30 Haziran 2011

"They say everyman goes blind in his heart" **

Geçen gün öyle çok sıkıldım, öyle sıkıldım ki anlatılacak gibi değil. Baktım duvarlarla falan konuşmaya başladım kendimi dışarı attım. Çanta almadım, sadece mp3 çalar ve bir kitap. Normalde dışarıda asla takmadığım gözlüğümü de takıp mahallenin yollarına düştüm. Gidecek bir yerim yoktu, param da yoktu. paraya gerek de yoktu. Uzun zaman sonra yolları net görebilmek güneşli havada bulanık olmayan bir gün geçirmek ilginç geldi. Gözlüğümü daha sık takmaya karar verdim mahallenin ara sokaklarında yürürken. Hayatımda her şeyi net görmek istediğim o çok ender zamanları yaşıyordum galiba. Sonuçta gözleri doğuştan bozuk bir insan için ne kadar netlik olabilir orası da tartışılır ama herkesin gördüğü dünya kendine. Bunu düşünmek beni mutlu da ediyor, kimsenin dünyayı benim gördüğüm gibi görmediğini biliyorum. üstelik bu herkesin anlam dünyasının farklı olması veya olayları farklı algılamamızla ilgili bir şey de değil. Tamamen duyum aşamasındaki farklılık, bir şekilde kendimi özel hissetmemi sağlıyor. Bir yandan da bu özel'lik ve teklik çok yalnız hissettiriyor. Benim gördüğüm ağaçlarla seninkiler bir değil çünkü büyük ihtimalle ben senin gördüğünden daha yamuk ve daha bulanık görüyorum o ağacı. Ama işte bu günlerde senin gördüğün gibi görmek istiyorum veya onun, onların. 2. tekil kişiden girince sanki bir insandan bahsediyormuşum gibi oldu tabi ama ne bileyim öyle yazdım işte. Kendi bakış açısından da sıkılabiliyor insan kendinden sıkıldığı gibi. Fiziksel özelliklerinden ve onu özel yapan şeylerden bile bıkıyor bazen. Hatta bazen farklılarını severken bir yandan da nefret ediyor aynı dakika içinde. Bazen başka bir insan olmak bile isteyebiliyor. Şu bir gerçek ki kendimizle çok fazla vakit geçiriyoruz, en çok kendimizle konuşuyoruz, en çok kendi başımıza gülüyor ve ağlıyoruz. Buradan bakınca öyle yalnızız öyle yalnızız ki sanki bir asansörde ömür boyu sıkışmışız gibi. Kurtarmaya gelen de yok. Ara sıra birileri geliyor zannediyoruz ama ancak kapının dışından seslerini duyabiliyoruz. Tüm hayatımız o asansörün bulup o asansörde sizinle durabilecek bir insanı beklemekle geçiyor. Sonrası malum, hayalkırıklığı. Kimse bu kafanın içindekileri duyamıyor. Bombok bir şey ama öyle. O yüzden bazen sırf bu kadar yalnız hissetmemek için başka insanların kafalarının içine girmek, onların gözünden görmek istiyor insan, ben istiyorum yani. Bunu yapmanın imkansız olduğunu bildiğim halde, azıcık yaklaşabilmek için gözlüklü yürüyorum yollarda. Sadece bir ağaç, ama onu bile bir anlığını farklı görmek daha az yalnız hissettiriyor sanki. Tabi sadece bir an sürüyor sonra gene kafamın içindeki ses her şeyi mahvediyor. Falan filan işte. Can sıkıntısı pis bir şey, durup durup böyle şeyler düşünmenize neden oluyor. Düşünceleri durdurmanın mümkün olmaması da bambaşka bir dramımız tabi. Bunca dramın içinde insanların hala hayata tutunabiliyor olmaları belki de insanlığa ait en ilginç şey. Sadece canımın sıkıldığını anlatmak için yazmaya başladığım yazının insanlığa dair genellemelerle bitmesi de benim açımdan bambaşka bir olay sahiden. Böyle çalışan bi kafa ne bileyim atsan atılmaz.

