13 Haziran 2012
Hells Bells
Bugün sabahın erken saatlerinden beri bu şarkıyı dinliyorum. Belki de bu şarkıyı yıllardır sürekli dinliyorum ama kaçıncı kez olursa olsun şu şarkının girişinde tüylerimin diken diken olmadığı bir sefer hatırlamıyorum. Sürekli vay be tepkisi verebildiğim ender şarkılardan. Müzik böyle bir şey olmalı. Müzik böyle olsun. Bir de ölmeden önce AC/DC konserine gidemezsem çok üzüleceğim.
Şunu da izlemeden geçmeyelim.
11 Haziran 2012
Saat
saat hep dördü on üç geçiyor. bozuk bir saatin en güzel yanı zamanı gerçekten durdurabilmesi. zaman benim için 16.13'de durdu. 11 yaşımdan beri sahip olduğum bu saat babam öldükten kısa bir süre sonra çalışmamaya başladı. büyük ihtimalle pili bitmiştir, bozulmuş da olabilir, bilmiyorum. çünkü saatçiye götürmüyorum. çünkü bizim evde saatçiye hep babam giderdi. evdeki tüm saatlerle özel olarak ilgilenir, bozulduklarında ya da pilleri bittiğinde saatçiye götürürdü. banyodaki çalar saati o ayarlar, yaz saati uygulamasına geçildiği zaman uyumadan önce tüm saatleri o değiştirirdi. belki de herkesin evinde böyledir, zamandan babalar sorumludur. en azından çocukken bana öyle gelirdi. mekandan anneler zamandan babalar sorumluymuş gibiydi. üzerine konuşulmayan bir iş bölümüydü belki. baba ölünce de zamana bir şey oldu doğal olarak. benim saatim durdu ve onu takmayı bıraktım. çocukluğumdan beri yanımdan ayırmadığım bu saati neredeyse bir buçuk yıl hiç takmadım. bir köşeye bıraktım. o da ilerlemeyi bıraktı. sonra geçen ay saati yeniden takmaya başladım. nedensiz yere. artık durmuş zamana bakmak istiyorum belki. ya da belki ölü bile olsa o parçamı bir kenara koymaya henüz hazır değilim. şimdi her gün dördü on üç geçe'de takılı kalmış saatimi takıyorum. saatin durduğunu bildiğim halde günde en az on kere kolumdaki saate bakıyorum. sanki yeterince bakarsam zaman yeniden akmaya başlayacakmış, sanki zamanı ben kontrol edebilecekmşim gibi hissediyorum. hiçbir şeyi kontrol edemiyorum. herkese saatçiye gidip saatimi yaptıracağımı söylüyorum ama biliyorum ben o saati bir daha asla yaptırmayacağım. hem zaten dünyanın herhangi bir yerinde saat dördü on üç geçmiyor mudur?
6 Haziran 2012
Bir Gün Tek Başına
üç sene önce mutsuzluğun ve hastalığın son noktasında can çekişirken, geceleri doğru düzgün uyuyamadığım için yatağımda yatarak kitap okuyordum. kafamı yastığa yan koyup kitabı da yatağın üzerine bırakarak neredeyse hiç kıpırdaman kitap okumayı o yıl öğrendim. ondan önce yatakta kitap okumak demek kol ağrısı demekti benim için. neyse ki her mutsuzluğun minik avantajları olabiliyor. o zaman, uzunca bir süre hareketsiz şekilde Bir Gün Tek Başına'yı okumuştum. nedense kitap bir türlü bitmiyordu. her gün okuyordum ama çok yol alamıyordum. bir ay falan sürdü yolculuğumuz. şimdi geçmişi düşününce bunun sebebinin depresyon yüzünden zayıflayan zihinsel yeteneklerim olduğunu anlayabiliyorum. normal okuyorum zannediyordum ama belli ki durum o değilmiş. belki de kıpırdamadan kitap okumanın bir yan etkisiydi bu yavaşlık. uzun sürdü ama kitap elbette çok güzeldi, hala ara sıra düşünürüm. belki de kitabı okuduğum dönem yüzünden hayatımdaki mutsuz zamanlar benim için bir gün tek başına ile kodlanır. kocaman turuncu bir kitap imgesi gözümün önüne gelir hep. birlikte uyuyakaldığım, yastığımla aynı hizada duran bir kitap. içinde barındırdığı tüm karakterler benim gibi mutsuz, yalnız, debeleniyor. bugün yine durup dururken gözümün önünde belirdi kocaman turuncu kitap. mutsuzluğu aktif bir şekilde düşünmüyordum veya hissetmiyordum ama bilinçdışım bana mutsuzluğu göstermek istedi sanıyorum ki. -neden böyle şeyler yapıyorsa artık.