmediğim bir şarkısına rastlamadım. İlk dinlediğimde bile çok sevdiğim şarkıların sahibi grupların yerlerinin hep ayrı olduğunu bildiğimden the weepies'i şimdiden en favorilerimin arasına koydum. Siz de dinleyin belki seversiniz hatta bence kesin seversiniz.



Bir de aklıma geldi geçen gün teoman bizim okula konsere gelmişti. Hani şu "babamın öldüğü yaştayım" cümlesi var ya bir şarkısında, o şarkıyı binlerce kişiyle birlikte sürekli söylemek zor gelmiyor mudur? Orada binlerce kişinin ağzından babasının öldüğü yaşta kendisinin bir bar taburesinde oturduğunu duyuyor avaz avaz. Sürekli olarak babasının erken ölümünü düşündürtmüyor mudur bu durum. Niyeyse bana çok garip geldi, yani ne bileyim evet sadece şarkı sözü ama ben binlerce kişi öyle bağırırken rahat edemezdim herhalde.

Son birkaç kelamım olacak tutamadım gene kendimi. How i met'deki gibi gelecekteki gökçe'ye bir not bırakmak istiyorum. Hayatta istediğin şeylerin olmasını sağlayamıyorsan bunda senin suçun büyük, adam gibi insan ol azıcık. Eğer yapamayacağını düşünüyorsan büyük hedefler yerine elindekilerle yetinmeyi öğren çünkü hayatta elindekilere gözünü kapayıp onları elinin tersiyle iten insanlar mutsuz olmaya mahkum oluyorlar.Bu biraz şey gibi; herkesin rock starları sevmesi gibi, onları sevmek kolay sadece ışığından etkilenip üzerine hiç düşünmeden sevebiliyorsun ama önemli olan rock star olmayanı-olmak istemeyeni sevebilmek, çaba harcamak. İçinde çelişkilere düşmeden yaşayabilmek. Yine de kendine de çok haksızlık etme, baktın olmuyor yardım istersin.

Canım sıkkınmış benim ya, pazar günü de ales var. Sonra çilenin bir kısmı bitiyor.

2 Şubat 2010

Sex and the City Üzerine Bir Şeyler

Tatilde olmak beni çok uyuşuk bir insan yapıyor. Ales'e toefl'a çalışacağım sözleri hep yalan oldu, tüm gün televizyonun karşısında, yatarak dizi izliyorum üstelik daha önceden izlemiş olduğum dizileri... Mesela bugün Sex and the City'nin 6. sezonunu izlemeye koyuldum, 10 bölüm izledim bile ve birazdan bilgisayarın başından kalkıp izlemeye devam edeceğim hatta belki sonrasında filmini açar onu da izlerim.
Sex and the Cityle ilgili ilginç şey şu ki dizideki hiçbir karakterle özdeşim kuramadığım halde çok sevmem. Yani hiçbir karakterin hastası da değilim gerçek hayatta tanısam belki gıcık olacağım insanlar bile diyebilirim özellikle de charlotte için. Amma velakin on numara dizi. İçinde barındırdığı bağımsız- özgür- güçlü kadın durumları ve bazen de bu bağımsızlığın acı veren yanları objektif olarak gösterildiği ve olayları tek taraflı ifade etmedikleri için seviyorum. Tabi ki kadın gözünden anlatılıyor hikayeler belki o açıdan tek taraflı denilebilir ancak onda bile erkeklerin durumları ve düşünceleri üzerine fikir sahibi olmak mümkün. Bence hayat gibi bu dizi de uçlardan çok aralarda geziniyor. Her şeyden öte kadınlık halleri işte, belki de o kadar basit; Mutsuz olunca kendini yemeğe veren miranda, evlilik ve sonsuz aşk peşinde romantik charlotte, aynı adamın peşinde yıllarını harcayan carrie, incinmekten korktuğu için duygularını gösteremeyn samantha. Hepsi çok tanıdık sadece biraz daha pahalı kıyafetler ve çok çok daha pahalı ayakkabılar giyip her gün hip Manhattan clublarında barlarında falan takılıyorlar. Sanırım dördünün birleşimiyle ancak kendimde özdeşim kurabileceğim yanlar buluyorum aslında temelde olay kadın olmakla ilgili o yüzden tek tek karakterlerle ilgilenmiyorum. Olaylar ve verilen tepkiler yüzünden yakın hissediyorum sanırım. Bilmiyorum, sürekli bir neden aramama da gerek yok galiba.

