7 Ağustos 2010

Aynı Hikaye

Geçen yıl bu zamanlar ne yapıyorduysam bu yıl da aynı şeyi yapıyorum. Benzer korkular yaşıyorum, benzer heyecanlar ve hezeyanlar içindeyim. Sonra düşünüyorum bir arkadaşım var benim, geçen yıl ona bir hikaye anlatmıştım, akıl almıştım ondan, o zamanı hatırlıyorum. Bu yıl bir kez daha görüştüğümüzde ona yeni hikayeyi anlatsam diyorum, acaba ne söyleyecek? Sonra fark ediyorum; aynı hikeyenin farklı bir versiyonunu anlatacağımı. Kendimden utanıyorum. Bir insan bir yıl boyunca hiç mi aşama kaydedemez de kendini aynı durumun; aynı saçma durumun içinde sokmaya gönüllü olur? O an soğuyorum her şeyden. Anlatamam bu hikayeyi ben, istemiyorum çünkü. Ne zaman sesli olarak bahsetsem, ne zaman kulaklarım duysa sesimi canım sıkılıyor, ne mal insansın demekten iç sesim yoruluyor bu sefer. Hayat sürekli ama sürekli aynı filmi izlemek için çok kısa. Aynı filmleri 10 kere izlemeyi sevmediğimden değil sadece eski filmleri seyretmek yeni filmler fark etmeme engel oluyorsa ne anlamı var diye düşünüyorum. Bu sabah görüyorum gerçeği, sabahın köründe sokakta olmak değişik farkındalıklar kazandırıyor bana.

3 Ağustos 2010

Love and Other Disasters

Şimdi bu filmi öncelikle süper ismi için seviyoruz, sonra izliyoruz beş kat daha seviyoruz. Aşkı bir konsept gibi görüp kafalarının içinde masallar yaratan drama sever insanlar olarak filmdeki Peter karakterine bayılıyoruz. Sonra aslında aşk dediğimiz şeyin bir seçim ve süreç problemi olduğunu anlatan, kendinize gelin de kafanızın içindekileri yazıya döküp gerçek insanları gerçek fırsatları değerlendirin diyen Jacks'i de alkışlıyoruz.

Jacks: Stop living your life like you're in some kind of movie.
Peter: Excuse me?
Jacks: Stop trying to cast your love instead of just meeting him.
Peter : When I meet him, I'll know.
Jacks: I'm not so sure. Love isn't always a lightning bolt, you know? Maybe sometimes it's just a choice.
Peter: Well, that's easy for you to say! You're flying to Argentina to meet the love of your life!
Jacks: That's just it. I don't know that Paolo's the love of my life, but I've decided to give him the chance to be. Maybe true love is a decision. You know, a decision to take a chance with somebody. To give to somebody. Without worrying wether they'll give anything back. Or if they're gonna hurt you, or if they really are the one. Maybe love isn't something that happens to you. Maybe it's something you have to choose.
Peter : So what do I do?
Jacks: Well, you could start by putting all of those fantasies of true love where they belong, into your work of fiction.

28 Temmuz 2010

ne?

İlginç şeyler. Ne yapsak etsek de normale dönsek. Mutsuzluk değil de karamsarlık derim sorsalar. Sormazlar.

13 Temmuz 2010

Sorrow Waited, Sorrow Won

Ne zaman canım sıkılsa bloğa madde madde bir şeyler yazasım geliyor.

Son günlerdeki hayatımdan hiç hoşlanmıyorum. Mülakatlar, sınavlar, iş bulamama kaygısı vesaire ile hayattan soğumuş durumdayım. Sürekli reddileceğim korkusuyla yaşamak ağır geliyor ve sonunda öyle olacak biliyorum. Mezun olmak bok gibiymiş.

En kötüsü de istediğim işi yapamayacak olmam. Bir şeylere razı olmak ve para kazanmam gerektiği için kıt seçeneklerle yetinmek zorunda kalmak hiç hoş değil.

Dexter'ı izlemeye başladım. Öyle üst üste çok bölüm izleyebildiğim diziler gibi değil dexter. Maksimum 3 bölümü kaldırabiliyorum. Kasvetli geliyor bana ama kasvet iyi bir şeydir. Sadece diziyi bitirme sürem uzayacak.

