26 Mayıs 2011

Çaresiz Şarkılar, Geceler, Bon Iver ve Şeftali

en "çaresiz" şarkı sözü yarışması yapılsaydı "aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni" ve if i could be who you wanted all the time" birinciliği paylaşırdı. çok net.

bazen 3-4 bira üzerine de 2-3 votka içiyorsun da hiçbir şey olmuyor bazen de 2 birayla dünya dönmeye başlıyor ya. neye göre karar veriliyor, bunun arkasındaki mekanizma nedir çok merak ediyorum. böyle dengesiz canlılar olmayı ne zaman bırakacağız? en çok tanıdığımızı düşündüğümüz kendimizin bile vereceği fiziksel tepkiler karşısında bu kadar az söz sahibi olmamız ne saçma bir durumdur. anlamıyorum.

anlamadığım daha neler neler var ama şimdi hepsini burada madde madde yazarsam kimsenin okumayacağı bir şey yazmış olurum.

geceleri sokakta olmayı çok seviyorum. kalabalık azalıyor ve caddeler gündüzden çok daha güvenli hissettiriyor herkesin düşündüğünün aksine. saat 11den sonra her şey gözüme daha da güzel görünüyor. çoğu zaman belki alkoldendir bilemiyorum. ama son 2-3 yılımı hep geceleri dışarıda olacak şekilde geçirdiğim için çok memnunum. çünkü sabahlardan nefret ediyorum gündüzlerden de bi bok anlamıyorum ama geceler en güzel zamanlar. eskiden yazlıkta hep dışarıda sabahlardık . güneşin doğuşunu görene kadar içeri girmezdik. önce dolaşıp dururduk sonra da iskelenin kenarına gider taşların üzerine yatardık. ama uyumazdık. en güzel saatleri uyuyarak geçiremezdik. gece 3 te karpuz keser yerdik ve saatlerce konuşurduk. neler konuştuğumuzu hiç hatırlamıyorum ama gecelerce hiç sıkılmadığımıza göre baya güzel şeyler konuşuyormuşuz. o günleri acayip özledim ama onların yerine başka güzel geceler koyduk. sonuçta bazı şeyler sadece belli dönemlerde yaşanıp bittiği için iyi gelir insana. bitmese çok sıkılırdık belki. şimdilerde geceleri kızılay'da ya da tunalı'da yürümek ve yine saatlerce konuşmak yapmayı en sevdiğimiz şeyler. bazı şeyler de değişmiyor belli ki. gidip sabahalara kadar dans edecek halimiz yok, o insanlardan olamadık ne yaparsak yapalım da olamıyoruz. böylesi iyi işte.

bon iver'ın yeni şarkısına acayip aşık oldum. albüm kim bilir ne mükemmel olacak. en azından heyecanlanacağım bir şeyler var şu yaz mevsimiyle ilgili. bon iver albümü ve şeftali. ya onlar da olmasaydı nasıl geçecekti bu dandik mevsim hiç bilemiyorum. sahi yaz denen şey niye bu kadar dandik ki. bence temmuz özellikle de ağustos olmasa da hiçbir şey kaybetmeyiz. haziranı yaşayıp hemen eylüle geçmek istiyorum mümkünse.

şeftali üzerine de şiirler şarkılar yazabilirim. şeftali kokusunu o kadar seviyorum ki bazen yediğim şeftalileri boynuma süresim öyle parfüm gibi kullanasım geliyor. şeftalileri sağıma soluma sürmeyeyim diye gidip şeftali kokulu parfümler alıyorum ama valla da billa da kesmiyor yani. büyük aşk yaşıyoruz şeftaliyle.