Neyse ben bu yazıyı niye yazdım pek bi fikrim yok, ancak Sex and the City'nin ikinci filmi pek yakında geliyor hepsi iyice yaşlanmış görünüyor özellikle de Big yaşlandığı için pek hüzünlüyüm a dostlar, pek tatlı amcam hınzır bakışlı falan, yaşlansın istemedim. 6 sezonluk dizi bir film ve bir film daha sanırım artık sex and the city'nin sonuna geldik. Her ne kadar ben geçen yıl bu zamanlar ilk defa izlemeye başlamuş olsam da bu on yıllık geçmişi ve insanların bu dizi ilk yayınlandığı zamanlarda neden bu kadar hastası olduklarını ve neden bir fenomen olduğunu çok iyi anlayabiliyorum. Televizyon için bu kadar güzel şeylerin çekiliyor olması da ayrıca bi mutlu ediyor beni, six feet under da onlardan biri mesela, belki canımın sıkıldığı başka bir günde ondan bahsederim.

18 Haziran 2009

The One With Friends

Seviyorum, izliyorum hatta çok fazla izlemekten sıkıldım. Yine de bir chandler bir joey bir monica mutlu ediyor beni. Kendime en çok benzettiğim karakter ross, en sevmediğim phoebe, en bi aşık olduğum chandler haliyle en kıskandığım monica, rachelsa nötr. En beğenmediğim sezon 6 en beğendiklerim 1-2-3. Phoebe'yi sevmesem de dizinin en komik anları o ve joey ile ilgili olanlar. Takıldıkları kafedeki fincanlara hastayım, her defasında bana kocaman bir fincan kahve istettirdikleri için de kızgınım. Ayrıca sürekli pizza yedikleri için canım ikide bir pizza da istiyor. Joey ve chandler'ın koltuklarına, monica'nın mutfağına bayılıyorum

5 Mart 2009

ROBIN
Why don't I want that more?
I want to want that.
Am I wired wrong or something?
Well, what if I'm just a... a cold person?
Tonight Mike was willing to look like a complete idiot for me, but I couldn't be Gretel.
Why can't I be Gretel?

21 Ocak 2009

Umut - İşkence İlişkisi

Jerry: So there is still hope.
George:
I don't want hope, hope is killing me, my dream is to become hopeless. When you're hopeless you don't care, when you don't care indifferences makes you attractive..
Jerry: So hopelessness is the key.
George: It's my only hope.

6 Aralık 2008

Sleep.. it's the easiest thing to do*

Grey's Anatomy'deki erkeklerin dörtte üçü mavi gözlü, tespit ettim, ayrıca bu dizi bana işkence etmek konusunda her daim çok başarılı. Şu 2 cümleyi üstüste duymak beni dağıtmaya yetti,

We want it but we don't know how to get it.
I don't know why i came here?


Seviyorum Grey's Anatomy'i.