Sonra bir de Freud'un bir rüyasını ve kendi rüyasının analizini okudum o gün sokaklarda dolaşmayı bitirip bir parkın bankına oturunca. Adam aşmış, bir insanın kendisinin bu kadar farkında olması inanılmaz. Yani bir rüya ancak bu kadar incelenebilir ve bir insan zihninin karanlık kısımlarını zaten ancak bu kadar aydınlatabilir. Boşuna hastası değiliz, gerçi düşününce bu kadar farkındalık ne büyük sıkıntı veriyordur. Bendeki belki Freud'un onda biri kadar olan bu farkındalık ve içgörüyle bile başım acayip belada. Gerçi aptal olmaktansa mutsuz olmayı tercih ederim her daim, ölürken de tamamen uyanık ve farkında olmak istiyorum mesela. Sırf o yüzden de intiharlar bana çok ilginç ve çekici geliyor. Birazdan öleceğini biliyorsun ve buna tamamen kendin karar veriyorsun. Zihnin açık, her şeyin farkındasın ve ölümü bir deneyim gibi yaşıyorsun. Güzel bir seçenek. İntihar eden insanların kaçı bu nedenle intihar etmiştir bilemiyorum tabi ama birincisi insanın elinde böyle bir seçenek olması çok rahatlatıcı ikincisi çok yaşlanmak ve zihnin bulanıklaşması benim ölümden daha çok korktuğum bir şey. O yüzden ne bileyim. Huzurevinde çalışmanın getirdiği bir yan etki belki de bu ama. Yaşlılığın insana yaptıkları bence ölümden daha acımasız . Neyse artık o da başka bir yazının konusu. Geliriz oralara da.

Çok ordan oraya bi yazı oldu bu. Kafam hiç toplaşık değil galiba. neyse bu da böyle olsun bakalım.

** baya alakasız başlık. ama şarkı güzel.

21 Haziran 2011

Birçok derdim var Psikolog Hanım, sizi bulmuşken anlatayım.