The National'ın yeni albümü High Violet'i ve Glee'nin soundtrackini dinliyorum bu günlerde. Başka bir şey dinlemiyorum hatta neredeyse. O kadar güzel o kadar tatlılar ki onlarla yatıyor onlarla kalkıyorum. Hele the national'ın sorrow ve runaway diye iki şarkısı var , ah o şarkılar var ya yerim onları ben.

Ne zamandır sinemaya gitmiyorum ben ya.François Ozon'un ölüm üçlemesinin üçüncü filminin yakında geleceği haberini almıştım. Gelse de ona gitsek. İlk ikisi de pek süperdi, izleyin, izletin.

Ölüm demişken; bir ortamda ölümden bahsedin ve insanların tepkilerini gözlemleyin. Herkes o kadar rahatsz ve tedirgin oluyor ki; özellikle bir yakınınızın ölümü ile ilgili bir şeyler söylerseniz herkes bi affallıyor ve kimse o konuyu uzatmıyor. Bir anda değişiveriyor başlık. Tüm insanların üzerine aynı tepkileri verdiği ender konulardan biri de ölüm. Ben uzunca bir zamandır gözlem yapıyorum ve durum bu. Tabi ki de anlaşılabilir bir şey . Birincisi ölüm konusu kişinin kendi ve sevdiği insanların ölümünü hatırlattığı için rahatsız edici. İkincisi bir yakınınızın ölümü üstüne size söyleyebilecek hiçbir şey düşünemiyorlar kısa zamanda. Yine gergin hissediyorlar. Böyle zamanlarda yapılacak en iyi şeyse konuyu değiştirmek oluyor haliyle.

Bir de ben bazen insanlardan çok sıkılıyorum. Konuşuyorlar, bir şeyler anlatıyorlar, gülüyorlar ve ben o sırada hiçbir tepki vermek istemiyorum. Ne işim var ki benim burada diyorum, nedir bu kadar komik olan, üzerinde bu kadar kelime harcamaya değer konu ne ki diye düşünüyorum. J.D gibi hayal alemine dalıyorum sonra. Üstelik o insanlar sıkıcı olduğu için bile değil, sadece ben sıkılıyorum, belki de sıkıcı olan benim, o yüzden böyle oluyor. Bazen de kendi kendime çok güzel espriler yapıyorum ama onları kimseye anlatmıyorum, kendi kendime gülüyorum. Belki de kimse bana çok komik gelen esprilere gülmez diye düşünüyorum. Bazen aslında kimsenin umrumda olmayacak konular üzerinde saatlerce konuşmak istiyorum ama kimsenin umrunda olmadığı için konuşmuyorum. Herkese ilginç gelen şeyleri dinliyorum ama kafamın içinde bana ilginç gelen konuları düşünüyorum. Her zaman olmuyor tabi bunlar ama oluyor işte bazen. Keşke böyle olmasaydım.

