iGoogle'da -açılış sayfam oluyor zaten-, böyle bir günün sözü zımbırtısı var, hergün bakıyorum bakalım bugün ne koymuşlar günün sözü diye, hergün birbirinden rezil, anlamsız, gereksiz sözler oluyordu, sonunda bugün doğru ve anlamlı bir şey koymuşlar günün sözü olarak.
18 Haziran 2008
Günün Sözü
iGoogle'da -açılış sayfam oluyor zaten-, böyle bir günün sözü zımbırtısı var, hergün bakıyorum bakalım bugün ne koymuşlar günün sözü diye, hergün birbirinden rezil, anlamsız, gereksiz sözler oluyordu, sonunda bugün doğru ve anlamlı bir şey koymuşlar günün sözü olarak.
16 Haziran 2008
Bir insanı tanımaya çalışmak,- o süreç -oldukça ilginç, tanıyamamaksa daha da ilginç. İçinde bir yerlerde o tanıyamadığın, asla konuşamayacağın insana yüklediğin tüm o sıfatlar, hayaller, kafanın içinden yapılan sohbetler büyük bir yanılgıya sürüklüyor, bazen böyle durup "keşke tanıyabilseydim, çok merak diyorum nasıl bir insan olduğunu, binlerce soru sormak istiyorum, en alakasız şeyleri bile öğrenmek istiyorum hakkında" der dururum içimden, sonra kafamdan sorarım o soruları, alırım cevapları kendi hayal ettiğim gibi, ama olmaz asla, hiçbiri gerçekten tanımanın, yakından incelemenin, gerçek gülümsemesini görmenin, olaylara verdiği her ayrı tepkiyi öğrenip ileride aynı olayla karşılaştığında nasıl davranacağını bilmenin yerini tutamaz. Çok önemli o süreç, hem öyle yüzeysel bir tanımayla yetinemem ben, her şeyi öğrenmem lazım, izlemem ve sorular sormam lazım, yüzeysel olsun istemem hiçbir şey, insanları, kendilerini daha içsel bir şeylerle tanımlamaları için zorlarım, yüzeyin üstündekiler bana yetmez, taa içini bilemezsem bir insanın, onu tanıdığımı iddia edemem ve ben tanımayı çok severim, kişileri özel yapan detayların peşine düşerim, düşemezsem hayal ederim, ama hayaller asla gerçek sohbetlerin gerçek davranışların yerini tutamaz ne kadar mükemmel olsalar da. Anladım ki artık ben mükemmellik istemiyorum, gerçek insanlar istiyorum hayatımda, her şeyiyle tanıyabildiğim, oldukları gibi sevebildiğim, içlerine bakmaları için zorlayabileceğim insanlar istiyorum, hayal dünyası gerçek dünyaya göre çok daha güzel, çok daha eğlenceli ve acısız olsa da, gerçekten bilmenin, görmenin, yaşamanın değeri çok daha farklı.
Daha aklı başında ve ayakları yere sağlam basan bir insan olmak istiyorum artık, tüm kötü yanarlına rağmen istiyorum bunu artık, içimde ne bir pişmanlık ne bir üzüntü olmaksızın yapamadığım şeyler tanıyamadığım insanlar için pişmanlık duymak yerine başarmaya çalıştığım işler ve tanımaya çalıştığım insanlar için pişmanlık duymak istiyorum. Her yıl insana yeni bir şeyler öğretiyor ya bu yılın öğretisi de bu olsun benim için, kendime bir şey katmayacaksa yaşadığım günlerin bi anlamı yok, sadece yaş sayılarına yeni birer rakam eklemekten başka bir işe yaramaz yaşamak, oysa ben yaşadığımı hissetmek istiyorum, farkında olmak istiyorum. Neler olup bittiğine bakıp, dünyayı kocaman gözlerle görmek istiyorum, tanımak istiyorum, dünyayı ve insanları..
Son zamanlarda pek içten oldum ben be blog, çok dürüst davranıyorum sana, kendime bile zorla itiraf edebildiğim şeyleri seninle paylaşıyorum, vay be blog.
Fonda çalan: Ours- The worst things beautiful
Daha aklı başında ve ayakları yere sağlam basan bir insan olmak istiyorum artık, tüm kötü yanarlına rağmen istiyorum bunu artık, içimde ne bir pişmanlık ne bir üzüntü olmaksızın yapamadığım şeyler tanıyamadığım insanlar için pişmanlık duymak yerine başarmaya çalıştığım işler ve tanımaya çalıştığım insanlar için pişmanlık duymak istiyorum. Her yıl insana yeni bir şeyler öğretiyor ya bu yılın öğretisi de bu olsun benim için, kendime bir şey katmayacaksa yaşadığım günlerin bi anlamı yok, sadece yaş sayılarına yeni birer rakam eklemekten başka bir işe yaramaz yaşamak, oysa ben yaşadığımı hissetmek istiyorum, farkında olmak istiyorum. Neler olup bittiğine bakıp, dünyayı kocaman gözlerle görmek istiyorum, tanımak istiyorum, dünyayı ve insanları..
