"Benimle kalmak zorunda değilsin ama gitmesen iyi olurdu."
28 Kasım 2012
14 Kasım 2012
8 Kasım 2012
Herhangi Bir Hikaye
Onu en çok bana hikaye anlattığı zaman sevdim. "Hikayenin tamamını duymak istiyor musun?" dedi.
Tabii ki dedim, ben her zaman tüm hikayeyi dinlemek isterim.
Sonra anlattı. Hikayenin sahibiymiş gibi anlattı. Tüm dünyaya yaşama sevinci kavramını yeniden tanımlamak için gönderilmiş bir insan gibi anlattı. Hayatı boyunca bu anı beklemiş gibiydi, bana hikaye anlatacaktı...
Ben onu dinledim, uzun uzun konuştu.
Neden bu kadar mutlusun, dedim.
"Mutlu olmakta ne yanlışlık var," dedi. "Mutluyum."
Bir yanlışlık yok elbette dedim. Sanki tüm dünyadaki en mutlu insan sensin.
"Sen mutlu değil misin?" dedi.
Burada mutluyum, dedim.
"Burada değilken nasılsın? Anlatsana bana," dedi.
Boşver dedim, her zaman burada kalacakmışım gibi yapalım.Yürüdük, sokaklar sisliydi.
"Ben böyleyim ne yapayım, hayata olumlu tarafından bakıyorum, ne yapabilirim yani,"dedi.
Bir şey yapma dedim.
Elimi tuttu, cebine soktu. "Üşüme" dedi. "Ellerin çok soğuk."
Sonra diğer elimi tuttu, biri ısınırken diğeri soğuk kalmasın diye.
"Ellerin ellerim için özel olarak yapılmış gibi," dedi. Sustum.Sarhoştu, keşke ben de sarhoş olsaydım.
"Güzelsin." dedi. İnanmadım. Bir daha dedi; güzelsin, güzelsin, çok güzelsin... İnanmadım. Gülümsedim.
"Yarın arkadaşlarını ara ve benim çok güzel olduğumu düşünen bir adam var de," dedi. "Herkese söyle."
"Yakınımda dur," dedi. "Uzağa gitme, sen yanımdayken üşümüyorum."
Uzağa gitmek istedim, elimi kalbine koydu.
Sokaklar bomboştu. Dans etmeye başladı. "Ben her yerde dans edebilirim, biliyorsun, dedi. Elimden tuttu, dans ettik. Sokaklarda neden bu kadar çok sis vardı.
Sonra, "Çavdar Tarlasında Çocuklar" dedi, "en sevdiğim kitap." Kitaptan bir cümle söyledi. Dünyanın en mutlu insanıydı.
Kitabın ilk cümlesini ne çok sevdiğini anlattı. "Gerçeği bilmek istersen" dedi, "ailemden nefret ediyorum."
Bir cümleye "gerçeği bilmek istersen" diye başlamanın neden güzel bir şey olduğunu anlattı bana. Herkesin herkese her zaman yalan söylediğini...
Kimse gerçeği duymak istemiyor çünkü, dedim.
Holden'ı dürüst olduğu için seviyorum, dedi. Yalan söylediğinde bile dürüst sanki; çünkü başkalarının duymak istediği yalanları değil kendi söylemek istediklerini söylüyor, dedi.
Bir akşam için ne kadar da çok şey söyledi. Ben ona kitabın son cümlesini söyledim. Ona rağmen anlatmaya devam etti.
"Herkesi özlemeye başlıyorsun sonra" hala anlamadın mı, dedim. Sustu. Ben ona pek bir şey anlatmadım, şimdi durup dururken özleme ne gerek vardı.
"Gerçeği bilmek istersen." dedi, "ailemden nefret ediyorum, geri dönmek istemiyorum."
Ben de istemiyorum, dedim. Kalalım, bir yolunu buluruz. Biz diye bir şey yoktu. O ve ben ayrı yollar bulurduk elbet kendimize.
Abimle anlaşamıyorum dedi sonra birden bire. Hemen ardından Holden'ın neden iyi bir abi olduğunu anlattı bana. Ben kitabı daha önce hiç okumamışım gibi anlattı, hiç okumamış gibi dinledim. Çocukların masumiyetinden bahsetti,Holden'ın kendinde koruyamadığı masumiyeti kardeşinde sakladığını söyledi. Belli ki abisi ondaki masumiyeti korumaya hiç çalışmamıştı. Ya da kaybettiği şeyler için suçlayacak birine ihtiyacı vardı.
"Yakınımda dur" dedi, "uzağa gitme." "Mutluysam ne yapabilirim, bunda ne yanlışlık var." dedi.