22 Mayıs 2011

Görünmez

bazı anlar görünmezliğimden yorulduğum oluyor, doğrudur. fark edilmeyen silik bir insan olmak hayattaki en basit insani ilişkilerde bile sizin yok sayılmanız demek. ama sırf birileri beni fark etsin diye sürekli olmadığım bir heyecan seviyesinde veya içinde kendini iyi hissetmediğim bir uydurulmuş hal- tavır elbisesiyle yaşamam mümkün değil. ben buyum değişmem arkadaşım sabit fikirliliği de değil bu anlattığım. bazen sesim soluğum çıkmaz bazen yürürken iyice küçülürüm, zaten oturduğumda neredeyse içime kaçacakmışım gibidir vücut dilim ve sanırım gerçekten küçülerek yok olmayı istediğim bazı günler ve haftalar da var. ama bu aklımın da sessiz içimin fırtınasız olduğu anlamına gelmez veya çok konuşan, çok gülen sürekli hareket halinde olan bir insandan daha az fark edilmeye değer olduğum anlamına da. herkes tarafından fark edilmek gibi bir isteğim de yok gerçekten ama en azından 5 dakika boyunca dibinde durduğum bir insanın "seni görmedim ben burada mıydın" demesi veya yanından yürüyerek geçtiğim insanların beni görmediği için birden dönüp bana kafa veya tokat atması gibi olayları yaşamak istemediğim için artık isyanım. yani o derece mi yokum ki ancak fiziksel bir temasta bulunduğumda var olabiliyorum. veya sürekli ses mi çıkartmam lazım boynuma çanlı tasma mı takayım yani ne bileyim. belki de ben çok abartıyorum ama öyle çok yaşadım bu olayları ve bazılarına komik gelecek hikayeleri, iyice absürd bir kafada yaşıyormuşum gibi geliyor bana. çok daha sembolik bi yerden baktığım için belki de. ufak tefek olaylar bende çok daha büyük bir yanlışın yansıması olabiliyor. bazen bu huyumdan nefret ediyorum.

nereden aklıma geldi şimdi tüm bunlar ondan da emin değilim. galiba kendimi gözünde var etmek için çok uğraştığım ama bir türlü başaramadığım bir insan vardı aklımda bunları yazarken. ama o bambaşka bir olay yukarıda yazılanlardan, ilginçtir ki. -çağrışımları durdurmak da mümkün değil işte, keşke olsaydı.- bir "kill yourself for recognition" durumuydu o . gerçekten beni görsün istiyordum hala da istiyorum galiba ama görmüyor. boynuma çanlı tasma da taktım, her daim ben buradayım diye gözüne parmağımı da soktum ama sonuç olarak yenildim ve dün gece oturduğum yerde bu sefer kendime bile görünmez geldim, sanki hiçbir anlamım yoktu. bir koltukta oturuyordum ama ben bile orada olduğumdan emin değildim. ilk defa kendime tokat atmak istedim sırf yaşayıp yaşamadığımdan emin olmak için. evet biliyordum ki yaşıyordum, sadece onun için değil. iki insan arasındaki mesafenin sonsuz olduğu o durumlardan biriydi işte, ne çok var onlardan. gözümü kapadım bir resim canlandı hemen kafamda; tekli koltukta oturan bir kız, denizin ortasındaki bir dubanın üzerine bırakmışlar onu koltuğuyla beraber, hava kararmış ve sağa sola bakınıyor koltuğuna yapışmış bir şekilde. rüzgar sesinden başka da bir şey yok. bu resim beni biraz güldürdü yalan değil, üzgün şeylere gülümsemeyi bir savunma mekanizması haline getirdim bir süredir. belki üzgün şeylerde mükemmel güzellikler gördüğüm tezini pekiştirmek için kullandığım bir yöntemdir bilemiyorum. sonuçta gülümsedim, ayağa kalktım ve su içtim. yaşamayan şeyler su içmezdi, ben içtim. o gitti. uyudum. sabah uyandım hastaydım. bence insanın yaşadığını kendine ispat edebilmesi için hasta olması en geçerli yoldur. hastaysan yaşıyorsun çünkü fiziksel olarak acı çekiyorsun, bu derece düz bir mantık. benim anlamadığımsa fiziksel olarak hasta olduğum zamanlar ruhumun da hasta olması. öyle hissettiriyor. bir şekilde burnumun akmasına paralel gözlerim de dolabiliyor nedensiz yere. midemi üşütmem sanki duygudurumu düzenleyen yerimi de üşütmeme neden olmuş gibi. çok ilginç. başka türlü modern family'de ağlamamı da açıklayamıyorum çünkü. niye ağlıyorsun diye sorsalar grip oldum diyebilirim sadece. kim inanır bilmem, ben bile zor inanıyorum.

denizin ortasındaki koltukta otururken, rüzgar bittiğinde bu şarkı çalmaya başlıyor nedendir bilinmez, hayallere söz geçirmek ne mümkün ama bu şarkı çok kötü. çok fena kötü.