Son zamanlarda pek içten oldum ben be blog, çok dürüst davranıyorum sana, kendime bile zorla itiraf edebildiğim şeyleri seninle paylaşıyorum, vay be blog.
Fonda çalan: Ours- The worst things beautiful
13 Haziran 2008
Son bir haftanın en favori şarkıları:
- Dan Wilson- Breathless................ Myspace
- China Forbes- Gone...................... Myspace (Bu ikisi için radyo odtü'ye teşekkür etmek lazım bol bol çalıyorlar-dı)
- Jeff Buckley & Elizabeth Fraser- All flowers in time bend towards to sun (bu yeni keşfettiğim bir şarkı değil ama nedense son günlerde dinlemeden duramıyorum).
Bir de bu haftanın sayılmaz ama son iki günün favori dizisi Coupling, başından kalkamıyorum, 2 sezon bitirdim, sezonlarda ortalama 8 bölüm falan var ama süresi amerikan sitcomlarından daha uzun, tüm gün sadece coupling izledim acayip mutluyum:) Barney, Ted Ve Marshal'a asla ihanet etmem ama Jeff son iki günümün kahramanı, süper insan Jeff Murdock, işaret parmağındaki yüzüğünü aşırı beğendim çok gereksiz bir bilgi olaraktan:)
12 Haziran 2008
Gol Oldu Dedim, Gerçekten Gol Oldu...
Garip sorularla başladı gece.
Neden ben değil de o?
Neden beni hiç sevmedi ki?
Bana bu kadar işkence etmek zorunda mıydı?
Beni hiçbir zaman sevmemiş ve sevme ihtimali hiç olmayan bir adama karşı neden hala zaaflarım var?
Bu sorulara cevap arayıp duruyordum, hala arıyorum. Beni sevilmeye değer görmemiş olabilir, ya da biz iyi arkadaştık bu her şeyden daha önemliydi diye düşünmüş olabilir, bilmiyorum yine de merak ediyorum neden ben değil de onlar. Ben onu bu kadar çok severken, sevmeye hazırken, onun için her şeyi yapabilecekken elime geçen ne, bir hiç. Gökçe çok kafa kızdır değil mi, hep öyleydi ama neden biraz olsun sevmek gelmedi içinden, ben de bunu merak ettim hep. Her şey o kadar zorken, ben sen gidiyorsun diye nefes alamazken, bunun senin hiç umrunda olmaması, ve bunca zaman sonra hala senin üzgün olduğunu öğrendiğim için üzülmem, ne kadar da salağım, o kadar salağım ki cümleler anlatamaz. Ben seni özledim galiba bugün, her şeye rağmen seninle sohbet etmeyi özledim, sen beni hiç sevmesen de hatta işkence etmek için elinden geleni yapmış olsan da, tabi tüm bunları bilerek yapmadığını biliyorum, yine de yuh sana bu kadar da ağzına sıçılmaz bir insanın. Her neyse ben kendime kızgınım hala, sana zaafım olduğu için. Bu gece de kendime kızgındım, tüm bu sorular yeniden su yüzüne çıktığı için, gözlerim doldu birazcık, ağlamadım. Çünkü yetmişti bu zamana kadar ağladıklarım, hem bir kere daha senin için ağlasaydım kendime olan saygımı tamamen kaybederdim. Ağlamadım, ağlayamam artık, yoruldum çünkü, yoruldum ama hala bu düşüncelerle başbaşa kalabiliyorum bunca zaman sonra. Bu sorularla başladı işte gece. Muhtemelen sen bambaşka bir yerlerde, bambaşka şeyler yaparken, birileri geçmişi eşeliyor ve pişmanlık duyuyordu, senin haberin yoktu, başka bir hayatta yaşıyordun. Ben biliyordum ki senden tamamen kopmuştum, bir daha ne konuşma ne görüşme ihtimalimiz vardı, olsa bile ben bunu sabote ederdim, çünkü ben böyleyim. Bu gece birazcık özledim seni, bilmem umrunda olur muydu? Neyse ki gece bu soruların yarattığı kafa karışıklığından daha güzel bir şekilde sonlandı, gecenin bir saati tam takisye bindiğimde Arda gol attı, "Gol oldu" dedim, taksi şoförü "uğurlu geldiniz" dedi. "Vay be dedim gerçekten mi", birinin bana bunu söylemesi çok ilginçti, Sonra yol boyunca tanımadığım bir adamla futbol muhabbeti yaptım, Fatih Terim, tuncay, arda... Daha birsürü şey , Çek Cumhuriyetinin oyununa kadar