5 Temmuz 2010

Yalanlar ve Oyunlar: Çok anlamsız bir yazı

Blogta bu tip yazılar yazmak adetim değildir ama içimdeki Carrie Bradshaw tetikliyor beni, susma diyor. O yüzden duramayacağım, yazacağım zira birkaç haftadır düşündüğüm yegane konu ilişkiler. Bu konuda çok bir şey bildiğimi iddia edemem; gayet düşe kalka boş geyik gözleriyle bakarak anlamaya çalışıyorum her şeyi. Kafama takılan esas konu ise ilişkilerin başlama aşamasında insanların söylediği yalanlar ve oynanan garip oyunlar. Neden insanlar kendilerini olmadıkları biri gibi göstererek başka birinin ilgisini çekebileceklerine bu kadar inanmış durumdalar? Ben uzun zaman bu soruyla cebelleşirken arkadaşım bellediğim erkeklerin gelip bana başka erkekler hakkında "biz böyle başlarda yalan söyleriz, senin görmek istediğin kişi gibi davranırız üstelik bunu seni sevdiğimiz için de yapmayız, sadece o daha kolayımıza gelir çünkü işte biz böyleyiz" benzeri laflar etmelerinin akabinde benim şalter çok pis attı. Bu nasıl bir mallıktır arkadaşım demek istedim. Evet tabi ki ben de farkındayım insanların yalan söylediğinin, klişe laflarla etkileyici olabileceklerine gönülden inanmış moronlar olabileceklernin. Bunlara bir yere kadar tolerans da gösterebiliyorum hatta, içimdeki tüm dalga geçme isteklerine başkaldırarak. Ancak bir insanın tüm hareketlerinin, senin samimi olarak söylediğine-yaptığına inandığın her şeyinin sahte ve aslında sana seni seviyormuş gibi bakarken yüzünün aldığı ifadenin bile uyduruk olabileceğinin söylenmesi insanın asaplarını bozuyor haliyle. Özellikle de sen oyun nedir bilmeyen ne hissediyosan azıyla çoğuyla söyleyen ya da göstermeye çabalayan biriysen daha da çok koyuyor bu durum. Kimse onlardan yalan istemiyor ki, kimse bana dünyanın en muhteşem insanıymışım gibi bak diye diretmiyor ki. Neden yani tüm bu tiyatro, alkış almak mıdır amaç, aman da ben ne güzel kandırdım ne kadar da yetenekli bir insanım mı? Yani dediğim gibi ufak tefek şeyleri anlayabilirim yeni bir insanı hayatına almanın getirdiği gerginlikle törpülersin keskin yanlarını. Ancak ilişkiyi bir oyuna kendini de bir oyuncuya çevirmenin hiçbir yanını anlayamam ben. Zaten bu düzenden çok tiksindiğim için belki başarılı değilim bu ilişki konularında, oyunun kuralı buysa ben bu kurala uymayı reddettiğim için yalnız kalıyorum sonunda. Açıkça söylediğim, açıkça davrandığım, kendimi olduğumdan bambaşka biri haline getirmeye istekli olmadığım için. Karşımdaki değiştirmek gibi niyetlerim de yok yani, bir de o durum var mesela. Ufaktan ufaktan karşıdakini değiştirme girişimleri. Minik manipülasyonlar, ben,m yoluma gel demenin çeşitli "şirin" yolları. Nedir derdiniz demek istiyorum bir insanın gerçekten olduğu kişiyi tanımaya ve o haliyle sevmeye çalışmak bu kadar mı zor. Kendini olduğun gibi dürüstçe tanıtmak ve oyunlar oynamadan bir ilişkiye başlamak imkansız mı?

Aslında burada bana asıl koyan şeyi söylemek istiyorum -her ne kadar bu yazıyı genel olarak insanlar diye başladıysam da erkek cinsine giydirme olarak gelişiyor durduramıyorum, bunun için affedin beni- Bir erkeğin gelip bana başka bir erkeğin aslında beni hiç sevmediğini seviyormuş gibi yaptığını çünkü asıl derdinin başka şeyler olduğunu söylemesidir beni üzen. Bir kadından duysam bunu rahatsız olmuyorum ama gelip bana benim cinsim böyledir hatta ben de çok yaptım böyle şeyler derken lafın nereye gideceğini hiç anlamamalarıdır hayattan soğutan. O laf aynen şu demek kimse seni sevmiyor, sevmeyecek, olduğun kişiyle kimsenin ilgilendiği yok zaten o başlardaki senin dengeli bir ilgi sandğın şey de oyunun parçası, senin özne olmanla ilgili değil, kişiden bağımsız gelişen bir şey. Biz böyle değişkeniz her kadının zayıf noktalarını bulur onun hoşlanacağı şekle bürünüz sonra onlar bize bağlanınca gerçek yüzümüzü gösteririz gibi bir şey işte. Eminim ki tüm erkekler böyle değil zaten bu kadar geniş bir genelleme yapmak benim her türlü inancıma aykırı ama son zamanlarda karşılaştıklarım ve yaşadığım olaylar üzerinden çıkarımlar yapıyorum sadece Bu yazıyı bağlayamayacağımı hissediyorum, burada bırakıp gdeceğim ama cidden oyunlardan bıktım. İnsanların birilerini deneme tahtası zannetmelerinden bıktım. Yalanlardan, oyunlardan ve aptal insanlardan bıktım. Karşıdakini aptal yerine koymaya çalışanlardan, dengesiz davranmayı taktik zannedenlerden de.

O zaman sözü burada bitiryor ve the magnetic fields'a bırakıyoruz ortamı zira daha yazacak gücüm kalmadı, hiçbir şeyi istediğim gibi anlatamadım daha neler neler var aklımda ama toprlayamıyorum, anlamsız ve gereksiz bu yazı için kusura kalmayın dostlar.