Gerçekten duymak istiyorsan eğer dedim; Yalnızsın. Yalnızlığını gizlemeyi beceremiyorsun. Bir de bana gelmiş yakınımda dur diyorsun, bu kadar yakından çok fazla görünüyorsun, yalnızlığını gizleyemiyorsun. Ben görüyorum çünkü ben de yalnızım dedim.
Sarıldı bana. 5 dakika daha kal dedi. Saatine bakıp 5 dakika tuttu, 5'ten geriye dakikaları fısıldadı kulağıma. "Elimde olsa seni sabaha kadar öperim." dedi. "Gitme."
5 dakika kaç yalnızlığa yeterdi. Gitmem lazım, dedim. Gitmek bir alışkanlık olmuştu. Gidemeden duramıyordum.
"Ben seni korurum" dedi, "her şeyden, herkesten..."
Benim korunmaya ihtiyacım yok dedim.
"Senin ihtiyacın olmadığını biliyorum ama benim seni korumaya ihtiyacım var," dedi. "Senin fikrini sormuyorum bile, ihtiyacım var, korurum."
Beni kötülüklerden koruyacak, sarıp sarmalayacaktı. Hangi yarayı iyileştirmeye çalışacak, kim bilir ne zaman koruyamadığı bir şey yerine beni koyacaktı. İyi hissedecekti kendini, kaybettiği bir şeyi buldu sanacaktı. Masumiyetin başka bir insanda korunup saklanamayacağını ona söylemedim. Gerçeği duymak istediğini sanmıyorum.
Çimlerin arasından eve doğru yürürken sokak lambaları tek tek söndü. Kilise saat başını haber veren çanlarını kulağımızın dibinde çalmaya başladı. Kapının önünde durduk, beni öptü. Teşekkür ettim ona.
"Bana söz ver bir daha görüşeceğiz diye," dedi.
Görüşürüz dedim, neden olmasın.
"Beni unutmayacaksın değil mi," dedi. "beni unutmandan korkuyorum"
Seni unutmayacağım, dedim. Merak etme. Ben istesem bile insanları unutamam.
***
Gerçeği bilmek isterseniz hikayenin her zaman iki hali vardır. Biri tamamen gerçektir, diğeri ise hikayeyi nasıl anlatmayı seçtiğinize göre değişir. Hikayenin ikinci halinin birinciden daha az gerçek olacağını ise kimse iddia edemez. O da en az salt gerçek kadar gerçek olabilir. Çünkü insanlar birbirlerine her zaman yalan söyleseler de dikkatli bakan herkes gerçeğin bir parçasını yakalayabilir, hava sisli de olsa, sokak lambaları gözünüzün önünde birer birer sönse de görebilirsiniz. Bazen de başkalarının duymak istediği değil sadece söylemek istediğimiz yalanları söyleriz, bize özel yalanlardır onlar. Doğrusu, en güzel yalanlar da hep onların arasından çıkar. Ben bu hikayeyi böyle anlatmayı seçtim; gece yatmadan önce kendime anlatabileceğim bir hikaye olsun diye.
***
Bir de kar yağmaya başlamasın mı? "Hadi kar topu yapalım ve kar toplarını elimizde tutalım" dedikten sonra bir insan, onu unutmak nasıl mümkün olabilirdi ki zaten. Kar toplarını yaptık, o elinde tuttu, ben yere fırlattım. Sanırım biraz geç kalmıştım. Bazı şeyleri zamanında yapamadıktan sonra yapmanın ne manası vardı. Bir kar topu daha yaptım, bu sefer sımsıkı tuttum elimde. O bana nabzımı bulmayı öğretti. Yaşıyorsun dedi. Yaşamak güzeldi.
Tabii ki dedim, ben her zaman tüm hikayeyi dinlemek isterim.
Sonra anlattı. Hikayenin sahibiymiş gibi anlattı. Tüm dünyaya yaşama sevinci kavramını yeniden tanımlamak için gönderilmiş bir insan gibi anlattı. Hayatı boyunca bu anı beklemiş gibiydi, bana hikaye anlatacaktı...
Ben onu dinledim, uzun uzun konuştu.
Neden bu kadar mutlusun, dedim.
"Mutlu olmakta ne yanlışlık var," dedi. "Mutluyum."
Bir yanlışlık yok elbette dedim. Sanki tüm dünyadaki en mutlu insan sensin.
"Sen mutlu değil misin?" dedi.
Burada mutluyum, dedim.
"Burada değilken nasılsın? Anlatsana bana," dedi.
Boşver dedim, her zaman burada kalacakmışım gibi yapalım.Yürüdük, sokaklar sisliydi.
"Ben böyleyim ne yapayım, hayata olumlu tarafından bakıyorum, ne yapabilirim yani,"dedi.
Bir şey yapma dedim.