*

16 Ekim 2008

Yazası Gelen İnsan: Ortada Kuyu Var Yandan Geç*

Her şey çok hızlandı birden. Günler nasıl geçiyor ben henüz anlayamadım. Eve geldiğimde bitmiş oluyorum, hem zihnen hem de bedenen ancak bu yıl okulumu ve bölümümü çok acayip sevdiğim için bu duruma ses çıkarmıyorum. Koşullara ayak uydurmaya çalışıyorum ki evrimsel olarak sahip olduğumuz bir özelliktir bu, hayatta kalmaya yarar. Ben hayatta kalmayı başarıyorum hem de büyük bir azimle bu defa. Yorucu olan her şeyle mücadele edecek gücüm varmış. Geçen yıl okuldan ne kadar uzak olduğumu ve özellikle ikinci dönem başlamasın diye yakınıp durduğumu hatırlıyorum, hatta buraya bile yazmışım. Şunu söylemek isterim ki beni heyecanlandıran tek ders dediğim sinema dersimden a1 aldım :) En çok da o nota sevindim hepsinin içinde çünkü o ders için de çok uğraştım, ekip çalışması olması gereken filmin her şeyini tek başıma yapmak zorunda kaldım takım arkadaşlarım ultra mükemmel insanlar oldukları için. O zaman bu duruma çok sinirlenmiştim ama şimdi dönüp baktığımda o koşturmacanın çok yararlı olduğunu görebiliyorum, üstelik hayatımda başardığım somut işlerden biriydi, ortaya bir şey çıkarma hissi gerçekten güzelmiş. Sadece sinema dersi değil, ölesiye korktuğum projenin yapılacağı ders için de çok büyük mücadeler verip kocaman emekler harcadıktan sonra ortaya inanılmaz güzel bir şey çıkınca "vay anasını be bunu biz mi yaptık şimdi" diye yaklaşık 1 hafta kadar gurur duymuştuk kendimizle.(sonra geçti:)) İnsan olayın içinde olunca hergün küfrederek yapıyor işleri, öleceğini zannediyor, sanki bir kelime daha duysa beyni patlayacakmış gibi geliyor ama günün sonunda bunların hiçbiri olmuyor ve ancak geriye dönüp bakılınca; o süreci yaşarken çok yorucu olan şeyler aslında ne kadar da güzel görünüyor. Ben de bunları bildiğim için bu sene geriye dönmeyi beklemeden, sürecin içindeyken fark etmeye çalışıyorum her şeyi. Başarması pek kolay değil ama sürekli bi kendime telkinler ve farkındalık anlarıyla sağlayabiliyorum bunu. Sanki ben değiştim şu son 4-5 ayda, daha farklı hissediyorum, bakış açım değişti birçok olaya karşı ve bunu fark etmek de beni sevindiriyor. Eskisi kadar korkmuyorum galiba büyümekten, daha önce burada yazdığım gibi ödüm patlamıyor sonlardan, bitişlerden. Her şey olması gerektiği gibi gidecek, bunu biliyorum, her saniye iyi hissetmiyorum ama en azından büyük yıkımlar yaşamıyorum. Canım çok yazmak istediği için bir anda döküldü bunlar içimden, Böyle işte yazdım durdum şimdi okumaya kalksam kendimin de anlamayacağı bir şeyler yazmış olduğuma eminim, ama okuyacağım. Gerekli düzeltmeleri yapmak için:)

Madem yazasım var, son zamanlarda okuduğum kitaplardan da bahsedeyim. 4 kitabı aynı anda okumaya çalışıyorum şu sıralar, daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım ama çok da zor değilmiş. "Yeraltından Notlar"a başladım, henüz çok başındayım. Gözlem görüşme derslerinden sonra haftada bir kez okuduğum Irvin Yalom kitabı "Bağışlanan Terapi" var yine başka bir Irvin Yalom kitabı(yeni kitabı) "Güneşe Bakmak, Ölümle Yüzleşmek" var, bir de acayip hızlı bir giriş yaptığım ama sonra yavaşladığım "Tutunamayanlar" var. Okuyorum işte yavaş yavaş, acelem yok. Okuduğum kitaplardan bahsetmişken izlediğim filmlerden de bahsedeyim biraz:

"İklimler"'i izledim acayip beğendim, sırada Mayıs Sıkıntısı var, vizyona girince de Üç Maymun'u izleyeceğim, heyecan yaptım. Ayrıca "Mustafa" için de acayip heyecan yaptım, fragmanını ne zaman görsem tüylerim diken diken oluyor, müzikleri çok muhteşem olmuşa benziyor. Goran Bregoviç'i seviyorum, her ne kadar kendisinin konserinden elimde olmayan nedenlerle yarıda çıkmış olsam da bi dahaki konserinde asla böyle bir şey olmayacak. Can Dündarla birlikte Ntv'de bir programa konuk olmuştu, ben o programı izlerken Can Dündar'ın ne kadar doğru bir karar vermiş olduğunu anladım, Balkan ezgileri ne kadar güzel, Atamıza da ne çok yakışacak. Neyse ben başka ne izledim son zamanlarda? Hımmm. Righteous Kill'i izledim. Üstadları beyazperdede yanyana görmek büyük bir olaydı ama onun dışında filmin aman aman bi yanı yoktu. Benim için tek esprisi bu sinema tanrılarını birlikte görebilmek ve tüm mimiklerine kadar incelemek oldu. Yaşlandıklarını biliyorum ama hiç ölmesinler istiyorum, sonsuza kadar yaşasınlar istiyorum,ben öleyim onlar yaşasınlar, o derece yani. Sonracığıma "Dead Man'" izledim, inanılmaz beğendim, benim sinema anlayışımın üzerine cuk diye oturan bir film gerçekten, görsellik konusunda inanılmaz şeyler var, ayrıca hikayesi ve mizahı muhteşem. Johnny Depp oyunculukta muhteşem, favori filmlerim arasına girdi kısacası. Bunun üzerine bir de Coffee and Cigarettes aldım, hepsini izlemedim, bölüm bölüm izliyorum hepsini bir seferde tüketmiyorum. Sinemaya gitme fırsatım olursa Tropic Thunder'ı izleyeceğim, çok komik olduğunu duydum ayrıca Robert Downey Jr. nasıl oynamış çok merak ediyorum :)

Şu an için House'un 4. bölümünün kazasız belasız yüklenmesini istiyorum, 3. denemem çünkü bıktım şu bozuk linklerden. Ayrıca How I Met Your Mother'ın 4. bölümü ne kadar süperdi öyle. Artık herkese Himym sevdirme gibi bir amaç edindim, izlemeyen herkese zorla izlettiriyorum,sonra zorla himym geyiği yaptırıyorum, çok mutlu oluyorum, herkes izlesin bu diziyi.
Haftaya Çeşme'de olacağım, ilk defa göreceğim Çeşme'yi. Yaz mevsiminde değilde bir sonbaharda görmek kısmet olacak bana, ama olsun sonbahar her zaman yazı döver, özellikle denizli memleketlerde, Ankara'da zaten döver onu söylemeye bile gerek yok, bir de en güzel mevsim kış. Benim gibi bir kış çocuğu için kışın gelmesi büyük bir şölen, kazakları ve sıcak çikolataları seviyorum, bereleri hiç sevmiyorum ama o yüzden sinüzit denen illetten hiç kurtulamıyorum.

Gerçekten bu kadar, bitti yani. Daha başka da bir şey yazamayacağım, yoruldum, boynum tutuldu.
*Oradan, Buradan, Şuradan
Düzeltme: Irvin Yalom'un adını yanlış yazmışım, utanıyorum kendimden.Nasıl böyle bir hata yaptım hiç bilmiyorum:(