her şeyi konuştuk, maçı izlediniz mi dedi bana, yok dedim ama Portekiz maçını izleyeceğime bunu izleseymişim keşke, arada başka sohbetler Fatih Terim'in yanlışları, takımın yıldızları, Nihat... Amcanın çok hoşuna gitti bu sohbet, gecenin bir saatinde futbol konuşacak birini bulduğu için mutlu gibiydi, ben de o sıralar biraz daha mutluydum, Arda gol atmış, insan mutlu olmaz mı, hem Semih de gizli güç dedi şoför amca, ben de onun kaderi bu dedim, güldük. "Çek Cumhuriyetini yenemeyiz" dedi amca, ben de "belli olmaz "dedim, "Fatih Terim gaza getirirse bizimkileri yenemeyeceğimiz takım yok" , bir kez daha güldü. Gece gece kafamı saçma düşüncelerden alıp futbola yönelttiği için teşekkür ettim amcaya, hem inanmasak da dünyada gerçekten iyi insanlar vardı, bizi üzmeyecek ve duygulardan anlayan birileri, dostum vardı yanımda en azından, sen beni sevmesen ne olur, sevemzsen sevme, bu saatten sonra zaten istemem, ben böyle iyiyim şimdilik, sadece geçmişte kalan bir yaşanmışlık olması dilerdim, neler olup biteceğini bilmek için, olmadı, olamadı. Neyse ki milli takım kazandı da, gece bir anlam kazandı, hem Arda olmasa ne yapardık. Ben bu gece biraz üzüldüm ve seni özledim, ama belli etmem merak etme, bilmezsin asla. Hem benim hala futbol konuşacağım insanlar bile var, sana ihtiyacım yok ki, tek bir borcum kaldı sana Galatasaray'ın şampiyon olamadığı o yıl iddiaya girmiştik, ödeyemedim, sen hatırlamazsın ama benim aklımda, borcumu ödemek isterdim, bir kutu yavan gazlı içecek, en sevmediğimden, seninse şu çok sevdiğin taptığın hatta, ya bak ben onu bile unutmadım, ama işte ne yaparsın zaman geçti çok. Neyse en azından Milli takım kazandı da biraz olsun gülümseyebildik.
Neden ben değil de o?
Neden beni hiç sevmedi ki?
Bana bu kadar işkence etmek zorunda mıydı?
Beni hiçbir zaman sevmemiş ve sevme ihtimali hiç olmayan bir adama karşı neden hala zaaflarım var?
Bu sorulara cevap arayıp duruyordum, hala arıyorum. Beni sevilmeye değer görmemiş olabilir, ya da biz iyi arkadaştık bu her şeyden daha önemliydi diye düşünmüş olabilir, bilmiyorum yine de merak ediyorum neden ben değil de onlar. Ben onu bu kadar çok severken, sevmeye hazırken, onun için her şeyi yapabilecekken elime geçen ne, bir hiç. Gökçe çok kafa kızdır değil mi, hep öyleydi ama neden biraz olsun sevmek gelmedi içinden, ben de bunu merak ettim hep. Her şey o kadar zorken, ben sen gidiyorsun diye nefes alamazken, bunun senin hiç umrunda olmaması, ve bunca zaman sonra hala senin üzgün olduğunu öğrendiğim için üzülmem, ne kadar da salağım, o kadar salağım ki cümleler anlatamaz. Ben seni özledim galiba bugün, her şeye rağmen seninle sohbet etmeyi özledim, sen beni hiç sevmesen de hatta işkence etmek için elinden geleni yapmış olsan da, tabi tüm bunları bilerek yapmadığını biliyorum, yine de yuh sana bu kadar da ağzına sıçılmaz bir insanın. Her neyse ben kendime kızgınım hala, sana zaafım olduğu için. Bu gece de kendime kızgındım, tüm bu sorular yeniden su yüzüne çıktığı için, gözlerim doldu birazcık, ağlamadım. Çünkü yetmişti bu zamana kadar ağladıklarım, hem bir kere daha senin için ağlasaydım kendime olan saygımı tamamen kaybederdim. Ağlamadım, ağlayamam artık, yoruldum çünkü, yoruldum ama hala bu düşüncelerle başbaşa kalabiliyorum bunca zaman sonra. Bu sorularla başladı işte gece. Muhtemelen sen bambaşka bir yerlerde, bambaşka şeyler yaparken, birileri geçmişi eşeliyor ve pişmanlık duyuyordu, senin haberin yoktu, başka bir hayatta yaşıyordun. Ben biliyordum ki senden tamamen kopmuştum, bir