How My Heart Behaves? by Miss Loveletter

9 Mayıs 2011

İki Şey

İki şey söyleyip kaçacağım. Birincisi şu yandaki resme bayıldım, gülmekten öldüm hatta. Bunun bir de tişörtü varmış şu an hayatta en çok sahip olmak istediğim şey o tişört. Kafayı bir zamanlar -çoğu psikolog gibi- Freud'a takmış biri olarak Freud sürçmelerini her fark ettiğimde ve ukalaca yorumladığımda kendimi çok matah bir şey zannettiğim tüm o zamanların hatrına bu tişörtle dolaşmak istiyorum. Odamdaki poster artık yetmiyor. Ama gerçekten Freud simgesel olarak çok fazla şey ifade ediyor. Adamın kendisinin, kuramıyla anlattıklarına dönüşmesi ne ilginçtir değil mi. Dünya için bir sembol oldu adam ve herkes onun adına -şekline farklı anlamalar yüklüyor. Herkes bambaşka açılardan bakıyor. Sadece söyledikleri değil figürü bile birçok kişi için çok başka şeyler ifade edebiliyor. Çağını ve sonrasını bu kadar etkileyebilen dehalara hayran olmamak elimde değil. Sıradan insanlara hayran olmayı hiçbir zaman anlayamayacağım ama dehalara hayran olmaktan ömrüm boyu kendimi alamayacağım belli ki.. Büyük akıllar, zeka ve entellektüel kapasite beni her şeyden çok etkiliyor. Freud'un da hastasıyız, deli hastasıyız.

İkincisi, geçen gün yine dinlerken aklıma geldi ve çok az kişinin o şarkının bu yorumunu bildiğini düşünüp üzüldüm. Jeff Buckley The Other Woman'ı öyle güzel söylüyor ki bence dünya bundan mahrum kalmamalı. herkes bir kere de olsa bu şarkıyı Jeff Buckley'den dinlemeli. Hatta bir de olayın sırrını çözebilmek için önce Nina Simone'dan dinlemeli. Sonra da bir erkeğin bu kadar kadın bir şarkıyı bu kadar mükemmel yorumlaması karşısında ağzı açık bir şekilde hayran hayran bakmalı. Ben mesela her dinleyişimde ağzım açık uzaklara bakıyorum. Vay be diyorum, naptın sen Jeff. Çok etkileniyorum her defasında. O yüzden siz de dinleyin istedim.

8 Mayıs 2011

Rol

annemle kavga etme nedenimizin benim mutsuzluğum olduğunu söylediğimde "rol yapamıyor musun?" dedi bi arkadaşım. ben de "yapıyorum, zaten tüm hayatım rol yaparak geçiyor ve eve geldiğimde artık rol yapacak halim kalmıyor" dedim. o da insan bazen kendisine bile rol yapmalı dedi. rol yapmayı hiç bırakmamalı evde okulda hatta uyurken bile. sonuçta sadece mutsuz olduğum için kavga edebiliyorduk, böyle bir dünyada yaşıyorduk. sürekli rol de yapabilirdik karşılıklı. ve annem bana" senin mutsuzluğunu kabul etmiyorum ben" dedi. konuşma orada bitti. ben mutsuzum dedim o da ben bunu kabul etmiyorum. dedi. ee noldu şimdi, nereye vardık bilmiyorum . ama galiba ben rol yapmaya karar verdim bazen kendime bile. ne kadar yorulsam da evime geldiğimde mutluymuşum gibi yapmalı 20dklık dizilerimi açıp kahkaha atmalıyım. günlük olayları sanki yaşamaktan çok keyif alıyormuş gibi anlatmalı , yediğim yemekleri son yemeğimi yiyormuşum gibi yemeli ve ağlayasım geldiğinde tuvalete falan kaçmalıyım. birçok insanın yaptığı gibi düşünmeyi bırakıp uyuşmalı ve içim sıkıldığında kuruyemiş falan yemeliyim. sıkıcı konuşmalarda kafamı çok umrumdaymış gibi sallamalı, insanları çok içten dinliyormuş gibi gülümsemeliyim. ancak bu şekilde hayatta kalınıyor belli ki. zaten bunu çok önceden anlanış ve anlatmış wilco. bak ne diyor adamlar: -onlar yalnızlık diyor ama kavramlar arasında dağlar yok, yalnızlık için geçerli olan mutsuzluk için de öyledir.-

how to fight loneliness
smile all the time
shine your teeth to meaningless

and sharpen them with lie
s

başka çok güzel bir şey daha diyorlar ama bence onun konuyla doğrudan alakası yok.