22 Eylül 2008

How I Met Your Mother Üzerine Tahminler, Beklentiler, İstekler ve Heyecan*

Malumunuz dünyanın en güzel televizyon dizisi How I Met Your Mother'ın 4. sezonu bugün başlıyor ya ben de bir HIMYM yazısı yazayım dedim, blogum şenlensin, güzelleşsin. 3.sezonda neler oldu 4. sezonda neler olacak çerçevesi etrafında bir şeyler karalamak istiyorum.
Üçüncü sezona sondan bakacak olursak galiba sezonun en ilginç olayı Barney ile Robin arasındaki yakınlaşmaydı, beklenmeyen bir şey değildi bu aslında dizinin sevenleri tarafından çünkü 3 sezon da Barney-Robin uyumu üzerine bölümler izlemiştik, bazen yakıştırmıştık. Dördüncü sezon içinse benim tarafımdan en çok merak edilen konu Barney'nin Robin için yapacakları, değişimleri, hislerini nasıl ifade edeceği Robin'in Barney'nin duygularına nasıl karşılık vereceği ve tabi ki Ted'in vereceği tepkilerdir. Sanırım dördüncü sezonun çekirdeğini belirleyecek konular bunlar olacak. Pek tabi ki bunların yanında sezonun başında Ted-Stella maceraları izleyeceğizdir ancak kendisinin anne olmadığını düşündüğüm için sezonun ortalarına doğru Ted ve Stella ayrılacak Ted yine bir saçmalama dönemi yaşayacaktır. Yani bu benim öngürüm ilerleyen haftalarla belgeleriyle ahanda yazmıştım diye sizleri bu yazıya yönlendiririm :)
Üçüncü sezonda anne göndermelerini fazlasıyla izledik, senaristler belki de düşen reytinglerin etkisiyle anneyle ilgili gizemler yaratmaya başladılar aslında iyi de oldu, yeni sezonda da bu şekilde gideceklerini tahmin ediyorum. Belki bu sezonun son bölümlerinde anneyle ilgili çok önemli birkaç ipucu verebilirler bize yine de 4. sezonun herhangi bir kısmında anneyle tanışacağımızı düşünmüyorum.Gelelim Victoria olayına; bu sezon Victoriayı görmek beni şaşırtmayacaktır hatta Stella-Ted ayrılığının nedeni olabilieceğini bile düşünüyorum Victoria'nın gelişinin.Belki de hiç gelmez Victoria ama tedmosbyisnotajerk.com diye bir site açtığından mütevellit kendisinin yakışıklı mimarımızı unutmadığını varsayıyorum. Bu sezon olabilecek en kötü şey ise Marshall ve Lilly'nin taşınmaları olur. Eğer yamuk apartmanlarına taşınırlarsa o dinamik bozulur gibime geliyor ki bence senaristler bunu düşünüp ev işini ertelemek için ellerinden geleni yapacaklardır. Ayrıca evli çiftimiz bir bebek sahibi olurlarsa da yanlış olur gibi görünüyor, bu şekilde korumaları lazım olayı, çünkü himym arkadaşlık çerçevesinde dönen bir dizi durup dururken bir aile sitcomuna çevirmenin alemi yok. Bu kadro ve işleyiş bozulmasın. Yeni sezonda da dizide konuk oyuncular görecekmişiz, Stella'nın kardeşini görcekmişiz mesela, yine aralarda meşhur isimlerle süslerler gibime geliyor. Bu güzelim diziyi Britney Spears konuk oldu diye izleyen bir sürü insan olmuştu geçen yıl, onun olduğu bölümlerin oldukça yüksek reyting alması beni çok sinirlendirmişti ama napalım. Dizi yayından kalkmasında ne kadar yavan insan varsa bir görünsün,razıyım yani. Güzel bir dördüncü sezon olsun, -tersi pek mümkün değil aslında söz konusu How I Met Your Mother olunca.- Heyecan yaptım, oturdum makale gibi HIMYM yazısı yazdım. Anca yarın akşam izleyebileceğim, saatleri sayıyorum anlayacağınız.


* Başlığı da makale başlığı gibi oldu valla:)

20 Eylül 2008

İşte bu adamı seviyorum ben, 5. sezon da süper başladı. Haftada bir izlemeye nasıl alışacağım, hiç bilmiyorum.

4 Eylül 2008

Gregory House Benim Ol!!!