daha ne konuşma ne görüşme ihtimalimiz vardı, olsa bile ben bunu sabote ederdim, çünkü ben böyleyim. Bu gece birazcık özledim seni, bilmem umrunda olur muydu? Neyse ki gece bu soruların yarattığı kafa karışıklığından daha güzel bir şekilde sonlandı, gecenin bir saati tam takisye bindiğimde Arda gol attı, "Gol oldu" dedim, taksi şoförü "uğurlu geldiniz" dedi. "Vay be dedim gerçekten mi", birinin bana bunu söylemesi çok ilginçti, Sonra yol boyunca tanımadığım bir adamla futbol muhabbeti yaptım, Fatih Terim, tuncay, arda... Daha birsürü şey , Çek Cumhuriyetinin oyununa kadar her şeyi konuştuk, maçı izlediniz mi dedi bana, yok dedim ama Portekiz maçını izleyeceğime bunu izleseymişim keşke, arada başka sohbetler Fatih Terim'in yanlışları, takımın yıldızları, Nihat... Amcanın çok hoşuna gitti bu sohbet, gecenin bir saatinde futbol konuşacak birini bulduğu için mutlu gibiydi, ben de o sıralar biraz daha mutluydum, Arda gol atmış, insan mutlu olmaz mı, hem Semih de gizli güç dedi şoför amca, ben de onun kaderi bu dedim, güldük. "Çek Cumhuriyetini yenemeyiz" dedi amca, ben de "belli olmaz "dedim, "Fatih Terim gaza getirirse bizimkileri yenemeyeceğimiz takım yok" , bir kez daha güldü. Gece gece kafamı saçma düşüncelerden alıp futbola yönelttiği için teşekkür ettim amcaya, hem inanmasak da dünyada gerçekten iyi insanlar vardı, bizi üzmeyecek ve duygulardan anlayan birileri, dostum vardı yanımda en azından, sen beni sevmesen ne olur, sevemzsen sevme, bu saatten sonra zaten istemem, ben böyle iyiyim şimdilik, sadece geçmişte kalan bir yaşanmışlık olması dilerdim, neler olup biteceğini bilmek için, olmadı, olamadı. Neyse ki milli takım kazandı da, gece bir anlam kazandı, hem Arda olmasa ne yapardık. Ben bu gece biraz üzüldüm ve seni özledim, ama belli etmem merak etme, bilmezsin asla. Hem benim hala futbol konuşacağım insanlar bile var, sana ihtiyacım yok ki, tek bir borcum kaldı sana Galatasaray'ın şampiyon olamadığı o yıl iddiaya girmiştik, ödeyemedim, sen hatırlamazsın ama benim aklımda, borcumu ödemek isterdim, bir kutu yavan gazlı içecek, en sevmediğimden, seninse şu çok sevdiğin taptığın hatta, ya bak ben onu bile unutmadım, ama işte ne yaparsın zaman geçti çok. Neyse en azından Milli takım kazandı da biraz olsun gülümseyebildik.
10 Haziran 2008
Adam Sandler Sen Bizim Her Şeyimizsin:)

Mtv Movie Awards her zaman çok eğlenceli olur, o tüm Mtv saçmalaıklarının içinde bence en adam akıllı şey, yani adam akıllı demek uygun oldu mu emin değilim ama:) en azından sevilen aktörleri şebek hallerde görmek ya da ne bileyim o saçma sapan skeçleri izlemek eğlenceli. Ben Hollywood'u her zaman sevdim zaten, kim ne derse desin bence çok eğlenceli, tüm o görkemli prodüksiyonlar, stüdyo filmleri, büyük yıldızlar, Amerikanvari şovlar, ödül törenleri, oscarlar...daha uzar gider, çok severim. Mtv Movie Awards'da bunların parçası, Mesela dün Adam Sandler'a the generation ödülünü verdiler, Adam çıktı şarkı söyledi, Johnny Depp ödül almaya geldi ki tam geldi, o neydi öyle herkes kaldı önce bağrışmalar kesilmedi, bir insan bu kadar mı karizmatik olur, herkes mi sever bir adamı böyle delicesine, ben şu kadar söyleyim ki Johnny Depp'i sevmiyorum diyen insana rastlamadım, erkekler kıskançtır böyle konularda ama onlar bile seviyor adamı, saygı duyuyor, karizması önünde saygıyla eğiliyorlar:) Robert Downey Jr., Ben Stiller ve Jack Black'in uyumları çok tatlıydı, çok güldürdüler. Ama ben en çok Adam Sandler'a sevindim, muhteşem insan ya, filmlerinden görüntülerle