1 Mayıs 2011

Bir Mim

Çok uzun zaman sonra ilk defa bir mim geldi bana bi sevindim, ben artık tamamen bittiğini düşünüyordum mim olayının ama birileri canlandırmış galiba güzel de olmuş çok da güzel iyi olmuş. İki süper blogger dostum Mega Süpersonik Sam ve Nepenthe topu bana paslamışlar ve demişler ki blog açmaya ne zaman karar verdin ne oldu da şimdi blogun var anlat bakalım bi hikayesini. Ben de iyi anlatayım o zaman dedim. Aslında pek de uzun bir hikaye değil gayet de sıradan. Şöyle ki; benim bloglarla tanışmam 2006 yılında gerçekleşti. Canım ciğerim süper insan bengisu bana bloglardan bahsetti ve kendisinin bi blog açtığını söyledi. Ben de tabi yazmayı seven bir insanım haliyle fikir çok hoşuma gitti. Kağıtlara yazıp onları farklı farklı kitapların arasına koymayı severdim önceleri ama o sistemin kötülüğü daha önce yazdığım bir şeyi dönüp dönüp okuma konusunda zorluk çıkarmasıydı ve ben hiçbir zaman düzenli bir insan olamadığımdan dosyalamak gibi sistemler bana hep fikir olarak mantıklı ama pratikte imkansız şeyler gibi geliyordu ki hala öyle geliyor. O yüzden blog olayı çok daha kullanışlı ve düzenli geldi. Yazdığım her şeyi tarihlerine göre arşivleyecek ve belki 3-5 kişi yazdıklarımı okuyacaktı. Sonra o zamanlar yazdığım blogum Yol Üstü Deniz'i açtım. 2 yıl kadar orada yazdım sonra bir gün nedendir bilinmez çok ani bi kararla o blogu kapattım. Hiç de pişman olmadım hala da değilim. Sonra şu an okumakta olduğunuz Uyandım, Saçmaladım adlı blogu açtım. İsmi çok uydurmadır. Blog açmaya karar verdiğimde aklımda bi isim yoktu ve o sırada aklıma gelen ilk şeyi isim yaptım bu çıktı ortaya. 2008'den beri yazıyorum burada ve evim gibi hissediyorum. Her zaman her şeyi yazmadığım ve bazı şeyleri açıkça anlatmadığım doğru ama canım istediğinde yazabileceğim bir yerin olması büyük rahatlık. Ve blogger sayesinde çok tatlı insanlarla tanıştım bir kısmıyla internet dışında da görüşmeye başladım. Okuduğum onlarca blogla bir sürü insanın hayatına seyirci oldum ve kendimi daha az yalnız hissettim. Benim gibi düşünen hisseden insanların varlıklarını gördüm ve onların desteğini hissettim. Şimdi benim için bir vazgeçilmez. Her gün reader'dan blogları okumak ve iyi kötü buraya bir şeyler yazmak olmazsa olmazlarım. Ve gerçekten çok seviyorum bloga bir şeyler yazmayı.

29 Nisan 2011

Bir Cuma Gecesi Planı




















Bu akşam için planım bu birbirinden munis iki filmi izlemek. Uzun zaman sonra canım film izlemek istediği için de kendimi kırmayacak ve cuma gecesini film gecesi yapacağım. Tabi bundan bize ne diyorsanız da bi yerde haklısınız. Ben kendi tarihime not düşüyorum sadece; hayatımdaki en ilginç şeylerden birinin cuma akşamı iki film üst üste izlemek olması da güzel bir detay sanki. Hoş yani, mesela bugün saatlerce kraliyet düğününü izlediğim de doğrudur. Öyle boş bir hayat öyle boş bir kafa. Fena sayılmaz gene de. Bir de Kate pardon yeni adıyla Katherine pek hoş olmuş, ben ki kabarık gelinlikten tiksinirim kadın onun bile güzel halini bulmuş da giymiş. Bu bile tek başına o kadar önemli ki prenseslik müessesesinde öyle böyle değil. Ben prenses olacak olsam ilk önce dikkat edeceğim şey -tabi ki düzgün el sallama becerisinden sonra- giydiğime taktığıma bakmak olurdu. Zaten başka da işlevi olmayan bir pozisyon, birileri ne giydiğine nasıl gülümsediğine ve nasıl el salladığına bakıyor. Hani her öğün yemekten önce kıyafet değiştirme zorunluluğunu saymazsak çok kebap iş. Neyse gene nerden nereye. Ha söylemeden edemeyeceğim letters to juliet'de gael garcia bernal oynuyormuş. Çok özlediydik kendisini. O da Bill Murray'dan sevimli olmasın pek can bir arkadaşımız. Nerden geliyorsa bendeki bu samimiyet orasını hiç bilemiyorum. Neyse ben huzurlarınızdan ayrılıyor ve önce çıtır çerez niyetine birkaç (7-8) bölüm Friends izliyorum sonra da gelsin filmler.