- kenan'ı düşündüm. kitabın son sayfaları geldi aklıma. herhalde iki gün boyunca son sayfaları düşünüp ağlamıştım. ya da zaten her gün sürekli nedensiz yere ağlıyordum ve kitabın sonu bu ağlamalara denk gelmişti. biraz bulanık o kısımlar. ve bugün yine aynı odada yatarak ama bu sefer kollarımı ağrıtarak başka kitaplar okuyorum, artık hareketsiz duramıyorum, odamın içinde yürüyorum, daha hızlı düşünebiliyorum, yine tüm dünyanın içini bayan şarkılar dinliyorum. ama içimin bayılmasını da kıyılmasını da seviyorum. Bir Gün Tek Başına benim için hep yalnızlığın ve mutsuzluğun kitabı olmaya devam edecek. bunu kitaba bir haksızlık olarak da görmüyorum. çünkü o hayatımın en karanlık dönemine eşlik eden bir arkadaştı benim için. bazı arkadaşların mutsuzluğumuza denk gelmiş olması eğer onlar açısından bir sorun değilse benim açımdan güzel bir şey bile olabilir. eminin Vedat Türkali için ya da Kenan ve Günsel için bir mutsuzun arkadaşı olmak problem olmamıştır. benim içinse onlar birer kurtarıcı, beni kurtarmamış olsalar bile. kimseyi kimseyi kurtaramıyor tabii ki, onu biliyorum ama kendimi kurtarma yolundaki yol çizgileri olmalarına kimse karışamaz. bana kurtuluş yolunda rehberlik edecek ya da kendi sonumu yazmama vesile olacak bir sürü kitap, bir sürü kahraman ve bir yerlerde yazan, yatağında hareketsiz şekilde kitap okuyan, yalnızlığını kitaplarla paylaşan insanlar iyi ki varlar. biliyorum ki varlar. onlar olmasaydı yattığım yerde her şeyden vazgeçmek çok daha kolay olurdu.
2 Haziran 2012
Geleceğin Hayaleti
Belki de hayatımda ilk defa pazartesi gelsin diye bekliyorum. Gerçekten de bekliyorum.Yaptığım şey bundan ibaret. Pazartesi gününe yazmam gereken bir makale ve sınav için okumam gereken 400 sayfa olduğu halde cumartesi günü bu saatte ben daha makale için iki sayfa yazıp kitaptan da sıfır sayfa okudum. Başarısızlık gibi bir kaygım olmadığı şu halim ve tavrımdan net anlaşılıyordur. Artık öyle yoruldum ki umursayacak enerjim bile kalmadı; çok güzel bir durumdayım yani. Sadece bekleme kısmı kötü. Pazartesi bittikten sonra ise okulla ilgili sonuçları düşünmeden etmeden bir süre duvarlara bakarak beynimi yerine getirmeye çalışacağım, çünkü sanıyorum ki bu dönem biraz yerinden oynadı. Biraz da değil, ciddi şekilde yer falan değiştirdi, hatta beynim kalbimin olduğu yere kadar düşmüş olsa ona bile şaşırmam. Birkaç gün sakinlikten sonra birkaç aydır okuyamadığım kitaplarımı okuyacağım, iki tane yeni diziye başlayacağım, bir de ingilizce hiçbir şey okumak istemiyorum mümkünse. Makale okuma devrini üç aylığına kapatıyorum, en azından umudum bu yönde. Sonra bu yaz vize işleriyle falan uğraşacağım, onlar biraz gözümde büyüyor olsa da o işin sonu beni çok mutlu edeceği için söylenmiyorum şimdilik. Ama uğraşırken canım çok sıkılırsa diye söylenme hakkımı saklı tutuyorum. Her neyse dertleri ve tasaları gelecekteki Gökçe'ye iletiyorum, o ilgilensin artık. Bugünün Gökçesi sadece beklemekle meşgul olabilir çünkü. Bir de gelecekteki ben'e buradan naber la diyorum, umarım mutlusundur gelecekteki ben. Sonbaharın ve kışın çok eğlenceli geçmiş olmalı. Seneye ilkbahar geldiğinde bunları aklından çıkarma. Ha bir de gittiğin yerlerde en az otuz çeşit bira denemezsen hiç gelip de yüzüme bakma.Gerçi ben geçmişte kalacağım için yüzüme bakma şansın olmayacak ama hadi neyse lafın gelişi konuşuyorum, sen anladın beni. Avrupa dediğin yerin yarısı şarap ve bira diğer yarısı da güzel binalar. İlk yarısı için beni hayal kırıklığına uğratma. Ha belki bi de çok sevdiğin ama buralara uğramayan müzisyenlerin konserlerine de gidersin. Gitsen ne güzel olur. Neyse gelecekteki ben, konuşacak daha çok zamanımız var. Üç ay boyunca sana yazmaya devam ederim, şimdilik beklemedeyim. İmza: şimdiki zaman Gökçe.