insanlara psikolog olduğunuzu söylediğinizde size anlatacakları şeylerin sınırı yok. sizi hiç tanımıyor olmaları veya onlara karşı gayet soğuk ve mendebur bir tavır takınıyor olmanızın da hiç mi hiç önemi yok. durmadan, susmadan anlatıyorlar. sırf bu yüzden biri bana mesleğin ne diye sorduğunda nükleer enerji ya da yazılım mühendisi deme kararı almıştım ama henüz bu kararımı uygulamaya koyamadım . her seferinde boş bulunup mal gibi psikolog olduğumu söylüyorum. sonra da bir süre esir alınıyorum. geçen gün başıma çok acayip bir versiyonu geldi bu durumun. direksiyon dersi alıyorum ve direksiyon hocası öyle laf olsun diye sohbet ediyor, ne iş yapıyorsun diye sordu psikoloğum dedim. aa biz de tam psikolog arıyoruz dedi. bi süre sustu. ama ben anladım başıma gelecekleri de bi umut belki adam anlatmaz dedim. öylesine etti belki de o lafı dedim ama o laf hiçbir zaman öylesine edilmez. adamla 3 saat bir arabanın içinde tıkılı kalmışım ve psikologum diyorum, daha fatal bir hata olamaz herhalde. neyse baktım zaman geçiyor hala girmedi konuya, bi sevinçliyim içten içe. meğersem yoğun trafikten çıkmayı bekliyormuş, -neyse en azından can güvenliğimizi düşündü o bile takdire şayan bir çaba.- sonra boş alanda direksiyon çalışırken bana, -hiç tanımadığı bir insan olan bana- karısıyla problemlerini, çocuklarıyla yeni karısı arasındaki anlaşmazlıkları, karısının ona yeterli ilgi göstermediğini ve hatta telefondaki kavgalarını bile anlattı. bu konuşma boyunca adama neredeyse hiç tepki vermemiş ve gayet ilgilenmez görünmüş olmam hiçbir işe yaramadı. haa evet aslında bi aile terapisti görseniz iyi olabilir, ben bir şey diyemem dedikçe daha çok anlattı. o mu seans yaptı ben mi yaptım belli değil. hem araba kullanıyorum hem saatlerce adamı dinliyorum hem de üzerine para veriyorum. lan?? olur mu böyle iş .oluyor işte. bu zaman kadar dinlediğim yavan hikayelerin haddi hesabı yok. kuaförde kocalarını anlatanlar, çocuklarından dert yananlar. sence ben nasılım, vücut dilimi yorumlasana diyenler. bende ne hastalık var hadi bulsana diyenler... yoruldum arkadaşım. bana ne, zerre kadar ilgilenmiyorum. hiçbir psikologun da bu hikayelerle ilgileneceğini zannetmiyorum. para almadığım sürece hiç tanımadığım insanların derdini dinleyerek ömür mü geçer. bir de cevap vermediğinde sinirlenip ne biçim psikologsun falan diyorlar ya ona da acayip hastayım, sanki amme hizmeti yapıyorum anasını satıyım. sokağa bi stand açayım "dert dinlenir, bedava" falan yazayım da herkes rahatlasın ben de rahatlıyım. iş yerinde ayrı dert sokakta ayrı dert. valla nükleer enerji mühendisiyim bundan sonra. kimse nükleer enerji mühendislerine dert anlatmaz. haa ilginç bi meslekmiş diyip geçerler. ben bile bilmiyorum mühendislerin ne yaptığını da teyzeler amcalar hiç bilmez, toptan kurtulurum. gerçi iş yerinde personelden kaçmanın imkanı yok, psikolog hanım bir şey söyleyin. ya ne söyliyim yani. dedikodu yaparken insanlar, ben neden olaya uzman görüşümle dahil olmak zorundayım. dedikodu yapılacaksa ben de yapayım. iki kişi kavga ediyor psikolog hanım orta yol bulsun. hay psikolog hanım kadar ortama taş yağsın da taşlarla oyalanırken millet beni unutsun yani.

9 Haziran 2011

Honey Come Home


Ama bu şarkı çok güzel ve gerçekten bir haftadır içimden söyledğim hatta bazen dayanamayıp dışımdan söylediğim tek şarkı da bu. Bir şarkıyı bu kadar severim de bloguma koymam mı? tabi ki koyarım.

3 Haziran 2011

Tuvalet

bugün bir alışveriş merkezinin tuvaletinde kitap okudum. insanın çok fazla zamanının olmasının güzel yanı, gönlünce her türlü tuvalette kitap okuyabilme özgürlüğüymüş. bir yıllık boş zaman deneyimden öğrendiğim şey kesinlikle bu. tuvaletler zaman geçirmek için güzel mekanlar. hiç öyle suratınızı buruşturmayın sonuçta bu bir gerçek. tuvalet sevilen bir yer. ayrıca kitap okumak için güzel bir sığınak. sığınaklarda kitap okumak zorunda olduğumuzdan da değil ama bazen kalabalıkların içinde kaybolmaktansa bir ortak tuvalette tek başıma olmayı tercih ederim. herkesin sığınağı kendine tabi. bazen evde de tuvalete saklandığımı düşününce bu eylem aslında bana göre baya sıradan. Ama başkalarına göre değil galiba çünkü hep aklıma filmlerde umumi tuvaletlerde uzun süre kalan insanları aramaya birilerinin geldiği ve "hanımefendi iyi misiniz uzun süredir dışarı çıkmadınız bir sorun var mı" diye sordukları geldi orada otururken. yarım saat dışarı çıkmadığım için birilerinin beni aramaya gelmeyeceğini biliyordum ama gelseler ne cevap verirdim onu hiç bilmiyordum. ben sadece burada oturuyorum ve kitap okuyorum. "hıı peki tamam o zaman" demezlerdi çünkü tuvaletlerde uzun süre haber alınamayan insanlar hep uygunsuz şeyler yaparlardı. uyuşturucu kullanırlar veya birileriyle sevişirlerdi mesela. gerçi bunlar yarım saat sürer miydi orası meçhul ama filmlerde hep böyle olurdu. benim hikayem bunların yanında sönük kalırdı. belki de beni aramaya gelen adam büyük hayalkırıklığına uğrardı. yüzünü asar giderdi. sıkıcı-sıradan alışveriş merkezi mesaisi sırasında ilginç bir olaya tanık olma ihtimaliyle bir heyecan tuvalete gelir, değişik bir şeyler göreceğini ve sonunda akşam arkadaşlarına anlatacak güzel bir hikayesi olacağını düşünürdü. sonra beni görünce belki gerçekten "hıı peki tamam o zaman" derdi.