"no one will ever love you honestly, no one will ever love you for your honesty."

2 Temmuz 2010

Hastasıyız: Glee






Ben bu diziye aşık oldum.
Müziği seven herkesin de aşık olacağına eminim.















Kurt, adamımsın. Senin tarzını yerim, kıyafetlerine hastayım.

23 Haziran 2010



I'll always love you even if you're enourmous even if it takes months for you to lose this weight, a year. Even if you gain more weight after having the baby, even if you you gain so much weight that i can't find your vagina. I will love you even if i can't find your vagina.


21 Haziran 2010

Şarkılar



Şimdi benim canım sadece buraya bu şarkıları koymak istiyor. Ve şarkıları herhangi bir şeyle ilişkilendirmeyeceğim. Bazen üzerine kafa yormak zorunda olmadığım şeyler hissettiriyor şarkılar bana. Düşünceden önce gelen duygular, oldukça fiziksel hatta; boynumda, karnımda hissedebiliyorum. Bazen gözlerimde. Bazen de yoruluyorum kendi kafamın içinden ve müzik susturuyor sesleri. Öyle olsun.




Gök gürültüsünün sesini güzel bulmaya başladım. Sanırım insanlar birazcık da olsa değişebiliyor. Her gece gök gürlüyor neredeyse. ve köpekler aynı anda havlıyor.

17 Haziran 2010

Sürekli Yol Sorulan İnsan Olmak

İnsanların bana sürekli yol sormalarına alıştım. Oldukça olağan bir durum haline geldi hatta. Herhangi bir sokakta ben dahil 3 tane insan var diyelim yol sormak isteyen kişi o iki insanı es geçip bana yol sorar, bu hep böyledir. Yabancısı olduğum yerlerde bile inatla beni bulurlar. İşin garip tarafı ise dünya üzerinde yön duygusu en zayıf insanlardan biri olmam. Kendi yolumu kaybolarak, uzatarak bir şekilde bulurum ancak bir insana doğru yol tarif edebilmem imkansıza yakındır. Benim tarif ettiğim yolda ya kaybolurlar ya gereğinden fazla yürümek zorunda kalırlar, sonra küfürleriyle kulaklarımı çınlatırlar. Fakat inatla benden tarif isterler. Bir arkadaşım "her yol sorandan 1 lira alsaydın şimdiye zengindin" şeklinde bir açıklma bile yapmıştı ki gerçekten bundan sonrası için değerlendirmeyi düşündüğüm bir fikir bu zira işsizim, girişimci ruhum(!) sayesinde kısa yoldan para kazanmanın peşindeyim. Her neyse ben bu duruma alışmışken geçenlerde olay bambaşka bir boyuta taşındı. İki farklı insanla çok garip iki deneyim yaşadım. İnsanlar artık bende sadece yol bilen değil HBB (her boku bilen) insan tipi görmeye de başladılar. Ya da insanların soru sormaya çekinmelerini engelleyen bir takım özelliklere sahibim. Yüzümde bir ifade var bence benim ve insanlar soru sormaya çekinmiyor. Kimseyi tersleyecek bir tip yok bende herhalde. Neden bu da olabilir. Neyse gelelim olaylara;

İlk garip insanımız bir teyze. Kızılayda yürürken önce sıradan bir yol sorma olayı yaşıyorum zannederek pek sallamadım kendisini, üçler dersanesi sordu tarif ettim -en azından onun yerini gerçekten biliyordum.- Sonra kadın bana dersanenin eğitimini,mehmet tunçla ikisi arasında kaldıkalrını ve hangisinin daha iyi olduğunu falan sordu oğlunun fenci olduğunu, işte bu öss işlerinin pek zorladığını anlattı. Çok şükür hepsine verecek bir cevabım vardı. O noktada teyzeyi büyülediğimi hissettim. Hem yolu tarif et hem dersanenin içini dışını anlat, Mehmet Tunç'un garip bir adam olduğu bilgisini bile paylaş. Sonra kendimden emin gönderin teyzecim oğlunuzu dedim -ben kim oluyorsam, bana neyse-. Teyze de teşekkür ederek yoluna koyuldu. Anlayamadığım şey bir insanın böyle soruları herhangi birine hiç çekinmeden sorabilmesi. Hadi bir insana yol sormak bi derece anlaşılır ama yoldan geçen adamı dersanenin iç işleri hakkında soru yağmuruna tutmak nedir. Bu teyze gene şanslıydı ki benim gibi bir HBB ile karşılaştı. İşte benim şüphelendiğim de insanların yüzüme bakarak bende bunu görebiliyor olmaları. Ya da o melül ifade, bakışlarım sorunlu benim. evet kesin öyle.