Elimi tuttu, cebine soktu. "Üşüme" dedi. "Ellerin çok soğuk."
Sonra diğer elimi tuttu, biri ısınırken diğeri soğuk kalmasın diye.
"Ellerin ellerim için özel olarak yapılmış gibi," dedi. Sustum.Sarhoştu, keşke ben de sarhoş olsaydım.
"Güzelsin." dedi. İnanmadım. Bir daha dedi; güzelsin, güzelsin, çok güzelsin... İnanmadım. Gülümsedim.
"Yarın arkadaşlarını ara ve benim çok güzel olduğumu düşünen bir adam var de," dedi. "Herkese söyle."
"Yakınımda dur," dedi. "Uzağa gitme, sen yanımdayken üşümüyorum."
Uzağa gitmek istedim, elimi kalbine koydu.
Sokaklar bomboştu. Dans etmeye başladı. "Ben her yerde dans edebilirim, biliyorsun, dedi. Elimden tuttu, dans ettik. Sokaklarda neden bu kadar çok sis vardı.
Sonra, "Çavdar Tarlasında Çocuklar" dedi, "en sevdiğim kitap." Kitaptan bir cümle söyledi. Dünyanın en mutlu insanıydı.
Kitabın ilk cümlesini ne çok sevdiğini anlattı. "Gerçeği bilmek istersen" dedi, "ailemden nefret ediyorum."
Bir cümleye "gerçeği bilmek istersen" diye başlamanın neden güzel bir şey olduğunu anlattı bana. Herkesin herkese her zaman yalan söylediğini...
Kimse gerçeği duymak istemiyor çünkü, dedim.
Holden'ı dürüst olduğu için seviyorum, dedi. Yalan söylediğinde bile dürüst sanki; çünkü başkalarının duymak istediği yalanları değil kendi söylemek istediklerini söylüyor, dedi.
Bir akşam için ne kadar da çok şey söyledi. Ben ona kitabın son cümlesini söyledim. Ona rağmen anlatmaya devam etti.
"Herkesi özlemeye başlıyorsun sonra" hala anlamadın mı, dedim. Sustu. Ben ona pek bir şey anlatmadım, şimdi durup dururken özleme ne gerek vardı.
"Gerçeği bilmek istersen." dedi, "ailemden nefret ediyorum, geri dönmek istemiyorum."
Ben de istemiyorum, dedim. Kalalım, bir yolunu buluruz. Biz diye bir şey yoktu. O ve ben ayrı yollar bulurduk elbet kendimize.
Abimle anlaşamıyorum dedi sonra birden bire. Hemen ardından Holden'ın neden iyi bir abi olduğunu anlattı bana. Ben kitabı daha önce hiç okumamışım gibi anlattı, hiç okumamış gibi dinledim. Çocukların masumiyetinden bahsetti,Holden'ın kendinde koruyamadığı masumiyeti kardeşinde sakladığını söyledi. Belli ki abisi ondaki masumiyeti korumaya hiç çalışmamıştı. Ya da kaybettiği şeyler için suçlayacak birine ihtiyacı vardı.
"Yakınımda dur" dedi, "uzağa gitme." "Mutluysam ne yapabilirim, bunda ne yanlışlık var." dedi.
Gerçekten duymak istiyorsan eğer dedim; Yalnızsın. Yalnızlığını gizlemeyi beceremiyorsun. Bir de bana gelmiş yakınımda dur diyorsun, bu kadar yakından çok fazla görünüyorsun, yalnızlığını gizleyemiyorsun. Ben görüyorum çünkü ben de yalnızım dedim.
Sarıldı bana. 5 dakika daha kal dedi. Saatine bakıp 5 dakika tuttu, 5'ten geriye dakikaları fısıldadı kulağıma. "Elimde olsa seni sabaha kadar öperim." dedi. "Gitme."
5 dakika kaç yalnızlığa yeterdi. Gitmem lazım, dedim. Gitmek bir alışkanlık olmuştu. Gidemeden duramıyordum.
"Ben seni korurum" dedi, "her şeyden, herkesten..."
Benim korunmaya ihtiyacım yok dedim.
"Senin ihtiyacın olmadığını biliyorum ama benim seni korumaya ihtiyacım var," dedi. "Senin fikrini sormuyorum bile, ihtiyacım var, korurum."
Beni kötülüklerden koruyacak, sarıp sarmalayacaktı. Hangi yarayı iyileştirmeye çalışacak, kim bilir ne zaman koruyamadığı bir şey yerine beni koyacaktı. İyi hissedecekti kendini, kaybettiği bir şeyi buldu sanacaktı. Masumiyetin başka bir insanda korunup saklanamayacağını ona söylemedim. Gerçeği duymak istediğini sanmıyorum.