Bugün yeni bağımlılığımdan bahsedeyim istedim biraz. Bendeniz yine kendim için tüm uygun koşulları yaratarak bir dizinin daha bağımlısı olmuş bulunmaktayım. Ne olacak benim halim bilmiyorum, iyi bir izleyici olmanın acılarını çekiyorum.Tüm süpergüçlerim içinde bahsedilmeye en değer olan seyretmek-izlemek (ki bu ikisi farklı şeylerdir) eylemlerinin ikisinde de çok ama çok başarılı olduğum ve sevdiğim şeyleri aşırı sahiplenmek gibi bir başka süper gücüm de olduğu için, işte böyle diziler olsun efenime söyleyeyim filmler olsun,tv programları olsun hatta ve hatta gerçek hayattan insanlar olsun bağlanırım ben, severim vesaire. Bir de asıl yazmak istediğim şeye bir giriş yapabilsem dünyada yaşayan en mükemmel insan olabileceğimi hissediyorum, pardon ikinci en mükemmel çünkü birincinin barney stinson olduğunu herkes biliyor, onunla herhangi bir yarış içine girmeyi hiç mi hiç istemiyorum. Neyse bu uzun ve gereksiz girizgahtan sonra söylemek istediğim ilk şey Gregory House benim ol! evet çok yavan bir cümle kurduğumun farkındayım ancak hislerimi laf salatası yapmadan kısaca özetlemek istedim. (peh:))

House MD benim yeni bağımlılığım. Bir diziden aradığım her şeyi fazlasıyla barındırıyor, iyi bir senaryo, sürekli yüksek bir tempo, çok iyi yazılmış diyaloglar-bu konuda House'un üstüne pek tanımıyorum- iyi oyunculuk-bu konuda da Hugh Laurie'nin üzerine tanımıyorum ki bu sadece benim görüşüm değil kendisinin aldığı altın kürelere ve emmy adaylıklarına bir göz atabilirsiniz- ve daha fazlası. Hastane dizileriyle de baya bir muhattap olmaya başladım, önce Scrubs sonra Grey's Anatomy şimdi de House. House'ın yeri çok ayrı ama şimdiden; şimdiden dediğim henüz ikinci sezonu izliyorum ve 5. sezon başlamadan hepsini bitirmeyi planlıyorum ki bu konuda da oldukça iyiyim, çünkü tatildeyim ve dizi izlemekten başka bir şey yapmıyorum, acayip de mutluyum, zamanımı boşa harcadığımı filan da düşünmüyorum artık, zaman denen şey zaten büyük bir yanılgıdan ibaret, ayrıca kendimi mutlu eden şeyi yapıyorum kendime ya da başkalarına yararlı olmak gibi bir sorumluluğum da yok, ben ve dizilerim mutluyuz, saatlerce otururum başında oh, Doktor Housela mutlu mesut saatler geçiririm.Doktor House demişken Hugh laurie Gregory House rolünde çok başarılı, sadece mükemelle yakın konuştuğu amerikan aksanı için bile tebrik edilmeli çünkü kendisi britanyalı. Ben şahsen kendisinin televizyon tarihinin en karizmatik insanlarından biri olduğunu düşünüyorum, aynı zamanda çok muhteşem bir oyuncu olduğunu da düşünüyorum ve tüm bunların dışında hayatımda gördüğüm en mavi gözlere sahip bu insan gözlerini açıp baktığı zaman acayip bir mutlu oluyorum. Diziden çok Greg House'dan bahsettiğimin farkındayım ama dizi zaten Greg House, adı üstünde, karakter odaklı bir dizi sonuçta ve bence House'u güzel kılan da kesinlikle bu. Zaten karakterler bu kadar ön planda olmasaydı birsürü tıp bilgisinin arasında ne oluyoruz diye bakakalırdık, ama karakterlerin davranışları,kişilikleri ve birbirleriyle olan ilişkilerine dayalı olduğu için dizi, çok karmaşık tıbbi bilmeceler bile (hiçbir şey anlamadığım halde) beni heyecanlandırabiliyor. Onun dışında Wilson karakterini oynayan Robert Sean Leonard'ı da çok başarılı buluyorum, özellikle dizideki House-Wilson diyalogları inanılmaz güzellikte,çok zekice ve eğlenceli. Ayrıca bu dizi de çoğu Amerikan dizisi gibi bir cast harikası, tüm elemanlar hoş ve uyumlu, kısacası House'daki her şey mükemmel. İzlemiyorsanız izleyin derim başka da bir şey demem. (övgülerle doldurdum yine)