sonuçta bunların hiçbiri olmadı. kitabımı çantama koydum elimi yıkadım ve çıktım. tuvaletlerden hep el yıkanarak çıkılırdı çünkü. çünkü orası insanların asla uzun süre kalmak istemedikleri ve oraya ait her şeyi yıkayarak kurutarak kendilerinden uzaklaştırmak istedikleri bir yerdi. ya da sadece hijyenik nedenlerle yapıyorlardı bilemiyorum. bazen bir puro sadece bir puro. de mi freud bile öyle diyorsa. ama illa ki başka bir yönden bakacaksam tuvaletler bazen birilerinin sığınağı bazen ağlama alanı bazen de kitap okunan bir yer olabilirdi. bazen bi tuvalet sadece tuvalet değil yani.

26 Mayıs 2011

Çaresiz Şarkılar, Geceler, Bon Iver ve Şeftali

en "çaresiz" şarkı sözü yarışması yapılsaydı "aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni" ve if i could be who you wanted all the time" birinciliği paylaşırdı. çok net.

bazen 3-4 bira üzerine de 2-3 votka içiyorsun da hiçbir şey olmuyor bazen de 2 birayla dünya dönmeye başlıyor ya. neye göre karar veriliyor, bunun arkasındaki mekanizma nedir çok merak ediyorum. böyle dengesiz canlılar olmayı ne zaman bırakacağız? en çok tanıdığımızı düşündüğümüz kendimizin bile vereceği fiziksel tepkiler karşısında bu kadar az söz sahibi olmamız ne saçma bir durumdur. anlamıyorum.

anlamadığım daha neler neler var ama şimdi hepsini burada madde madde yazarsam kimsenin okumayacağı bir şey yazmış olurum.

geceleri sokakta olmayı çok seviyorum. kalabalık azalıyor ve caddeler gündüzden çok daha güvenli hissettiriyor herkesin düşündüğünün aksine. saat 11den sonra her şey gözüme daha da güzel görünüyor. çoğu zaman belki alkoldendir bilemiyorum. ama son 2-3 yılımı hep geceleri dışarıda olacak şekilde geçirdiğim için çok memnunum. çünkü sabahlardan nefret ediyorum gündüzlerden de bi bok anlamıyorum ama geceler en güzel zamanlar. eskiden yazlıkta hep dışarıda sabahlardık . güneşin doğuşunu görene kadar içeri girmezdik. önce dolaşıp dururduk sonra da iskelenin kenarına gider taşların üzerine yatardık. ama uyumazdık. en güzel saatleri uyuyarak geçiremezdik. gece 3 te karpuz keser yerdik ve saatlerce konuşurduk. neler konuştuğumuzu hiç hatırlamıyorum ama gecelerce hiç sıkılmadığımıza göre baya güzel şeyler konuşuyormuşuz. o günleri acayip özledim ama onların yerine başka güzel geceler koyduk. sonuçta bazı şeyler sadece belli dönemlerde yaşanıp bittiği için iyi gelir insana. bitmese çok sıkılırdık belki. şimdilerde geceleri kızılay'da ya da tunalı'da yürümek ve yine saatlerce konuşmak yapmayı en sevdiğimiz şeyler. bazı şeyler de değişmiyor belli ki. gidip sabahalara kadar dans edecek halimiz yok, o insanlardan olamadık ne yaparsak yapalım da olamıyoruz. böylesi iyi işte.