Çimlerin arasından eve doğru yürürken sokak lambaları tek tek söndü. Kilise saat başını haber veren çanlarını kulağımızın dibinde çalmaya başladı. Kapının önünde durduk, beni öptü. Teşekkür ettim ona.
"Bana söz ver bir daha görüşeceğiz diye," dedi.
Görüşürüz dedim, neden olmasın.
"Beni unutmayacaksın değil mi," dedi. "beni unutmandan korkuyorum"
Seni unutmayacağım, dedim. Merak etme. Ben istesem bile insanları unutamam.
***
Gerçeği bilmek isterseniz hikayenin her zaman iki hali vardır. Biri tamamen gerçektir, diğeri ise hikayeyi nasıl anlatmayı seçtiğinize göre değişir. Hikayenin ikinci halinin birinciden daha az gerçek olacağını ise kimse iddia edemez. O da en az salt gerçek kadar gerçek olabilir. Çünkü insanlar birbirlerine her zaman yalan söyleseler de dikkatli bakan herkes gerçeğin bir parçasını yakalayabilir, hava sisli de olsa, sokak lambaları gözünüzün önünde birer birer sönse de görebilirsiniz. Bazen de başkalarının duymak istediği değil sadece söylemek istediğimiz yalanları söyleriz, bize özel yalanlardır onlar. Doğrusu, en güzel yalanlar da hep onların arasından çıkar. Ben bu hikayeyi böyle anlatmayı seçtim; gece yatmadan önce kendime anlatabileceğim bir hikaye olsun diye.
***
Bir de kar yağmaya başlamasın mı? "Hadi kar topu yapalım ve kar toplarını elimizde tutalım" dedikten sonra bir insan, onu unutmak nasıl mümkün olabilirdi ki zaten. Kar toplarını yaptık, o elinde tuttu, ben yere fırlattım. Sanırım biraz geç kalmıştım. Bazı şeyleri zamanında yapamadıktan sonra yapmanın ne manası vardı. Bir kar topu daha yaptım, bu sefer sımsıkı tuttum elimde. O bana nabzımı bulmayı öğretti. Yaşıyorsun dedi. Yaşamak güzeldi.
13 Ekim 2012
Ev
dünyanın hali bir garip. bundan bir ay önce hiç bilmediğim, görmediğim bir şehrin tüm sokaklarını evim gibi biliyorum şimdi, evim gibi seviyorum. ev denilen şeyin aslında bize anlatılandan bambaşka bir şey olduğunu da burada öğrendim. bir sokağı, bir yatağı, bir insanı, bir pizzayı bile evim yapabilirim. bir çanta mesela tamamen ev olabilir. yollar da evdir tabii ki, pazarlar, bir üniversite binası, bir kahveci... çünkü bunların hepsi sadece benim ev fikrimin içinde var olabilirler. aslında insanın sahip olduğu tek ev kendisidir, o yüzden insan kendisini götürdüğü her yere evini de götürebilir. yani öyleymiş. öyle olmasına ne kadar sevindiğimi birkaç yavan cümleyle burada anlatmam çok mümkün değil ama belki hayatım boyunca hissetmediğim kadar mutlu olmamın sebeplerinden biridir bu aydınlanma. özlem, yalnızlık, aile,aşk, başarı, arkadaşlık gibi kavramların üzerimde yarattığı yükü bir süreliğine kendimin yani evimin dışında bırakmış olmak belki de beni böylesine hafifletiyor. ben hala aynı insanım, bambaşka biri olmam mümkün değil elbette ama içimde olabileceğim insana dair barındırdığım potansiyeli görmeye başladım sanki. belki bunca zaman taşıdığım yükün altında kaldıkları için göremediğim yanlarım su yüzüne çıkıyor yavaş yavaş. çok garip. dediğim gibi dünyanın hali bir garip. insanın hali de bir garip.
son zamanlarda delice sevdiğim bir şarkı var, şarkının son cümlesi şu; "when this world becomes too much to hold, let it go." belki sonunda bunu başarabildiğim için, artık dünyanın yükünü sırtımda taşımaktan vazgeçtiğim için daha güzel günler göreceğim. belki gerçekten herkesin hayatında dünyanın yükünü bir kenara bırakıp, kendini alıp gitmesi gereken bir zaman vardır. diğer türlüsü çok zordu çünkü. bırakmak güzelmiş. size her zaman bırakmanın zayıflık olduğunu söyleyen insanlar olacaktır çevrenizde ama bence bir gün, en azından bir süreliğine ne varsa sırtınızda bırakın gitsin. bir de böylesini görün, beğenmezseniz zaten dünyanın yükü sizi her zaman bekliyor olacak, geri dönersiniz olur biter.