27 Nisan 2011

Yokluğu Saymak

Babam öleli neredeyse bir yıl oldu, çok garip. bana sorsanız üç gün oldu derim. zaman tek başına ne kadar anlamsız. bir insanın yeryüzünde varolmadığı bir boşluk düşünün ve onu sayılarla numaralandırın. ne saçma oluyor değil mi. sizin doğduğunuz günden beri hayatta olan ve sizin dünya bilginiz içinde yeri hep sabit olan bir adam. bir gün yok oluyor. sonra onun yokluğunu saymaya başlıyorsunuz, oysa yokluk nasıl sayılabilir. yokluğun çoğalması nasıl mümkün olabilir. yokluk yoktur, isteseniz de olduramazsınız. belki de o yüzden bir yılın sayısal değerini düşündüğümde; o 360 günü babamın yokluğuyla bağdaştıramıyorum. öyle değil çünkü. çok zamansız bir eksiklik bu. bizim kaybettiğimiz sadece günler değil. onun kaybettiği de. ölümün ölen kişi için ne tarz bi kayıp olduğunu düşünmeyi reddediyor aklım uzunca bir süredir ama ölüm geride kalanlar için başka tarzda bi ölüm sanki. öyleymiş gerçekten. hep dedikleri gibi bir parçası ölüyor insanın. ister istemez. en basitinden bir koltuktaki kafa izi yavaş yavaş yok oluyor ve benim içimde bir yerlere kocaman bir kafa izi bırakıyor. veya herhangi bir iz. bir yara. neticede neredeyse tüm yaralar iz bırakıyor. koltuktaki kafa izi gibi izler bırakıyor hem de. büyük, şekilsiz, çirkin. bazı şeyler maddesel dünyadan, koltuklardan, televizyonlardan, yataklardan, masalardan silinebilir ama insanın ruhundan silinmiyor. veya sonsuza dek bir anda siliniyor. ikisi aynı şey belki de. çünkü bazı şeylerin yokluğuyla varlığı eşit derecede acı verebiliyor insana. ne gariptir ki. niye bu kadar garip olduğunu da hiçbir zaman anlayamayacağım galiba ama şunu biliyorum ki çok üzgünüm veya ona benzer bir şey. içime bakmaya cesaret edemiyorum bir yıldır, sanki gerçekten yükseklik korkum depreşiyor bu kez, murathan mungan'ın dediği gibi. sahi bir insan nasıl böyle bir cümle kurabilir, onu bile anlamıyorum. sabahları kahvaltımı ederken düzenli olarak gözlerimin dolması durduk yere değil biliyorum ama düşünemiyorum sanki. orada bitiyor zaten ağlamıyorum bile. gözlerim doluyor hani dokunsalar ağlayacağım ama kimse dokunmuyor. kimse sizin yerinize ölüm üzerine düşünmek istemiyor. kimse sizinle birlikte ölüm üzerine düşünmek istemiyor. kimse ö harfini bile duymak istemiyor. ve ben hep o dokunsalar ağlayacak insan halinde yaşıyorum. oraya buraya çarpıyorum bazen dokunulmak niyetine, ağlıyorum. sonra geçiyor. her şey geçiyor. bazı şeyler hariç.