bon iver'ın yeni şarkısına acayip aşık oldum. albüm kim bilir ne mükemmel olacak. en azından heyecanlanacağım bir şeyler var şu yaz mevsimiyle ilgili. bon iver albümü ve şeftali. ya onlar da olmasaydı nasıl geçecekti bu dandik mevsim hiç bilemiyorum. sahi yaz denen şey niye bu kadar dandik ki. bence temmuz özellikle de ağustos olmasa da hiçbir şey kaybetmeyiz. haziranı yaşayıp hemen eylüle geçmek istiyorum mümkünse.

şeftali üzerine de şiirler şarkılar yazabilirim. şeftali kokusunu o kadar seviyorum ki bazen yediğim şeftalileri boynuma süresim öyle parfüm gibi kullanasım geliyor. şeftalileri sağıma soluma sürmeyeyim diye gidip şeftali kokulu parfümler alıyorum ama valla da billa da kesmiyor yani. büyük aşk yaşıyoruz şeftaliyle.

22 Mayıs 2011

Görünmez

bazı anlar görünmezliğimden yorulduğum oluyor, doğrudur. fark edilmeyen silik bir insan olmak hayattaki en basit insani ilişkilerde bile sizin yok sayılmanız demek. ama sırf birileri beni fark etsin diye sürekli olmadığım bir heyecan seviyesinde veya içinde kendini iyi hissetmediğim bir uydurulmuş hal- tavır elbisesiyle yaşamam mümkün değil. ben buyum değişmem arkadaşım sabit fikirliliği de değil bu anlattığım. bazen sesim soluğum çıkmaz bazen yürürken iyice küçülürüm, zaten oturduğumda neredeyse içime kaçacakmışım gibidir vücut dilim ve sanırım gerçekten küçülerek yok olmayı istediğim bazı günler ve haftalar da var. ama bu aklımın da sessiz içimin fırtınasız olduğu anlamına gelmez veya çok konuşan, çok gülen sürekli hareket halinde olan bir insandan daha az fark edilmeye değer olduğum anlamına da. herkes tarafından fark edilmek gibi bir isteğim de yok gerçekten ama en azından 5 dakika boyunca dibinde durduğum bir insanın "seni görmedim ben burada mıydın" demesi veya yanından yürüyerek geçtiğim insanların beni görmediği için birden dönüp bana kafa veya tokat atması gibi olayları yaşamak istemediğim için artık isyanım. yani o derece mi yokum ki ancak fiziksel bir temasta bulunduğumda var olabiliyorum. veya sürekli ses mi çıkartmam lazım boynuma çanlı tasma mı takayım yani ne bileyim. belki de ben çok abartıyorum ama öyle çok yaşadım bu olayları ve bazılarına komik gelecek hikayeleri, iyice absürd bir kafada yaşıyormuşum gibi geliyor bana. çok daha sembolik bi yerden baktığım için belki de. ufak tefek olaylar bende çok daha büyük bir yanlışın yansıması olabiliyor. bazen bu huyumdan nefret ediyorum.