sahnede şarkı söyleyişi sonra da konuşması çok tatlıydı. Bir yandan da duygulandım Adam Sandler yaşlanıyor diye, sonra da ya ölürse diye ağladım, evet çok salağım ama ne yapayım konuşması da bana çok duygusal geldi (noluyoruz ya) Sonracığıma Coldplay Viva La Vida'yı canlı söyledi ki muhteşemdi, Chris Martin'in ağzına konfetiler kaçtı birazcık ama olsun hiçbir şey onun güzelliğini bozamaz:) Sonra Adam Sandler ya, muhteşem insan, bu yazı bu şekilde gidecek gibi, Adam Sandler Adam Sandler, Adam Sandler... bu kadar muhteşem olunmaz ki, dünyanın en komik insanı benim gözümde:) Youtube kapalı olduğu için buraya videoyu koyamıyorum ancak şöyle linkini vereyim izlemek isteyenler için The Sandman . Çok süpersin Sandman, başka da bir şey demiyorum:) Birazdan bir Adam Sandler filmi izleyerek kendimi mutlu edeceğim, The Wedding Singer'ı izleyeceğim hatta,şimdilik hoşçakalın, Mtv tekrarını verirse mutlaka izleyin bu töreni, kaçırmayın:)
Yukarıdaki fotoğrafa ilişkin olarak söylemek istediğim bir şey var ki gerçekten Tom Cruise'un Adam Sandler'ın önünde eğilmesi çok güzel olmuş zaten olması gereken de bu (kötü kadın kahkahası) :)
9 Haziran 2008
Rüyalar gerçek olsa
Acayip rüyalar görüyorum bu aralar, dizi gibi. Kamera hareketleri bile oluyor rüyamda ve hatta sürekli aynı mekanda aynı kişilerin olduğu rüyalar görüyorum. Absürdlük sınırlarını zorluyor bazıları, anlatmak istiyorum ama o kadar uzun ki, bunları bir yere yazıp ileride değerlendirebilirim, neden olmasın. Bir de rüyamda Ted ve Robin'i görüyorum iki gecedir ki bunun nedeni çok açık, sürekli How i met your mother izliyorum, izlemediğim zamanlarda da düşünüyorum:) Barney'i henüz göremedim bakalım kısmet, önümüzdeki gecelerde onu da konuk ederiz :). Bir de hayatımda gördüğüm en ayrıntılı rüyaları bu son bir haftada gördüm, insanların giydikleri, ortamdaki koltukalrın renkleri, desenleri, kişilerin mimikleri...tüm bunları en ince ayrıntısına kadar görmek ve üstüne hatırlamak oldukça ilginç. Sabahları "noluyoruz ya" diye uyanıp tüm gün gülümsememe neden oluyor absürd rüyalar, uykumda bile çok eğleniyorum, ne kadar süper bir insanım :P
8 Haziran 2008
Bir pazar öğleden sonrası eski bir dost gibisi yok. Eski bir dostla geçmişi hatırlayıp sohbet edip, çay içmek gibisi yok. Gelecekle ilgili korkularımızı paylaşıp, internetten saç modelleri beğenmeye çalışmak gibisi yok. Hayat çok kısa, o kadar çabuk geçiyor ki, çocukluğumuzu, ergenliğimizi, ilk yetişkinliğimizi, her şeyimizi paylaştığımız birlikte yıllar geçirdiğimiz bir dost üniversiteden mezun oluyor ve hayata atılıyor. Birçok şey değişiyor hayatında ve benim hayatımda da, ama birlikte yapılan her şey, tüm o güzellikler zamanın birinde asılı kalıyor, arada sırada anılar tazeleniyor ve her geçen gün üzerine yenileri ekleniyor. Bir pazar öğleden sonrası eski bir dostun sesi gibisi yok, onun sohbeti gibisi yok. Bu dünyada sayılı olsa da günlerimiz bir dostun desteği gibisi yok, onların hayatı yaşanmaya değer kılması gibisi yok. Her şey değişecek belki çünkü ne yazık ki hayat böyle ama biz hep aynı insanlar olarak kalacağız, o sahil kasabasında sabahlara kadar sohbet eden, birbirlerine yemekler yapan, birlikte macerelar yaşayan insanlar olarak kalacağız, büyüsek de, uzakalra gitsek de, ne olursa olsun, iki insan bir şeyler paylaştı mı onun geriye dönüşü yoktur, hep birbirleri için önemli olarak kalırlar, ne olursa olsun. Hem bir dostu mutlu görmek gibisi yok, en özlediğim zamanda onunla bir sohbet gibisi yok. Hep dostum olarak kal, nerde olursan ol.