20 Nisan 2011

"I have filled this void with things unreal"

bugün bende salaklığın bini bir para blog. nasıl salağım anlatamam. ama dur anlatayım azıcık. önce otobüsten ineceğim durağı unutup baya bi gitmişim sonra indim tabi, dedim ki büyük kayıp değil karşıya geçer ordan tekrar binerim. sonra mal gibi gidip yanlış otobüse binmişim. döndü bir yerden aha dedim sıçtık . bastım haliyle düğmeye indirdi beni. ayakkabım çoktan su almıştı zaten birazcık daha ıslandı bonus olarak. indiğim yerden yürüdüm baya bi, ıslak ayaklarla. bir de tabi gündüz hava sıcak diye incecik de giyinmişim, nasıl donuyorum anlatamam. saçma sapan arka yollardan vardım çok şükür ki. ama zaten kafam soğuktan bir milyon oldu. sonra ne bileyim tesadüf denen şeyin ne pis ne çirkin bir şey olduğu gerçeğini düşündüm. üşürken pek sağlıklı düşünemedim ama olduğu kadar blog be. eve geldim how i met izleyeyim diye bilgisayarın başına oturdum , son zamanlarda pek bi duygusal bölümler çeker oldular ya sinirlenmeye başladım hafiften. duygusal şeyleri sevmediğimden değil ama komedi dizisi be hocam yani zaten 20 dk. gülücez eğlenicez onda da dram görmek istemiyorum haliyle. sonra barney durdu durdu i'm broken dedi, nasıl bir iç parçalanması bende tarifi zor. yani barney'nin broken olduğunu hepimiz biliyoruz ama o öyle söyleyiverince çok dokundu nedendir bilinmez. dokunuyor bana öyle şeyler. evet böyle de saçma triplerim var blog. oturup dizi karakterlerini düşünüyorum bazı bazı.

tüm bunlar dün oldu bitti işte blog, bugün kaldığım yerden devam edeyim. çok ilginç bir şey söyliyim mi blog bugün gene işe gittim, acayip ilginç de mi. neyse iş yerinde artık zamanımı nasıl geçirmem gerektiği konusunda baya bi tecrübe kazandım. zaman tabi ki yine de hızlı geçmiyor ama ben iş çıkışı yapacağım bir şeyi düşünüyorum mütemadiyen, zamanı katlanılır kılmak için. öyle çok alengirli şeyler de değil ha. işten çıkıcam starbucks'a gidip havuçlu kek yiycem, kitabımı okuycam. tüm hayal bu. sekiz saat boyunca tek düşündüğüm şey sadece bu. sekiz saat ne çok de mi ya, bence hayat gerçekten günün 8 saatini iş yerinde geçirmek için çok kısa. yani ne kadar mantıksız düşünsene; günümün büyük bir kısmını sevmediğim bir ortamda hiç alakam olmayan insanlarla geçiriyorum ve bunu yaklaşık olarak 25 sene yapıyorum. bundan daha büyük bir epic fail var mıdır arkadaş, varsa da ben bilmiyorum. ama görünen o ki bu düzeni değiştirmek için çok geç şöyle bi 3000 yıl kadar geri almak lazım durumu. medeniyet diye bik bik öttükleri şeyin kocaman bir hapishane olması da ne ironik de mi epic ironi mi desek hatta.

bir de kitap, havuçlu kek falan dedim de aklıma geldi, sırça fanus'u bitirdim. kitabı bitirdiğimden beri de yüz ifademde gözle görünür bir değişim var. hayırlısı dedim geçtim. sonra hemen ardından dorian gray'in portesine başladım. ama anladım ki bu iki kitabı üst üste okumak bana hiç yaramayacak. yine de okuyacağım tabi ki. daha ilk elli sayfadan hastası olmuş durumdayım. hayatımda ilk defa okunacak kitaplar listeme harfiyen uyabiliyorum ve şu an hayatımdan memnun olduğum o nadir anlar hep kitap okuduğum zamanlara denk geliyor. dizi izlemeyi neredeyse bıraktım, film sadece sinemada izleyebiliyorum. canım kitap okumaktan ve yazmaktan başka hiçbir şey istemiyor. az buçuk ALES çalışmaya çalıştım ama sonunda kendimi bir şekilde elimde "Büyük Saat" kanepede otururken buldum, her seferinde. Turgut Uyar sanki uzaklardan bir yerlerden salla ya ALES'i ,göğe bakalım diyor. ee ben de tamam diyorum haliyle. sonuçta nedir ki ales, ösym'nin yapacağı dandik bir sınav neticede, Turgut Uyar'ın yanında nedir ki, ne olabilir ki?

bir de 4-5 yıl sonra ilk defa şiir yazdım. ben de inanamadım ama oldu işte. tabi ki yazdığım şeyden nefret ettim ve acayip yavan buldum ama sonuçta bu yazmış olduğum gerçeğini değiştirmiyor. nasılsa kimseye okutmayacağım için sorun yok, sadece kendi kendimle dalga geçebilirim. onu hep yapıyorum zaten.