Ben kendimin çeşitli versiyonlarıyla muhabbet ederken siz de pazartesiye kadar şu şarkıyı dinleyin. Yani tabii isterseniz, öyle emir veriyormuşum gibi değil. Herkesin takip ettiği bir hayalet vardır elbet, kimi de böyle zavallı gibi kendi hayaletini takip ediyor. Ama valla özünde iyi bir hayalet. Sizin takip ettikleriniz de özlerinde iyi hayaletlerdir, ben biliyorum.
Ben kendimin çeşitli versiyonlarıyla muhabbet ederken siz de pazartesiye kadar şu şarkıyı dinleyin. Yani tabii isterseniz, öyle emir veriyormuşum gibi değil. Herkesin takip ettiği bir hayalet vardır elbet, kimi de böyle zavallı gibi kendi hayaletini takip ediyor. Ama valla özünde iyi bir hayalet. Sizin takip ettikleriniz de özlerinde iyi hayaletlerdir, ben biliyorum.
25 Mayıs 2012
16 Mayıs 2012
liste
şu an ölecek olsam son iki günümü bilgisayara veri girerek harcadığıma pişman olurum en çok. daha sonra, orta okuldayken olacağım diye kendime söz verdiğim insan olamadığıma üzülürüm. çok soğuk diye şelalenin altında biriken göle girip yüzmediğim ve fırsatım varken londra'ya gitmediğim için çok pişman olurum üçüncü olarak da. neyse ki ölünce pişmanlık ve üzüntü gibi şeyler hissetmiyoruz. ama beş saat boyunca bilgisayar ekranına bakınca baş ağrısı hissedebiliyoruz. sonra da ölüm kötü falan diyoruz. ne bileyim, yaşam da baş ağrısı ve pişmanlıktan ibaret olmasaydı bari.
pişmanlık ve üzüntü listesi de üç maddeyle bitseydi keşke.
pişmanlık ve üzüntü listesi de üç maddeyle bitseydi keşke.
9 Mayıs 2012
Leonard
çok kişisel şeylerden bahseden şarkıları seviyorum. bir kadın bir zamanlar sevdiği-sevemediği-usandığı-özlediği-bunaldığı-doyamadığı-umursayamadığı bir adam hakkında kendi cümlelerini yazıyor ve o cümleler ondan kilometrelerce uzaktaki bir insanın günlerce üst üste usanmadan dinleyebileceği bir şarkı olabiliyor. benim böyle bir hikayemin olmamasının da bir önemi yok, hemen onun hikayesindeki izleyici oluveriyorum. belki de bana, çok uzaktaki bir insanın hikayesini anlattığı için seviyorum. belki de her kişisel hikaye içinde evrensel bir gerçeği barındırdığı için. umrumda olan bir gerçek olup olmaması da mühim değil. geçmişte o gerçekle karşılaşmamam bile sorun değil çünkü bazı şarkılar da geleceğin fon müziğidir.