İkinci garip insanımız ise bir amca. Amca biraz fazla olabilir belki amcadan daha genç görünüyordu ama ben kendisini amca kategorisine yerleştirdim. Bilkent durağında oturmuş müzik dinliyorum. Kulaklıklar falan var yani, zaten insanların kulaklığı olmayan insanlara bir şey sormak yerine müzik dinleyen insanları rahatsız edip o kulaklığı çıkartmak zorunda bırakarak soru sormalarına da hiç anlam verememişimdir. Yukarıda anlattığım gibi herhangi bir yerde kulaklığı olmayan 4-5 insan olsun ve ben kulaklığımla olayım gene bana soruyorlar. Neyse bu amca durdu ve diyalog şu şekilde gelişti

-Pardon bir şey sorabilir miyim?
-Kulaklığı çıkararak; tabi.
-Şimdi ben lise mezunuyum, turizm acentelerinde çalışmak istiyorum, ne yapmam lazım biliyor musunuz?
- Boş bakışlar--- bilmiyorum.
- Buralarda bildiğiniz acenta var mı?
-Yok.
-Yani işte ben lise mezunuyum turizm işinde çalışmak istiyorum.
-Sessizlik.
-Turizm bakanlığı balgattaydı değil mi, biliyor musunuz?
-Gerçekten bilmiyorum.
-Peki siz hangi bölümde okuyorsunuz?
- Ne alaka bakışları- okumuyorum mezunum ben.
-Ama hangi bölüm.
- te allaım ya bi git bakışları. psikoloji, hı hı.
-Ne güzel, iyi günler size.

Evet bu amca da beni bilirkişi sanan insanlardan biriydi, lise mezunlarının turizm acentasında çalışmak için ne yapmaları gerektiğini bildiğimi düşünmesi oldukça ilginçti. Hayatım boyunca dışarda tanımadığım biriyle yaptığım en garip konuşma bu olabilir. Amca bana lise mezunuyum dediği anda zaten bi vücudum attı, ne alaka ya bakışlarımı 50 metre öteden görebilirdiniz. İşte benim hayatıma anlatılacak bir olay kattıkları için bu teyze ve amcaya teşekkürlerimi iletiyorum. Gariplikleriyle bir blog postu haline gelmeyi bile başardılar. Bu da böyle bir anımdı şeklinde anlatacağım anılar kazandırdılar bana.

Ben de hayatıma hergün sorulan yolları, mekanları, çeşitli konulardaki genel geçer bilgileri cevaplayamayarak devam etmeyi planlıyorum. Ya da yol sorandan 1 lira, çeşitli konularda bilgilenmek isteyenlereden 2 lira, hayatın anlamı gibi derin konular hakkında sorular soranlardan ise 3 lira alarak, zamanla bunu tam zamanlı bir iş haline getirip herkesin gıpta ile baktığı bir başarı hikayesine dönüşerek pek mühim bir insan olmayı hayal ediyorum. Mottom da "her sorunun bir cevabı vardır doğruluğu hakkında garanti vermem mümkün değildir, yersen. " olacak. Hadi bakalım

3 Haziran 2010

Okul Bitiyor, Dünya Dönmeye Devam Ediyor. Böyle Bir Şey İşte.

"it was the best of times, it was the worst of times"