Küçük Oli'den Aysu'ya
Küçük Oli'den Aysu'ya
7 Haziran 2008
TV'deki Kız*
Herhangi bir şey yazmaya başlarken giriş cümlesi bulma konusunda çok yetersizim. Bunu biliyorum, gerçekten en zor şey bir şeye başlamak, başaldıktan sonra illa ki devamı geliyor ama, o giriş sanki geri kalanın tamamından daha bir eksik oluyor. Sanırım benim hayatımın özeti bu, bir şeylere başlama konusunda hep başarısız, hep üşengeç, hep geç kalmış oldum ben.Ama bir sefer başladım mı da o işi bitirene kadar, hedefime ulaşana kadar uğraşırım, en iyisi de olsun isterim. Sonuçta çoğu zaman bir şeye kalkışmıyorum, kalkışmak yerine oturup geçip gitmesini bekliyorum ama başladıysam da en iyisi olsun istiyorum. Yani zaten kaç kere yapacağım ki aynı işi diyorum, ve gerçekten de genelde yapmamayı tercih ediyorum. Bu bir tercih midir yoksa yetersizlik midir? Bunu da bilmiyorum henüz, bu saatte aklıma bunlar nerden geldi de yazdım, ondan da emin değilim. Aklım yine benden bağımsız çalışıyor, benim beynimin bir doğrulama sistemi var ondan hiç bahsettim mi ben acaba hatırlamıyorum. Şöyle ki eğer ben bir şey üzerine çok düşünürsem ve bazen gerçeklik algısını kaybedecek gibi olursam beynimin bir tarafı "hayır bak bu böyle değil" diye beni uyarabiliyor. Ben her zaman gereksiz düşüncelere boğulsam da bazen hayal kurmanın dozunu kaçırıp zaman duygumu kaybeder gibi olsam da beynim buna izin vermiyor bir tarafım hep biliyor, -bu saçma, bu gerçek değil, ne kadar salaksın, hadi artık uyuma vakti ya da bunları asla elde edemeyeceksin- şeklinde mesajlarıyla beni dürtüyor. Sinir bozucu değil mi? Ama lazım bir şey bu, yoksa aklımı kaybedebilirdim, ya da gerçekten zaman duygumu kaybedip saçma şeyler yapabilirdim, ama çok gerçekçi bu tarafım var, hem de acayip gerçekçi, karşıdakini hiç umursamadan sadece gerçekleri söyleyebilecek bir yan, hayallere ya da ideallere inanmayan bir yan, o derece katı ve korkunç, elinde cetvelle bekleyen takım giyinmiş gözlüklü bir öğretmen ciddiyetinde, parmaklarımı bir araya toplamamı istiyor benden ve cetvele bir temiz geçiriyor. Başka insanlara göstermem pek bu gerçekçi yönümü, sonuçta herkesin umutlarıyla ve hayalleriyle mutlu olmaya hakkı var, ben şimdi neden çıkıp da insanlara sen bunu istiyorsun ama bu gerçek olmaycak ahahah diyeyim ki, benim demem gereken "evet ya neden olmasın, mutlaka başarırsın, hem zaten senin bunu başarmanı isteyecek ve seni destekleyecek çok insan var, mutlu olacağız, aman da aman" işte demem gereken bu, bazen kendime de söylemem gerekenler bunlar, biliyorum hem ben eskiden daha umut dolu bir insandım, o gerçekçi tarafım bu kadar yüzeye çıkmamıştı. İşte böyle bir girişten buralara kadar gelmişim, ne yazdığımdan haberim var mı acaba, onu bile bilmiyorum. Baştan okumam lazım ya da boşver ya ne okuycan yayınla gitsin, bir şeyler yazmışımdır herhalde, ne demek istediğim anlaşılır herhalde, anlaşılmazsa da problem değil ben de anlamıyorum bazen zaten:)
*Bırak zaman aksın en güzel Mor ve Ötesi albümüdür, her şarkısı tekrar tekrar dinlenesidir. Özledim
*Bırak zaman aksın en güzel Mor ve Ötesi albümüdür, her şarkısı tekrar tekrar dinlenesidir. Özledim
Etiketler:
aklıma geldi yazdım,
amaçsız,
ne demek istemiş ki
2 Haziran 2008
And they want us to grow up**
Karpuz yedim , hiç özlememişim bunu fark ettim. Neden insan karpuzu özlemez ki yani, o kadar zaman oldu yemeyeli, neler oluyor bana:). Özlememişim ama yerim, çok yararlı bir meyve kendisi bilindiği üzere, lifli meyveler çok acayip yararlı oluyormuş. Zaten herkes biliyordur da benden söylemesi.
How I Met Your Mother'da başa sardım, 1. sezondan tekrar izliyorum. Uzun zaman olmuş birinci sezonu izlemeyeli. Birinci sezondaki her bölümü daha önce 3 kere falan izledim ama uzun zaman olmuş yine de, baştan başladım. Yüz kere izlesem bile, bu diziye sonsuza kadar gülebileceğimi anladım bir kez daha. Dünyanın en güzel dizisi ya, 4. sezon için şimdiden heyecanlıyım, Barnacle'ın maceralarını merakla bekliyorum. Benim için Lost'tan daha merakla bekleniyor HIMYM.
The Air I Breathe diye bir film izledim. Şu kesişmeli hikayelerden biriydi, fena değildi ama işte artık bu hikayeler de bana sıkıcı ve zorlama gelemeye başladı. Brendan Fraser süper bir performans göstermiş mesela, şaşırmak için izlenebilir, oyuncu kadrosu da güzel. Yani aslında izlerken etkilemişti beni ama şimdi düşününce bir eh diyesim var nedense.