6 Mayıs 2012
Gerçeklik vs. Rüya
son zamanlarda sadece rüya görme ihtimalim olduğu için uyuduğum zamanlar var. gördüğüm rüyalarınsa iyi veya mutlu olacağının garantisi yok tabii ama rüyaların gerçeklik olmaması benim için yeterli zaten. gerçek olan şeylerden ölesiye tiksindiğim bir dönem yaşıyorum. bir tek rüyaların yarattığı o garip ruh halini seviyorum. gerçek ruh halim çöp kutusundan hallice olduğu için, her rüya çöp kamyonundan bir adım daha uzaklaşmak gibi geliyor bana. tırnaklarımı ellerime geçirdiğim veya avazım çıktığı kadar bağırıp gecenin bir yarısı annemi korkuttuğum rüyalar da bunlara dahil. geçen gece kendi sesim yüzünden uykumdan uyandım. gözümü açıp kapıya doğru baktığımda annemi gördüm. gelmiş, kapımın önünde kendi kendine gülüyor. ne dediğini duydun mu? diye sordu. ben hala yarı uyur şekilde ne dedim? dedim. buyrun demişim birkaç kez, bağırmışım BUYRUN BUYRUN diye. ne tarz bir rüya görüyordum bilmiyorum, kendi sesime uyandığım halde ne söylediğimin farkında da değildim ama bu kadar kibar ve ısrarcı bir şekilde kimi buyur ediyordum çok merak ettim. merak ettim etmesine ama bu uykuda konuşma ve rüyalarımı seslendirme olayımdan da yavaştan nefret etmeye başladım. illa ki gerçek hayata bir köprü kuruyorum. sanki zorundayım. uykumdaki şeyi neden inatla gerçeklik boyutuna iletmeye çalışıyorum bilmiyorum. manasız bir davranış. rüyayı bile rüyada yaşayamayacak mıyım ben? gerçi bu rüyalar bile gerçekten çok daha fazlası benim için. yine de mesela rüya dediğim yer su altı gibi ya da gökyüzü gibi bir şey olsaydı. sadece rüyadayken oralarda yaşama becerisine sahip olsaydım, yeryüzüyle iletişimim tamamen kopuk olsaydı. yeryüzü aşağıda ya da yukarıda var olmaya devam ederken ben sessiz bir gökyüzünde yaşasaydım. ya da sponge bob'un kasabası gibi bir su altı rüya kasabası da fena olmazdı. hem zaten suyun altında bağırsam bile annem duyamazdı. çocukken suyun altında bağırmayı deneyip birbirimizi duyabiliyor muyuz deneyleri yapardık arkadaşlarımla. kim nefesini daha fazla tutacak gibi salakça denemeler yaptığımızı da düşününce o zamanları hayatta kalarak geride bıraktıysam, bu zaman suyun altından bağırsam, hatta genzime inanılmaz ölçüde tuzlu su bile kaçsa ölmem gibi geliyor. zaten rüya dediğimiz şey saniyelerle ölçülen bir olgu. TARDIS'in bigger on the inside olması gibi rüyalar da içindeyken çok uzun, dışardan bakınca ise birkaç saniye süren kapalı göz hareketleri. o yüzden orada saatlerce nefessiz dolaşsam gerçek dünyada hepi topu 5 saniye olacak. 5 saniye ile öleceksem de ölürüm. gerçeklikten tiksindiği için ölen insan olurum. mezar taşımda yazan şey çok havalı olur en azından. bu zamana kadar mezar taşımda ne yazsa diye hiç düşünmedim. bizim kültürde öyle şeyler pek yok biliyorum ama öldüğümde başka bir kültürün parçası olursam diye bunu bir düşünmem lazım. tek bir cümleyle bir hayat özetlenebilir mi acaba? mezar taşına kompozisyon yazmak isteyen bir kimseydi diye yazdırırız hiç olmadı. kısa kesmeyi hiç bilmezdi. hikayeleri doğrusal zaman akışıyla anlatamazdı, önce hep sonu söylemek isterdi. zamanın akış şekline sinirliydi. bir sürü seçeneğim varmış meğer. düşününce bulunacak bir şey demek ki, o zaman çok dert etmeyeyim şimdi bunu. nereden nereye. rüya diyordum evet, gerçeklikten bıkmak diyordum. ölüm dedim sonra, neden bilmiyorum. öldüğümüzde sonsuza kadar rüya görseydik, hiç bitmeyen bir rüyanın içindeki hologramlar olsaydık güzel olurdu sanki. ölümün kendisi var olan son gerçekken ve insanı gerçekliğin diğer tüm boyutlarından koparırken tüm bunların yanında bir de rüya evrenine açılan bir kapı olsaydı bunu hiç garipsemezdim, çok mantıklı olurdu zira. (mantık???) sanırım bu sıralar çok fazla sci-fi dizi-film falan izliyorum. aşırı maruziyetten beynim yandı. mantık anlayışımın tipi kaydı. her neyse rüyalar iyidir. aslında hiçbir şeye zamanım yokken 14 saat uyumak da iyidir. bireysel bir başkaldırı. neye olduğunu henüz bilmiyorum. ayrıca dünyanın en zararsız başkaldırışı da olabilir. uyuyarak isyan ettim, neye? spesifik bir cevabı yok ama çok geniş bir cevap verebilirim; gerçekliğe.
Etiketler:
aklıma geldi yazdım,
amaçsız,
ne demek istemiş ki
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