son olarak;
"But this world spins on without our permission, we can hold our breath and keep on wishing or we can take it for a ride."
son zamanlarda delice sevdiğim bir şarkı var, şarkının son cümlesi şu; "when this world becomes too much to hold, let it go." belki sonunda bunu başarabildiğim için, artık dünyanın yükünü sırtımda taşımaktan vazgeçtiğim için daha güzel günler göreceğim. belki gerçekten herkesin hayatında dünyanın yükünü bir kenara bırakıp, kendini alıp gitmesi gereken bir zaman vardır. diğer türlüsü çok zordu çünkü. bırakmak güzelmiş. size her zaman bırakmanın zayıflık olduğunu söyleyen insanlar olacaktır çevrenizde ama bence bir gün, en azından bir süreliğine ne varsa sırtınızda bırakın gitsin. bir de böylesini görün, beğenmezseniz zaten dünyanın yükü sizi her zaman bekliyor olacak, geri dönersiniz olur biter.
son olarak;
"But this world spins on without our permission, we can hold our breath and keep on wishing or we can take it for a ride."
2 Ekim 2012
Yavaş
şimdilik her şey biraz yaşama uğraşı. çok fazla şey biriktiriyorum burada ama yazmaya henüz hazır değilim. sanki yazmak için bir zaman gelecek ve ancak o zaman yazabileceğim. hiç gelmeyecek birini özlemek gibi bir şey değil bu, biliyorum, o yüzden kafam rahat. bazı hikayeler anlatılacakları zamanı kendileri seçiyorlar, olan biten bu.
çok güzel hikayeler anlatacağım size. biraz daha zaman. hiç geçmesin denilen zaman. hayat burada dursa şimdilik ve ben yeniden başlasın diyene kadar başlamasa. sonra bir düğmeye bastığımda zaman da hayat da hikayeler de yeniden yazılsa. mümkün değil elbette ama ben kafamın içinde zamanı yavaşlattım ve ne varsa biriktiriyorum. zaman tekrar hızlandığında her biri dökülecek biriktikleri yerden. en azından umudum bu yönde.
çok güzel hikayeler anlatacağım size. biraz daha zaman. hiç geçmesin denilen zaman. hayat burada dursa şimdilik ve ben yeniden başlasın diyene kadar başlamasa. sonra bir düğmeye bastığımda zaman da hayat da hikayeler de yeniden yazılsa. mümkün değil elbette ama ben kafamın içinde zamanı yavaşlattım ve ne varsa biriktiriyorum. zaman tekrar hızlandığında her biri dökülecek biriktikleri yerden. en azından umudum bu yönde.
1 Ekim 2012
Doktor'un Karanlık Tarafı
Doctor'un karanlık yönünü görmeyi her zaman çok seviyorum. Düzenli olarak gerçekleştirdiğim geleneksel youtube'dan doctor who videoları izlemece maratonum sırasında bu sahneye denk geldim ve birkaç kez izledim. Doktor'un en acımasız olduğu bölümlerden biriydi bu bölüm ayrıca Human Nature ile birlikte benim en sevdiğim bölümlerden biridir. Bir televizyon dizisi karakterinin beni ve hayatımı bu kadar etkiliyor olması garip midir bilemiyorum ama Doktor kadar sevdiğim çok az şey var bu hayatta.
18 Eylül 2012
Bamberg Böyle Bir Yer İşte
Bunlar sadece ön gösterimdi. Fotoğrafların ve Bamberg'in devamını merak edenleri şöyle alalım.http://www.flickr.com/photos/gokcii/
Şehri şimdiden o kadar benimsedim ki 6 ay sonra ben buradan nasıl gideceğim diye düşünmeye başladım bile. Ama aslında sorun değil, nasılsa Bamberg beni başka yollara başka şehirlere ulaştıracak aracı görevini görmüş olacak. Dünyada Bamberg gibi keşfedilmeyi bekleyen çok yer var benim için. Eminim ki Bamberg de Ankara da bu konuda anlayışlı olacaklardır. Bana öyle geliyor ki artık her yerde kendime bir ev edinebilirim, her yeri bir şeyi için sevebilirim. Dünya'yı kafamın içinde küçültebilirim. Yapılacak çok şey var. Bamberg'de bile keşfedilecek hala bir sürü şey var. Hayat uzun zaman sonra gerçekten akıyor. Beynim her şeyin yeniliğinden dolayı yanmak üzere ama bu iyi bir şey. Yeni şeyler insana yaşadığını hissettiriyor. Neyse ben susayım siz de fotoğraflara bakın. Sonra bir ara devamını da eklerim. To be continued, kalın sağlıcakla.