Tatilin değişik etkileri var insan üzerinde. Zaten tembel olan bünyeler için tam bir uyuşukluk ve aman boşver havası ekliyor, yani bana öyle oluyor. Tüm gün hiçbir şey yapamsam oturup duvarlara baksam da günümü geçirebilirmişim gibi. Ama bu hiç yararlı bir şey değil. Yaratıcılığı köreltiyor. Yaratıcılık üzerine çalışan bir araştırmacı var ismini yazmam çok zor şimdi zaten adını da hatırlamıyorum ama baya uzun bi isim. O demiş ki hergün dikkatiniz çeken bir şeyi izleyin, hergün bir insanı şaşırtın ve birilerinin sizi şaşırtmasına izin verin. Daha bir sürü şey demiş de ben bu kadarın ı hatırlıyorum. Bunları bir yerlerinden atmamış bu arada, birçok alanda çok yaratıcı 90 kişiyle yaptığı görüşmeler sonucu böyle bir şeyler oluşturmuş, her neyse. Bence insanın ilgisini çeken bir şeyi izlemesi gerçekkten ama gerçekten yaratıcılığa katkı sağlıyor. Daha farklı görmenizi sağlıyor bazı şeyleri. Biraz gözlemci olun derim ben, neler oluyor bitiyor bakın etrafa, insannların davranışlarını izleyin, bir tavır, bir bakış çok şey katabilir hayatınıza, belki de katmaz bilmiyorum aslında:)
Öyle bir his var ki içimde her zaman, ve ben o kadar bıktım ki bundan, o kadar yoruldum ki. Six Feet Under'da Claire "her şeyden nefret etmekten çok sıkıldım artık" demişti. Onun karakterini düşünürsek böyle bir söz söylemesi bana ilginç gelmişti. Ama bir insan sürekli aynı rahatsız edici duyguyla yaşıyorsa, başlarda bunu bir ayrıcalık olarak görse bile zaman geçtikçe bu çok ağır geliyor, artık insan kendine gıcık olmaya başlıyor. Ben çok yoruldum bu duygudan ve aklımdan çıkmayan bu saçma düşüncelerden.
**We don't want to get a job (Fifa 2000'i özlemek, 2000 yılını özlemek)
How I Met Your Mother'da başa sardım, 1. sezondan tekrar izliyorum. Uzun zaman olmuş birinci sezonu izlemeyeli. Birinci sezondaki her bölümü daha önce 3 kere falan izledim ama uzun zaman olmuş yine de, baştan başladım. Yüz kere izlesem bile, bu diziye sonsuza kadar gülebileceğimi anladım bir kez daha. Dünyanın en güzel dizisi ya, 4. sezon için şimdiden heyecanlıyım, Barnacle'ın maceralarını merakla bekliyorum. Benim için Lost'tan daha merakla bekleniyor HIMYM.
The Air I Breathe diye bir film izledim. Şu kesişmeli hikayelerden biriydi, fena değildi ama işte artık bu hikayeler de bana sıkıcı ve zorlama gelemeye başladı. Brendan Fraser süper bir performans göstermiş mesela, şaşırmak için izlenebilir, oyuncu kadrosu da güzel. Yani aslında izlerken etkilemişti beni ama şimdi düşününce bir eh diyesim var nedense.
Tatilin değişik etkileri var insan üzerinde. Zaten tembel olan bünyeler için tam bir uyuşukluk ve aman boşver havası ekliyor, yani bana öyle oluyor. Tüm gün hiçbir şey yapamsam oturup duvarlara baksam da günümü geçirebilirmişim gibi. Ama bu hiç yararlı bir şey değil. Yaratıcılığı köreltiyor. Yaratıcılık üzerine çalışan bir araştırmacı var ismini yazmam çok zor şimdi zaten adını da hatırlamıyorum ama baya uzun bi isim. O demiş ki hergün dikkatiniz çeken bir şeyi izleyin, hergün bir insanı şaşırtın ve birilerinin sizi şaşırtmasına izin verin. Daha bir sürü şey demiş de ben bu kadarın ı hatırlıyorum. Bunları bir yerlerinden atmamış bu arada, birçok alanda çok yaratıcı 90 kişiyle yaptığı görüşmeler sonucu böyle bir şeyler oluşturmuş, her neyse. Bence insanın ilgisini çeken bir şeyi izlemesi gerçekkten ama gerçekten yaratıcılığa katkı sağlıyor. Daha farklı görmenizi sağlıyor bazı şeyleri. Biraz gözlemci olun derim ben, neler oluyor bitiyor bakın etrafa, insannların davranışlarını izleyin, bir tavır, bir bakış çok şey katabilir hayatınıza, belki de katmaz bilmiyorum aslında:)
Öyle bir his var ki içimde her zaman, ve ben o kadar bıktım ki bundan, o kadar yoruldum ki. Six Feet Under'da Claire "her şeyden nefret etmekten çok sıkıldım artık" demişti. Onun karakterini düşünürsek böyle bir söz söylemesi bana ilginç gelmişti. Ama bir insan sürekli aynı rahatsız edici duyguyla yaşıyorsa, başlarda bunu bir ayrıcalık olarak görse bile zaman geçtikçe bu çok ağır geliyor, artık insan kendine gıcık olmaya başlıyor. Ben çok yoruldum bu duygudan ve aklımdan çıkmayan bu saçma düşüncelerden.