nereden aklıma geldi şimdi tüm bunlar ondan da emin değilim. galiba kendimi gözünde var etmek için çok uğraştığım ama bir türlü başaramadığım bir insan vardı aklımda bunları yazarken. ama o bambaşka bir olay yukarıda yazılanlardan, ilginçtir ki. -çağrışımları durdurmak da mümkün değil işte, keşke olsaydı.- bir "kill yourself for recognition" durumuydu o . gerçekten beni görsün istiyordum hala da istiyorum galiba ama görmüyor. boynuma çanlı tasma da taktım, her daim ben buradayım diye gözüne parmağımı da soktum ama sonuç olarak yenildim ve dün gece oturduğum yerde bu sefer kendime bile görünmez geldim, sanki hiçbir anlamım yoktu. bir koltukta oturuyordum ama ben bile orada olduğumdan emin değildim. ilk defa kendime tokat atmak istedim sırf yaşayıp yaşamadığımdan emin olmak için. evet biliyordum ki yaşıyordum, sadece onun için değil. iki insan arasındaki mesafenin sonsuz olduğu o durumlardan biriydi işte, ne çok var onlardan. gözümü kapadım bir resim canlandı hemen kafamda; tekli koltukta oturan bir kız, denizin ortasındaki bir dubanın üzerine bırakmışlar onu koltuğuyla beraber, hava kararmış ve sağa sola bakınıyor koltuğuna yapışmış bir şekilde. rüzgar sesinden başka da bir şey yok. bu resim beni biraz güldürdü yalan değil, üzgün şeylere gülümsemeyi bir savunma mekanizması haline getirdim bir süredir. belki üzgün şeylerde mükemmel güzellikler gördüğüm tezini pekiştirmek için kullandığım bir yöntemdir bilemiyorum. sonuçta gülümsedim, ayağa kalktım ve su içtim. yaşamayan şeyler su içmezdi, ben içtim. o gitti. uyudum. sabah uyandım hastaydım. bence insanın yaşadığını kendine ispat edebilmesi için hasta olması en geçerli yoldur. hastaysan yaşıyorsun çünkü fiziksel olarak acı çekiyorsun, bu derece düz bir mantık. benim anlamadığımsa fiziksel olarak hasta olduğum zamanlar ruhumun da hasta olması. öyle hissettiriyor. bir şekilde burnumun akmasına paralel gözlerim de dolabiliyor nedensiz yere. midemi üşütmem sanki duygudurumu düzenleyen yerimi de üşütmeme neden olmuş gibi. çok ilginç. başka türlü modern family'de ağlamamı da açıklayamıyorum çünkü. niye ağlıyorsun diye sorsalar grip oldum diyebilirim sadece. kim inanır bilmem, ben bile zor inanıyorum.

denizin ortasındaki koltukta otururken, rüzgar bittiğinde bu şarkı çalmaya başlıyor nedendir bilinmez, hayallere söz geçirmek ne mümkün ama bu şarkı çok kötü. çok fena kötü.

How My Heart Behaves? by Miss Loveletter

9 Mayıs 2011

İki Şey

İki şey söyleyip kaçacağım. Birincisi şu yandaki resme bayıldım, gülmekten öldüm hatta. Bunun bir de tişörtü varmış şu an hayatta en çok sahip olmak istediğim şey o tişört. Kafayı bir zamanlar -çoğu psikolog gibi- Freud'a takmış biri olarak Freud sürçmelerini her fark ettiğimde ve ukalaca yorumladığımda kendimi çok matah bir şey zannettiğim tüm o zamanların hatrına bu tişörtle dolaşmak istiyorum. Odamdaki poster artık yetmiyor. Ama gerçekten Freud simgesel olarak çok fazla şey ifade ediyor. Adamın kendisinin, kuramıyla anlattıklarına dönüşmesi ne ilginçtir değil mi. Dünya için bir sembol oldu adam ve herkes onun adına -şekline farklı anlamalar yüklüyor. Herkes bambaşka açılardan bakıyor. Sadece söyledikleri değil figürü bile birçok kişi için çok başka şeyler ifade edebiliyor. Çağını ve sonrasını bu kadar etkileyebilen dehalara hayran olmamak elimde değil. Sıradan insanlara hayran olmayı hiçbir zaman anlayamayacağım ama dehalara hayran olmaktan ömrüm boyu kendimi alamayacağım belli ki.. Büyük akıllar, zeka ve entellektüel kapasite beni her şeyden çok etkiliyor. Freud'un da hastasıyız, deli hastasıyız.