son olarak bazı insanların isimlerinin anlamıyla sizde uyandırdıkları izlenimin tamamen zıt olması herhalde bambaşka bir dramımızdır. herkes çocuğuna isim koyarken biraz ince düşünsün, ne bileyim öyle her anlam her insana uymuyor. sonra ama adı bu olan insan şöyledir böyledir gibi saçma sapan önyargılarımız oluyor. çocuğunuzu tanıyıp ona göre isim koyun derim ben naçizane.


böyle şarkı sözü mü olur ya, napıyonuz siz nasıl kafalar yaşıyorsunuz ben de isterim aynısından. hayır belki kafa aynısı da ben neden böyle sözler yazamıyorum biri bana bunu açıklasın.

For I am afraid of what I will discover inside
You told me that I would find a home,
Within the fragile substance of my soul
And I have filled this void with things unreal,
And all the while my character it steals
The darkness is a harsh term don’t you think?
And yet it dominates the things I seek.



9 Nisan 2011

Bu bir mektupmuş gibi yapalım.

merhaba sevgili okur;

günlerim burada hep birbirinin aynı. keşke sana anlatabileceğim ilginç gelişmeler olsaydı ama yok. her sabah uyanıyor yüzümü yıkayıp üzerimi giyiniyorum. bunları yaparken gerçek manada hiçbir şey düşünmüyorum. önceden belirlenmiş komutlara göre davranan bir robotum; her gün aynı saatte uyanmaya ve üzerime herhangi bir şey giymeye programlanmışım sanki. bugün de giyinmesem ne olacak diye bile düşünmüyorum, giyinmek dünyadaki en doğal şeymiş gibi bir hal tavır içerisindeyim. halbuki düşününce hiç doğal olmayan bir şey, ama işte bunu sadece buraya yazarken fark edebiliyorum. günlük hayatımda bu tarz düşüncelere hiç yer yok. günlük hayatımdan nefret ediyorum.

sonra hergün aynı yoldan yürüyorum hatta bazen gözlerim kapalı yürüyorum. aşinalığımın boyutlarını sana bu şekilde anlatayım; gözlerimi tamamen kapatsalar da her gün ama istinasız her gün yolumu bulurum. bazen düşünmüyor değilim uyurken yürüyebilen ve ulaşmak istediği noktaya varabilen canlılar olsaydık ne güzel olurdu diye. arada yolculukla geçirdiğimiz o gereksiz zamanı, yarım saat fazla uyumak için kullanabilirdik. ama ben ne bilirim, hayattan beklentisi yürüdüğü yol süresi boyunca uyumak olan bir insanım neticede, kendi kendmi bile ciddiye alamıyorum.