**We don't want to get a job (Fifa 2000'i özlemek, 2000 yılını özlemek)
Hala Aşk Var Mı?*

Okulun bitmesiyle bomboş kaldım. Tam anlamıyla bomboş. Hiçbir şey yapmayan insanların başına ne geliyordu ya, beynim körelir mi ya da sürekli evde yatmaktan yürümeyi unutur muyum acaba? Düşünüyorum bunları ama ne yapayım, aşırı yorulmuşum ben galiba zamanında,şimdi çıkıyor acısı. Bu arada wordde yazı yazmaya alıştığımdan burada yazarken de virgülden ve noktadan sonra boşluk bıraktığımı fark ettim. İnsan zamanla otomatikleşiyor galiba, valla elim öyle yapıyor engelleyemiyorum.
Neyse işte bu boşluktan istifade hergün en az bir film izliyorum, bilgisayarımın karşında yaşıyorum zaten. Bir kaç kelam edeyim izlediğim filmlerle ilgili madem. Şimdi Uzak'ı izledim. Daha yeni izleyebildiğim için kendimden utanıyorum,gerçekten bunu belirtmeliyim.
Uzak için söyleyeceğim ilk şey çok dingin bir film olması. Dingin ve duru bir film ki ben çok severim dingin filmleri, kendime daha yakın hissederim. Uzak'ta işte öylesine sakin, duru ve olağanüstü güzellikteydi. Ve bence tamamen yalnızlıkla ilgili bir film Uzak. Her şeyiyle yalnızlık kokuyor. O uzun uzun sakin görüntülerde, Mahmut'un tekli koltuğunda oturup televizyona bakmasında ya da Yusuf'un tek başına sokaklarda dolaşmasında, her karesinde yalnızlık var. Ben filmi izlerken durup yalnızlık üzerine düşündüysem öyle olmalı. Özellikle Yusuf'un o Sultanahmet'te tek başına durup insanları izlediği yerde bence çok güzel verilmiş yalnızlık duygusu, bir de Mahmut'un eski karısı gittikten sonra bankta oturup Yusuf'un sigarasından içtiği yerde. Sinema görüntülerle anlatmaktır ya, bazen sözlere hiç ihtiyaç yoktur, Uzak için de aynen bu durum geçerli, görüntüler ve oyunculuklar o kadar kuvvetli ki, filmdeki sessizlik ve sözsüzlük asla rahatsız etmiyor hatta o yalnızlık ve kaybolmuşluk hissine susmalar daha çok yalışıyor. Ben inanılmaz beğendim Uzak'ı. Ayrıca antropoloji hocamı filmde figüran olarak gördüm ki, o sıralarda filmden biraz koptum, başa sardım tekrar tekrar baktım, ne işi var bu adamın bu filmde dedim, komik oldu birazcık. Hiç de söylememişti ben Uzak'ta oynadım falan diye, ayıp etmiş yani:)

Geçen gün de Boleyn Kızı'nı sinemada izledim. İtiraf edeyim ki bu filmi Eric Bana'yı görmek için izledim. Çok beğenirim de kendisini. Hem zaten böyle filmlerden çok bir şey beklememek lazım, yani konu sıradan ve çoğu zaman tarhi filmler beni açmaz. Ben gayet de Eric Bana'yı görürüz en azından bi günümüz aydınlanır dedim ama onu bile bulamadım. Film de çok vasattı. Natalie Portman'ı çok sevrim ama o bile vasattı. Hiçbir şey yok bu filmde kısaca, Eric Bana'yı görmek için bile gitmeyin, yani film izleniyor bi şekilde de, bir anlamı yok. Özel olarak o dönem ingiltere saray hayatında ne olmuş ne bitmiş merakınız varsa izlenebilir anca. Neyse çok sert mi oldum ne, kostümler güzel bir de filmin artılarını da söyleyim yani:)
- Acilen Marty'nin Rolling Stones belgeseli Shine a Light'ı izlemem lazım, çok merak ediyorum, fragmanını bissürü kez izledim de kendisini de bu hafta içi gidip bi izleyeyim, yorumlarımı buradan aktarırım. Ama Marty yaparsa güzel yapar o yüzden güzel şeyler yazacağımı hissediyorum:)
- Evet bir de son günlerde çok sevdiğim bir müzisyen var Gavin Thorpe, kendisinin güzel şarkılarına şu myspace sayfasından ulaşabilirsiniz. Pictures, everyday and always çok tatlı şarkılar, diğerleri de çok muhtşem, bir dinleyin, hatta dinletin. İyi müziğe hakkını vermek lazım.
*alakasız başlık, ama çok güzel şarkı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)