9 Ağustos 2008

Kate Havnevik ve Grey's Anatomy

Ben bugün Kate Havnevik adında muhteşem sesli bir kadından bahsedeceğim ama bunu yapmadan önce biraz gerilere gidip bu güzel sesli hanımefendeyi nasıl keşfettiğimden bahsetmek istiyorum. Grey's Anatomy'yi duymuşsunuzdur doktorlar ve onların hayatlarını konu alan Amerikan yapımı bir dizi, hatta Türkiye'de Doktorlar adında çakma bir versiyonu da bulunuyor. İşte bu dizi yani Grey's Anatomy son 2 haftama damgasını vurdu, diziden daha çok belki de bu dizinin muhteşem soundtracki beni etkiledi. Başka bir şey dinleyemez oldum. Her bölümden sonra beğendiğim şarkıları arayıp buldum, hepsini tekrar tekrar dinledim, sanırım son yıllarda şahit olduğum en güzel soundtracke sahip, çok çok başarılı dizinin müzikleri. İşte Kate Havnevik de Grey's Anatomy sayesinde keşfettiğim, sesine ve şarkılarına bir anda vurulduğum, dinlemekten kendimi alamadığım çok hoş bir insan. Last fm sayesinde topladım hakkındaki bilgileri, Norveçli, kendi şarkılarını yazıyor ve söylüyor. Ses tonu muhteşem, şarkıları bir yandan huzur verirken bir yandan çok fena çarpıyor.Bu zamana kadar Grey's Anatomy'de kullanılan 4 şarkısı Unlike me, Grace, Nowhere Warm ve Timeless başta olmak üzere bu kadının söylediği her şarkıya her cümleye hasta olduğumu söylemek isterim.Ayrıca son zamanlarda beğendiğim ve dinleyebildiğim tek kadın vokal, kadın vokallerle aram pek yoktur ama ne olduysa bu sefer sevebildim.
Şarkılarına bir göz atmak için :
Kate Havnevik Myspace
Kate Havnevik Last Fm

Bu arada dizinin soundtrackinden bahsettim ancak, sadece soundtracki değil baştan sona tamamı çok güzel. 3. sezonu bitirmek üzereyim şu sıralar ve gerçekten ayrı kalmakta zorlanıyorum, kendime bir limit koymaya çalışıyorum ama günde en az 3 bölüm izlemeden başından kalkamıyorum, bir yandan da bitmesin istiyorum, çünkü Grey'si de bitirdiğim zaman kendimi çok büyük bir boşlukta hissedeceğimi biliyorum Dizlere ve filmlere bu kadar bağlanmamam gerektiğinin farkındayım, bu hiç sağlıklı değil ama ama ama ben tatildeyim şu an ve yapmam gereken hiçbir şey yok ne yazık ki, keşke kendimi meşgul edecek başka aktiviteler bulabilsem. Şimdilik böyle idare edip mutluymuşum gibi yapacağım, dizilerim, müziklerim ve ben idare ediyoruz...gibi.