15 Eylül 2012
Yük
insanlar en sevdikleri şarkıları benimle paylaştıklarında ben o şarkıları dinlediğim her an o insanları yanımda taşıyormuşum gibi hissediyorum. onları çok özlersem mesela, hemen açıveriyorum şarkıyı ya da içimden mırıldanıyorum yarım yamalak. sanki o zaman birlikte yürüyormuşuz, ya da karşılıklı oturruyormuşuz da birbirimize bakıyormuşuz gibi oluyor. ama öyle olmuyor tabii. özlemek zaten hiçbir zaman düzgün çalışmıyor. bir insanı özlemek ne yaparsam yapayım azalacak bir şey değil. konseptin doğasına ters belki de; özlemenin bitmesi ancak kavuşmayla mümkün olacağı için, kavuşmanın olmadığı her an eli mahkum artar bu özlem denen meret. sabit bile kalmıyor ki terbiyesiz. aslında yaşadığımız her günün bizi yaşlandırmasına benziyor özlemin çalışma şekli. hayat böyleyken özlemden farklı bir şey beklemeye cür'et etmek de saçma olurdu doğrusu. dünya üzerinde cehennemi arayanların ise uzağa bakmasına gerek yok. tüm hayatını kavuşamayacağı şeyleri özleyerek geçirmiş bir insana sorun anlatsın. çok güzel cümlelerle açıklar size. güzel cümle kurmaktan başka tutunacağı dal kalmamıştır ki. berbat şeyleri fazlasıyla güzel şekilde anlatma çabası kadar naif bir savunma mekanizması daha var mıdır acaba şu hayatta?
kimse bana en sevdiği şarkıları söylemesin, orada anlaşalım bitsin. bu şarkıların azalmayacak bir özlemi dört dakika için unutturup sonra bittikleri an yeniden daha acımasız bir gerçekle beni mahvetmeleri haksızlık. ben kimseyi yanımda taşıyamam, böylesi mümkün değil. olsaydı mükemmel olurdu elbette, tek bir şarkıyla yanıma ışınlanır sonra hep benimle kalırlardı ama böylesi mümkün değil. çünkü ne kadar çok insanı yanımda taşımaya çalışırsam o kadar ağırlaşıyorum. sonra ben yürüyemez oluyorum, artık kendimi taşıyamıyorum ve işin kötüsü her saniye aslında taşdığımın hayali bir yük olduğunun da bilincinde oluyorum. artık kimseyi yanımda taşımak istemiyorum. şarkıları uzak tutun benden ve haritaları önümden kaldırın. tek bir insanın çok daha büyük bir ideali temsil etmesi gibi fikirleri de silin kafamdan.
biliyorum ki, bazen birtakım insanların sebep olacaklarını düşündüğüm mutluluğu özlüyorum. bir kavramı bir duyguyu özlüyorum. bir hayali, bir ütopyayı... her zaman hiç kavuşamayacağım şeyleri özlüyorum. artık istemiyorum. her türlü ütopya ve şarkı gidebilir. yüksüz ve tek başıma var olabilirim. size dünyadaki cehennemi güzel cümlelerle anlatamam olur biter, ne olacak sanki.
kimse bana en sevdiği şarkıları söylemesin, orada anlaşalım bitsin. bu şarkıların azalmayacak bir özlemi dört dakika için unutturup sonra bittikleri an yeniden daha acımasız bir gerçekle beni mahvetmeleri haksızlık. ben kimseyi yanımda taşıyamam, böylesi mümkün değil. olsaydı mükemmel olurdu elbette, tek bir şarkıyla yanıma ışınlanır sonra hep benimle kalırlardı ama böylesi mümkün değil. çünkü ne kadar çok insanı yanımda taşımaya çalışırsam o kadar ağırlaşıyorum. sonra ben yürüyemez oluyorum, artık kendimi taşıyamıyorum ve işin kötüsü her saniye aslında taşdığımın hayali bir yük olduğunun da bilincinde oluyorum. artık kimseyi yanımda taşımak istemiyorum. şarkıları uzak tutun benden ve haritaları önümden kaldırın. tek bir insanın çok daha büyük bir ideali temsil etmesi gibi fikirleri de silin kafamdan.
biliyorum ki, bazen birtakım insanların sebep olacaklarını düşündüğüm mutluluğu özlüyorum. bir kavramı bir duyguyu özlüyorum. bir hayali, bir ütopyayı... her zaman hiç kavuşamayacağım şeyleri özlüyorum. artık istemiyorum. her türlü ütopya ve şarkı gidebilir. yüksüz ve tek başıma var olabilirim. size dünyadaki cehennemi güzel cümlelerle anlatamam olur biter, ne olacak sanki.