İkincisi, geçen gün yine dinlerken aklıma geldi ve çok az kişinin o şarkının bu yorumunu bildiğini düşünüp üzüldüm. Jeff Buckley The Other Woman'ı öyle güzel söylüyor ki bence dünya bundan mahrum kalmamalı. herkes bir kere de olsa bu şarkıyı Jeff Buckley'den dinlemeli. Hatta bir de olayın sırrını çözebilmek için önce Nina Simone'dan dinlemeli. Sonra da bir erkeğin bu kadar kadın bir şarkıyı bu kadar mükemmel yorumlaması karşısında ağzı açık bir şekilde hayran hayran bakmalı. Ben mesela her dinleyişimde ağzım açık uzaklara bakıyorum. Vay be diyorum, naptın sen Jeff. Çok etkileniyorum her defasında. O yüzden siz de dinleyin istedim.

8 Mayıs 2011

Rol

annemle kavga etme nedenimizin benim mutsuzluğum olduğunu söylediğimde "rol yapamıyor musun?" dedi bi arkadaşım. ben de "yapıyorum, zaten tüm hayatım rol yaparak geçiyor ve eve geldiğimde artık rol yapacak halim kalmıyor" dedim. o da insan bazen kendisine bile rol yapmalı dedi. rol yapmayı hiç bırakmamalı evde okulda hatta uyurken bile. sonuçta sadece mutsuz olduğum için kavga edebiliyorduk, böyle bir dünyada yaşıyorduk. sürekli rol de yapabilirdik karşılıklı. ve annem bana" senin mutsuzluğunu kabul etmiyorum ben" dedi. konuşma orada bitti. ben mutsuzum dedim o da ben bunu kabul etmiyorum. dedi. ee noldu şimdi, nereye vardık bilmiyorum . ama galiba ben rol yapmaya karar verdim bazen kendime bile. ne kadar yorulsam da evime geldiğimde mutluymuşum gibi yapmalı 20dklık dizilerimi açıp kahkaha atmalıyım. günlük olayları sanki yaşamaktan çok keyif alıyormuş gibi anlatmalı , yediğim yemekleri son yemeğimi yiyormuşum gibi yemeli ve ağlayasım geldiğinde tuvalete falan kaçmalıyım. birçok insanın yaptığı gibi düşünmeyi bırakıp uyuşmalı ve içim sıkıldığında kuruyemiş falan yemeliyim. sıkıcı konuşmalarda kafamı çok umrumdaymış gibi sallamalı, insanları çok içten dinliyormuş gibi gülümsemeliyim. ancak bu şekilde hayatta kalınıyor belli ki. zaten bunu çok önceden anlanış ve anlatmış wilco. bak ne diyor adamlar: -onlar yalnızlık diyor ama kavramlar arasında dağlar yok, yalnızlık için geçerli olan mutsuzluk için de öyledir.-

how to fight loneliness
smile all the time
shine your teeth to meaningless

and sharpen them with lie
s

başka çok güzel bir şey daha diyorlar ama bence onun konuyla doğrudan alakası yok.