23 Haziran 2008

Dizisi Gelen İnsan :)

Dün Tnt'de Lost'a baktım İspanya- İtalya maçından sıkıldığım anlarda. Birinci sezonu acayip bir heyecanla izlediğimi hatırladım, günlerce başından kalkmadan televizyonun önünde yemek yiyerek sabahlara kadar izlemiştik ilk 2 sezonu ben ve Aysu. Işığı kim kapatacak, kim su almaya gidecek diye bile kura çekiyoduk:), kimse Lost'un başından kalkmak istemiyordu kalkan kişi gelmeden izlemeye devam edilmeyeceği halde. Dün baktım da böyle birinci sezonun sonlarından bir bölümdü, ben acayip unutmuşum birinci sezonu, o zamandan bu zamana çok şey değişmiş dizide, bambaşka noktalardayız da izleyeli bir yıl olmasına rağmen birinci sezonun bu kadar çabuk aklımdan çıkması garip geldi, hatch falan daha açılmamış, Desmond bilem yok ortalıkta, o yüzden belki de yavan geldi bana, Desmondsız Lost olmaz olsun diyorum artık :) Bunu niye anlattığımı bilmiyorum, hiç ilginç bir şey değil ama nedense Türkçe dublajlı Losttan sonra eskimiş lost bölümleri de insanı dumura uğratabiliyormuş :) Hoş eskimeyen Lost bölümleri de bu görevi yerine getirmekte çok başarılı, insanı manyak etmek, gece gece beni boş gözlerle ekrana kitleyip, vay anasını dedirtmek üzere programlanmış bir dizi.

Coupling de bitti, bitti de nasıl bitti, beni kendine aşık etti sonra 4 sezonda terk edip bıraktı gitti. Bu kadar güzel şeyler bu kadar kısa sürmesin lütfen. Neyse ki bendeniz dizisiz yaşayamadığım için Grey's Anatomy ile dizi hayatıma devam edeceğim. Bir günüm dizi izlemeden geçerse kendimi kötü hissediyorum, bir de yan etkisi var bu dizilerin ki çok fazla dizi izlediğim zaman film izlemeye konsantre olamıyorum, filmler ya uzun geliyor ya da kısa, ya devam etsin ya da hemen bitsin istiyorum. Dizilere çok bulaşmamak lazım. Ama kesinlikle şunu söylemek istiyorum ki bu yıl izlediğim diziler içinden en güzeli Six Feet Under'dı. O dizide bambaşka bir şeyler vardı, bazen aklıma geliyor da özlediğimi fark ediyorum, birkaç yıl sonra oturup baştan izleyeceğime eminim. Grey's den sonra da House izlemeyi planlıyorum sonra belki Friends. Friendsi eskiden izlerdim televizyonda gösteriyorlardı bir ara Sabrina'dan önce, çok çok az hatırlıyorum onu Sabrina'nın aksine:) Sabrina'yı da en baştan yayınlasalar da izlesek yeniden, ne süper diziydi yahu :) Bir de Full House çok matrak diziydi, onu da en baştan yayınlasınlar, ben şikayet etmem sesimi çıkarmam izlerim :)

13 Haziran 2008

Son bir haftanın en favori şarkıları:

  1. Dan Wilson- Breathless................ Myspace
  2. China Forbes- Gone...................... Myspace (Bu ikisi için radyo odtü'ye teşekkür etmek lazım bol bol çalıyorlar-dı)
  3. Jeff Buckley & Elizabeth Fraser- All flowers in time bend towards to sun (bu yeni keşfettiğim bir şarkı değil ama nedense son günlerde dinlemeden duramıyorum).

Bir de bu haftanın sayılmaz ama son iki günün favori dizisi Coupling, başından kalkamıyorum, 2 sezon bitirdim, sezonlarda ortalama 8 bölüm falan var ama süresi amerikan sitcomlarından daha uzun, tüm gün sadece coupling izledim acayip mutluyum:) Barney, Ted Ve Marshal'a asla ihanet etmem ama Jeff son iki günümün kahramanı, süper insan Jeff Murdock, işaret parmağındaki yüzüğünü aşırı beğendim çok gereksiz bir bilgi olaraktan:)