11 Eylül 2012
Şehir
Beş gündür Bamberg'deyim. Burada zaman nasıl geçiyor bilmiyorum, bazen çok hızlı gibi geliyor bazen de inanılmaz yavaş. Şehre indiğimde ya tarih tünelinin içinde kaybolmuş bir bahtsız ya da geçmişe gitmeye karar vermiş tarihin ilk zaman yolcusu gibi şanslı hissediyorum kendimi. Şehrin tamamı ama tamamı eski binalardan oluşuyor, 500 yıldır var olan bira bahçeleri var burada ve 500 yıldır aynı birayı aynı yerde servis ediyorlar. Bir köşeyi dönünce Hegel'in evinin önünden geçiyorum ve sanki o hala pencerenin önünde oturuyormuş gibi geliyor.Modern giyimli insanlar ya da apple mağazaları falan olmasa kendimi 1700lü yıllarda yaşıyor gibi hissedebilirim, öyle hissetmem normal bile olur. Her şey öyle tarihi ki ben bile sanki tarihin bir parçası haline geldim burada. Beş gündür her gün sokaklarda yürüyorum, hiç sıkılmadım, sanıyorum ki önümüzdeki 6 ay içinde ayak basmadığım sokak kalmayacak.
Bugün kimsenin geçmediği çok dar ve yokuşlu sokaklardan yürürken aklıma eskiden o yollardan geçen at arabaları geldi, nedense at arabaları gözümün önüne geldiği an hayalimde hava da karardı ve kapandı. At arabalarının karanlıkla bir alakası olmalı. Aslında geldiğimden beri güneş var ama hava puslu olduğunda ya da yağmur yağdığında Bamberg nasıl görünecek çok merak ediyorum. Belki de ortaçağ'a karanlık çağ dedikleri için sanki bu tarihe karanlık hava daha da yakışırmış gibi bir şeyler düşündüm bugün, ha güneşten hiç şikayetçi değilim yanlış anlaşılmasın ama etraf daha karanlık olduğunda buradaki gotik havayı daha iyi anlarım gibi geliyor sadece. Bunalır mıyım? Sanmıyorum. Bu şehirle münasebetimiz ilk görüşte aşk ile başladığından, kolay kolay bıkmayız birbirimizden.
Anlatılacak bir sürü şey var hem şehirle hem de Almanya'ya özgü garipliklerle ilgili. Onları bi ara teker teker anlatırım, büyük kültür şoku yaşadığımı söyleyemem ama gerçekten çok şaşırdığım bazı minik hadiseler olmadı değil, neyse ki uyum sağalamak da zor değil. Hatta bezen her türlü ortama bu kadar kolay uyum sağlayabiliyor oluşumuzu çok garipsiyorum. Buraya gelir gelmez kendime özgü bir rutin yarattım bile. Yattığım yatağa alıştım, hangi lambaları yakıp hangilerini yakmayacağıma hemen karar verdim. Dolapları benimsedim, nereye ne koyacağımı hemen belirledim. Bunların bu kadar kolay olması iyi bir şey mi yoksa kötü mü onu da bilmiyorum. Yaşadığım yeri kendi yerim haline getirmeye çalışmak, başka birinin yerini öylece benimsemekten daha mı iyi yoksa beyhude bir çaba mı onu da bilmiyorum. Gelişine yaşıyorum. Odamın penceresinden sabahları kilisenin yolunda bisiklet süren insanları izliyorum. Herkes her yere bisikletle gidiyor, bir bisikletim yok diye gizliden içleniyorum. Şehrin ruhuna hayat veriyor sanki bisiklet tekerlekleri, ben şehre hayat veren şeyin dışında kalmamalıyım diyorum. Belki önümüzdeki günlerde sepetli bir bisiklet alırım. Bir de at arabam olsaydı şehrin her zamanının ruhuna hayat verebilirdim. Neyse o da başka bir zamana, gerçek zaman yolculuklarına kalsın.
Bugün kimsenin geçmediği çok dar ve yokuşlu sokaklardan yürürken aklıma eskiden o yollardan geçen at arabaları geldi, nedense at arabaları gözümün önüne geldiği an hayalimde hava da karardı ve kapandı. At arabalarının karanlıkla bir alakası olmalı. Aslında geldiğimden beri güneş var ama hava puslu olduğunda ya da yağmur yağdığında Bamberg nasıl görünecek çok merak ediyorum. Belki de ortaçağ'a karanlık çağ dedikleri için sanki bu tarihe karanlık hava daha da yakışırmış gibi bir şeyler düşündüm bugün, ha güneşten hiç şikayetçi değilim yanlış anlaşılmasın ama etraf daha karanlık olduğunda buradaki gotik havayı daha iyi anlarım gibi geliyor sadece. Bunalır mıyım? Sanmıyorum. Bu şehirle münasebetimiz ilk görüşte aşk ile başladığından, kolay kolay bıkmayız birbirimizden.