1 Mayıs 2011

Bir Mim

Çok uzun zaman sonra ilk defa bir mim geldi bana bi sevindim, ben artık tamamen bittiğini düşünüyordum mim olayının ama birileri canlandırmış galiba güzel de olmuş çok da güzel iyi olmuş. İki süper blogger dostum Mega Süpersonik Sam ve Nepenthe topu bana paslamışlar ve demişler ki blog açmaya ne zaman karar verdin ne oldu da şimdi blogun var anlat bakalım bi hikayesini. Ben de iyi anlatayım o zaman dedim. Aslında pek de uzun bir hikaye değil gayet de sıradan. Şöyle ki; benim bloglarla tanışmam 2006 yılında gerçekleşti. Canım ciğerim süper insan bengisu bana bloglardan bahsetti ve kendisinin bi blog açtığını söyledi. Ben de tabi yazmayı seven bir insanım haliyle fikir çok hoşuma gitti. Kağıtlara yazıp onları farklı farklı kitapların arasına koymayı severdim önceleri ama o sistemin kötülüğü daha önce yazdığım bir şeyi dönüp dönüp okuma konusunda zorluk çıkarmasıydı ve ben hiçbir zaman düzenli bir insan olamadığımdan dosyalamak gibi sistemler bana hep fikir olarak mantıklı ama pratikte imkansız şeyler gibi geliyordu ki hala öyle geliyor. O yüzden blog olayı çok daha kullanışlı ve düzenli geldi. Yazdığım her şeyi tarihlerine göre arşivleyecek ve belki 3-5 kişi yazdıklarımı okuyacaktı. Sonra o zamanlar yazdığım blogum Yol Üstü Deniz'i açtım. 2 yıl kadar orada yazdım sonra bir gün nedendir bilinmez çok ani bi kararla o blogu kapattım. Hiç de pişman olmadım hala da değilim. Sonra şu an okumakta olduğunuz Uyandım, Saçmaladım adlı blogu açtım. İsmi çok uydurmadır. Blog açmaya karar verdiğimde aklımda bi isim yoktu ve o sırada aklıma gelen ilk şeyi isim yaptım bu çıktı ortaya. 2008'den beri yazıyorum burada ve evim gibi hissediyorum. Her zaman her şeyi yazmadığım ve bazı şeyleri açıkça anlatmadığım doğru ama canım istediğinde yazabileceğim bir yerin olması büyük rahatlık. Ve blogger sayesinde çok tatlı insanlarla tanıştım bir kısmıyla internet dışında da görüşmeye başladım. Okuduğum onlarca blogla bir sürü insanın hayatına seyirci oldum ve kendimi daha az yalnız hissettim. Benim gibi düşünen hisseden insanların varlıklarını gördüm ve onların desteğini hissettim. Şimdi benim için bir vazgeçilmez. Her gün reader'dan blogları okumak ve iyi kötü buraya bir şeyler yazmak olmazsa olmazlarım. Ve gerçekten çok seviyorum bloga bir şeyler yazmayı.

29 Nisan 2011

Bir Cuma Gecesi Planı




















Bu akşam için planım bu birbirinden munis iki filmi izlemek. Uzun zaman sonra canım film izlemek istediği için de kendimi kırmayacak ve cuma gecesini film gecesi yapacağım. Tabi bundan bize ne diyorsanız da bi yerde haklısınız. Ben kendi tarihime not düşüyorum sadece; hayatımdaki en ilginç şeylerden birinin cuma akşamı iki film üst üste izlemek olması da güzel bir detay sanki. Hoş yani, mesela bugün saatlerce kraliyet düğününü izlediğim de doğrudur. Öyle boş bir hayat öyle boş bir kafa. Fena sayılmaz gene de. Bir de Kate pardon yeni adıyla Katherine pek hoş olmuş, ben ki kabarık gelinlikten tiksinirim kadın onun bile güzel halini bulmuş da giymiş. Bu bile tek başına o kadar önemli ki prenseslik müessesesinde öyle böyle değil. Ben prenses olacak olsam ilk önce dikkat edeceğim şey -tabi ki düzgün el sallama becerisinden sonra- giydiğime taktığıma bakmak olurdu. Zaten başka da işlevi olmayan bir pozisyon, birileri ne giydiğine nasıl gülümsediğine ve nasıl el salladığına bakıyor. Hani her öğün yemekten önce kıyafet değiştirme zorunluluğunu saymazsak çok kebap iş. Neyse gene nerden nereye. Ha söylemeden edemeyeceğim letters to juliet'de gael garcia bernal oynuyormuş. Çok özlediydik kendisini. O da Bill Murray'dan sevimli olmasın pek can bir arkadaşımız. Nerden geliyorsa bendeki bu samimiyet orasını hiç bilemiyorum. Neyse ben huzurlarınızdan ayrılıyor ve önce çıtır çerez niyetine birkaç (7-8) bölüm Friends izliyorum sonra da gelsin filmler.