şu gözler kapalı yürümek mevzusuna gelince, o işin bir de başka bir hali var; bazen hiç bilmediğim sokaklarda, yollarda, binalarda da gözlerimi kapıyorum yürürken, bir nevi kumar. ne olacağını bilmediğim, neyin bana doğru geldiğini görmediğim belki ayağımın altında duran taşı fark etmediğim, müziği son seste açıp arabaların geliş gidişini duymadığım o birkaç dakikada kendimi karanlık bir boşlukta yürüyor gibi hissediyorum. o kadar huzurlu ki o boşluk belki 3 saniye sonra ölebileceğim, bir çukura basıp kafamı kaldırıma vurabileceğim, kocaman bir kamyonun önünde çöp bacaklı bir kukla gibi titrek durup ve bir anda binbir parçaya ayrılabileceğim gerçekleri beni rahatsız etmiyor. umrumda bile olmuyor. ölürsem de en azından son hissettiğim şeyin mutluluğa benzer bir şey olacağını bilmek içimi rahatlatıyor hatta. birkaç dakikalığına bile iyi hissetmek büyük bir riski almaya değer sanki. zaten genel olarak kumar davranışını düşününce başka bir sonuca ulaşmak mümkün değil. sonunda kaybetme ihtimalinin daha yüksek olduğu bir şeye insanların delice sarılması bana çok anlamlı geliyor artık. mantıklı diyemem belki ama anlamlı. önemli olan da anlam zaten. sonuçta insanlar ufacık bir umudun biraz beklentinin peşinde bir anda büyük servetler harcayabiliyorlar. ben de iki dakika düşünmemek, azıcık farklı hissedebilmek için hayatımı riske atabilirim. hayatım riske edilmeye değmeyecek bir değer taşımıyor zaten, ve bana sorarsanız kimseninki taşımıyor. çok sıradanız. her şey gibi. sahi ya sevgili okur bu sıralar bana her şey acı verici derecede sıradan geliyor. her şey çok olağan sanki. şaşırmayla ilgili bünyemde ne varsa bir yerlere göndermişim sanki. insanların mucize dediği şeylere, çok üzüldükleri şeylere ve haberlerde "korkunç" olarak nitelendirilen olaylara hep aynı anlamsız bakışla bakıyorum. evet ne var ki bunda diyorum içimden. ve "evet ne var ki bunda". eşssiz bir ana veya olaya tanık olma ihtimalimizin ne kadar az olduğunu düşününce her şey iyice normalleşiyor. düşünsene sevgili okur çok büyük depremler felaketler hatta nükleer santrallerin patlaması bile ilk defa yaşanmıyor. her şey daha önce yaşandı. insanlığın tanık olduğu her türlü kavga, her türlü savaş ve terör eylemi daha önce yapıldı. e o zaman bunda şaşıracak ne var. dünyanın her yerinde birileri ölürken birileri doğuyor ve bu durum bende kesinlikle bi mucize etkisi yaratmıyor. sanırım olayların oluş şekliyle ve sıradanlığıyla barıştım. çok büyük bir farklılık görene daha önce hiç yaşanmamış bir an'a tanık olana kadar da olaylara ve insanlara karşı olan bezginliğim, boş bakışlarım devam edecek. bir de gerçekten her türlü duruma uygun farklı bakış geliştirecek ve hepsini doğru yerde uygulayacak kadar çalışkan bir insan değilim. umrumda da değil. benim bakışlarım da kimsenin umrunda değil. olmasın zaten ne gerek var.

hadi hepsini geçelim sevgili okur, aklıma ne geldi biliyor musun? sakallı adam o şarkıda diyor ya "aşkın ne anlama geldiğini hala bilmiyorum" diye. ben de aynen o durumdayım. aşk nedir bir fikrim yok ama şu kadarını öğrendim ki aşk benim olduğunu zannettiğim şey değil. yine her zamanki gibi bir şeyin ne olmadığını bilip ne olduğu hakkında hiçbir fikir yürütmez bir halde buldum kendimi. aman neyse be sevgili okur hayatta bir derdimiz bu mu sanki. şarkı güzel ama şarkıya lafım yok. hem diyor ya bir de son zamanlarda ellerim bana ait değilmiş gibi geliyor diye. bazen ellerime çok uzun süre baktığım zaman, ama cidden böyle bir saat boyunca gözlerimi ayırmadan o zaman sanki başkasının ellerine bakıyormuşum gibi hissediyorum. zaten herhangi bir şeye çok uzunca bakınca ona yabancılaşmak gibi bir huyum var. kelime tekrarlama olayındaki mekanizma gibi sevgili okur. ellerim sanki yamuluyor onlara baktıkça ve ayak parmaklarım benden bağımsız var olmaya başlıyor gibi. insanın kendine ait bir şeye bu kadar kolay yabancılaşabiliyor olması bazen beni inanılmaz korkutuyor. sen yine de boşver sevgili okur bakma ellerine saatlerce. "nolcak kızım olsun olsun" diyen teyze geldi aklıma birden şimdi. ne dersem diyeyim "nolcak kızım olsun olsun" diye cevap veriyor. en azıdan her şeye uygun bir cevap bulduğu için tebrik etmek lazım teyzeyi. sonuçta hepimizin arayıp da bulamadığı şey değil mi cevap-lar.

aman böyle işte. söyleyecek bir iki lafım daha vardı ama onları da başka bir güne saklayalım sevgili okur. nasılsa buralardayız şimdilik, gözlerim kapalı yürüdüğüm bir gün ölürsem eğer sizin canınız sağolsun. söyleyeceklerim de yarım kalsın. zaten kim söyleyeceklerini tamamen bitirip ölüyordur ki? herkes biraz eksik kalır. ve her zaman söylenecek başka bir şeyler vardır. bir yerlerde hikayeler anlatılmaya devam etsin de gerisi mühim değil benim için. haydi hoşçakalın.