Bu yazıma okumadığım bir kitabın ilk cümlesiyle başlamak istedim çünkü hayatımın son dört yılını daha iyi daha kısa anlatabilecek başka bir cümle yoktu. Gerçekten yaşamımın en güzel ve en kötü zamanlarını geçirdiğim üniversiteye veda ettim. İçime bir öküz oturdu yalan değil; aslında o kadar üzgünüm ki ancak bu kadar üzgün olduğum zamanlarda hissettiğim hiçbir şey hissedememe durumuyla cebelleşiyorum. İnsan geçen zamanın, anıların, kısacık anların ve kocaman duyguların arkada kalışını buruk bi şekilde izlemek zorunda bırakılıyor ne yazık ki, zamanın bizlere en büyük kazığı galiba bu. Son günlerde düşünüyordum da dört yıl insan hayatında aslında ne kadar kısa bir zaman dilimi ve bir insanı tanımak için ne kadar uzun. Bugün üniversiteye veda ederken okulun ilk gününden beri yanımda olan, birlikte büyüdüğüm bir arkadaşımı da yolcu etmek zorunda kaldım. Onun gidişi büyüdüğümü yüzüme yüzüme çarpan en önemli işaretlerden biriydi. Zaman geçtikçe hayatımıza ne çok insan giriyor ve ne çok insanı yolcu etmek zorunda kalıyoruz değil mi? Ve bu akşamın cevabı belki de en tartışmalı sorusuyla yani "Gitmek mi zor kalmak mı?" ile yüzleştiğimde aklıma ilk gelenin "kalmak" olması da tamamen bu yüzden. Gitmek ekstra bir çaba gerektirken ve dikkatini ayrılışın acıtan doğasından başka şeylere çekerken kalmak tüm gücünle ayrılmaya odaklanmana neden oluyor. Sevmiyorum geride kalmayı ama niyeyse hep kalıyorum belki hayatımda artık giden olmam gereken bir zamana geldim. Neyse.

Bazen bazı insanlar sonsuza kadar dibimizde dursunlar, hiçbir yere ayrılmasınlar isteriz ama bu çoğu zaman gerçekleşmez. Ve biz çoğu zaman sevdiklerimizi uğurlarız, göndeririz, onlara veda ederiz. Fiziksel olarak ayrılmak zorunda kalırız bunu istediğimiz için değil hayat zorladığı için. Sonra bir an gelir bazı bağların fiziksel yakınlıktan daha derin, daha kopmaz olduğunu fark ederiz. İşte ben bunu fark ettiğimde, hayatımda böyle insanların var olduğunu bildiğimde kendimi daha az yalnız hissederim. İsterse arada binlerce kilometre olsun sen o kişiyi yakında hissediyorsan o yakındır. Düşüncelerinde ona ulaşabileceğini hissettiren, komik bir şey olduğunda ona söyleyemeyecek olsan da aklında biriktirip hepsini aradan bir gün bile geçmemiş gibi anlatabildiğin insanlardır hayatı yaşanılır kılan. Takılıp düşerken, hayatta kalmaya çalışırken okullar okuyup işler ararken, severken, kalbin kırılırken ve bunların hepsini tek başına yaşaman gerekirken arada aldığın molalarda sadece varlıklarıyla yüzünü güldüren insanlardır onlar. Zaten gerisi oldukça boş. Özellikle bugünlerde gittiğimiz yollar üstüne çok düşünüyorum, başarı başarısızlık, iş, kariyer, evlilik, emeklilik vesaire. Herkesin olması gerekenlerle ilgili acayip düşünceleri var ama özellikle son zamanlarda yaşadığım şeyleri de göz önüne alarak diyorum ki; iyi bir hayat için "yapılması gerekenlerin" hiçbirini yapmaya gerek yok. Öldüğümüzde kimse bizim not çizelgemizi ya da çeyizin için mutlaka alman gereken yemek takımını hatırlamayacak. Dilerim hatırlamasınlar. Yaşamak başka bir şey ve bunun başka bir şey olduğunu anlayan insanlara sahip olduğum için de şanslıyım. O kadar küçük ayrıntılarda gizli ki bu samimiyet; belki hayatın tüm amacı, ulaşmamız gereken hedef birileriyle bu samimiyeti kurabilmektir, bilemiyorum. Çok saçmaladım farkındayım, kafam kazan gibi. Sadece kendimi körebe oynuyormuşum gibi hissediyorum, gözlerim kapalı; beni bir yere bırakmışlar, yolumu bulup bulamayacağım belli değil. Bundan sonrası kocaman bir muamma. Büyümek bana iyi gelmiyor, çok karışıyor aklım ama kesin olarak bildiğim şeyler de var, o konularda şüphem yok. Bundan sonrasının kolay olmayacağını biliyoruom mesela, önümde başka bir hayat olduğunun da farkındayım ve bir arkadaşımı bir süre için çok özleyeceğimi biliyorum ama onun bir parçasını benliğime eklediğimin de tamamen ayrımındayım. Dileyelim ki güzel olsun her şey, doğru seçimler yapalım hayatta. en öenlisi de o.