Anlatılacak bir sürü şey var hem şehirle hem de Almanya'ya özgü garipliklerle ilgili. Onları bi ara teker teker anlatırım, büyük kültür şoku yaşadığımı söyleyemem ama gerçekten çok şaşırdığım bazı minik hadiseler olmadı değil, neyse ki uyum sağalamak da zor değil. Hatta bezen her türlü ortama bu kadar kolay uyum sağlayabiliyor oluşumuzu çok garipsiyorum. Buraya gelir gelmez kendime özgü bir rutin yarattım bile. Yattığım yatağa alıştım, hangi lambaları yakıp hangilerini yakmayacağıma hemen karar verdim. Dolapları benimsedim, nereye ne koyacağımı hemen belirledim. Bunların bu kadar kolay olması iyi bir şey mi yoksa kötü mü onu da bilmiyorum. Yaşadığım yeri kendi yerim haline getirmeye çalışmak, başka birinin yerini öylece benimsemekten daha mı iyi yoksa beyhude bir çaba mı onu da bilmiyorum. Gelişine yaşıyorum. Odamın penceresinden sabahları kilisenin yolunda bisiklet süren insanları izliyorum. Herkes her yere bisikletle gidiyor, bir bisikletim yok diye gizliden içleniyorum. Şehrin ruhuna hayat veriyor sanki bisiklet tekerlekleri, ben şehre hayat veren şeyin dışında kalmamalıyım diyorum. Belki önümüzdeki günlerde sepetli bir bisiklet alırım. Bir de at arabam olsaydı şehrin her zamanının ruhuna hayat verebilirdim. Neyse o da başka bir zamana, gerçek zaman yolculuklarına kalsın.
2 Eylül 2012
Bavul
altı aylık valiz hazırlamak işkencelerin en büyüğüymüş. ben daha önce hiç bu kadar uzun bir seyahate çıkmadığım için ve genelde küçük bir bavula sığıp artan şeyler olursa onları da emektar sırtçantama atıp rahat ettiğim için hiç bilmiyordum tek bir bavula neredeyse bir hayat sığdırmanın zorluğunu. resmen tek bavulla taşınıyorum. ne kadar eşya alırsam alayım da hep bir şeyler eksik kalıyor elbette ama artık yapacak bir şey yok. belki insanın fazla eşyaya ihtiyacı da yok. alıştığım birçok şeyi geride bırakmak ve orada yeni eşyalara alışmak daha makul bir şey olabilir. bir anlamda yeni bir şeyler olsun diye çıktığım bu yolda eski şeylere inatla tutunmak da çok manasız geliyor düşününce. evet gerçekten manasız. o yüzden şikayet etmeyip yeni ne varsa onlara uyum sağlamaya odaklanayım ben.
çarşamba akşamı başlıyor yolculuk. bir süre sesim çıkmayabilir. yeni hayata alışmak, tabak çanak alışverişi yapmak, sürekli ingilizce konuşmak, yeni insanlarla tanışmak, minimum 50 çeşit bira denemek falan gibi şeylerle meşgul olacağım birkaç hafta var önümde. haa tabii bir de internet meselesi var. kim bilir ne zaman sabit bir internetim olacak.-internet çok lazım be blog- internetim bağlanır bağlanmaz minik orta çağ şehrimden gidişatı bildirmeye başlarım tabii. çenem düşer, duramam. bana öyle geliyor ki bu blog bir ay sonra kısmi bir gezi blogu halini alacak. şimdilik sessizliğe gömülmeden önce bir fotoğraf bırakayım sizlere. ben buralarda bi yerlerde tek başıma dolaşıyor olacağım. yağmur da yağar belki. çok güzel olur.

çarşamba akşamı başlıyor yolculuk. bir süre sesim çıkmayabilir. yeni hayata alışmak, tabak çanak alışverişi yapmak, sürekli ingilizce konuşmak, yeni insanlarla tanışmak, minimum 50 çeşit bira denemek falan gibi şeylerle meşgul olacağım birkaç hafta var önümde. haa tabii bir de internet meselesi var. kim bilir ne zaman sabit bir internetim olacak.-internet çok lazım be blog- internetim bağlanır bağlanmaz minik orta çağ şehrimden gidişatı bildirmeye başlarım tabii. çenem düşer, duramam. bana öyle geliyor ki bu blog bir ay sonra kısmi bir gezi blogu halini alacak. şimdilik sessizliğe gömülmeden önce bir fotoğraf bırakayım sizlere. ben buralarda bi yerlerde tek başıma dolaşıyor olacağım. yağmur da yağar belki. çok güzel olur.

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)